“Canım sıkıldı…” “Ne yapacağımı bilmiyorum…” Ve ardından gelen o tanıdık cümle: “Tableti açabilir miyim?”

Bugün hangi eve gitsek, hangi ebeveynle konuşsak bu cümleler artık gündelik hayatın sıradan bir parçası. Akıllı telefonlar ve tabletler, modern çağın en sessiz ama en etkili çocuk bakıcılarına dönüşmüş durumda.

Ancak asıl mesele yalnızca ekran süresi değil. Asıl mesele, çocukların hayal kurma becerisinin yavaş yavaş zayıflaması. Daha doğrusu, fark etmeden onlara hayal kurabilecekleri alan bırakmamamız.

Farkında mıyız; çocuklar artık hayal kurmakta zorlanıyor. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna verilen cevaplar giderek birbirine benziyor. Çünkü hayaller hazır, seçenekler sınırlı, cevaplar ezber.

Oysa hayal kurmak bir çocuğun lüksü değil, temel ihtiyacıdır. Çocuk, kendi iç dünyasını o hayallerin içinde inşa eder; neyi isteyip istemediğini, neye yönelip neyi reddedeceğini orada öğrenir.

Bir zamanlar biz böyle değildik.

‘’İnekleri güderken ayakkabımı çıkarır, çayın kenarında ona oyuncak kamyon muamelesi yapardım. Çaydan kum taşırdım karıncalar için kurduğum küçücük inşaatlara. Bazen hayallerimi bindirirdim o ayakkabıya; bütün gökyüzünü gezdirirdim. Tepenin en yüksek yerine çıkar, kollarımı açıp rüzgara yüzümü döner bedavaya pilotluk hayali kurardım. Bulutların gölgesi tarlaların üstünden geçerken ben de peşine takılırdım, sanki yarışı kazanacakmışım gibi. Çaydan akan suyun önüne taşlarla bent yapar inekleri sulardım. Geceleri tepedeki evimizin önünde yıldızlara çıkarırdım kendimi. Bazen Ay'a giden ilk köylü ben olur, Ay'dan el sallardım köye. Köyün tozlu yolları düşlerimle doluydu. Her yol başka bir masala çıkar, her rüzgâr çocukluğumun sesini taşırdı. Güneşin altında gölgem uzardı. Ne kadar koşsam da yetişemezdim ona. Yorulur, sonra yeniden koşardım; bazen yetişemediğim için ağlardım. Yağmur yağınca içeri kaçmazdım hiç. Oyuncak yaptığım ayakkabıyı yeniden ayağıma geçirir, ineklerime gökyüzünün altında duş aldırırdım. ‘’

Belki elimizdeki imkanların az olduğu içindi bu durum ama zihnimizde sonsuz ihtimal vardı.

Ve en önemlisi: sıkılmak vardı.

Bugün ise çocuklar en çok “sıkılmasınlar” diye korunuyor. Oysa belki de en büyük yanılgı burada başlıyor. Çünkü sıkılmak, yaratıcılığın başladığı andır. Çocuğun kendi dünyasını kurmaya mecbur kaldığı sessizliktir.

Ama bugün birçok çocuk; sıkılmasın diye ekranla susturuluyor, ağlamasın diye sürekli oyalanıyor, yalnız kalmasın diye sürekli meşgul ediliyor.

Ve biz bunu “ilgi göstermek” sanıyoruz.

Oysa her fazla müdahale, çocuğun iç sesini biraz daha bastırıyor. Yerini hızlı akan görüntüler, hazır içerikler ve bitmeyen bir tüketim döngüsü alıyor.

Burada gözden kaçan bir başka gerçek daha var: Çocuğuna sınır çizemeyen, “hayır” diyemeyen veliler de bu döngünün bir parçası oluyor. İyi niyetle başlayan bu tutum, zamanla çocuğun sınır algısını zayıflatıyor; her isteğin anında karşılandığı, her sıkıntının hemen giderildiği bir dünya ortaya çıkıyor. Oysa sınır, çocuğun karakterini güçlendiren ilk duvardır.

Çocuk artık üretmiyor; izliyor. Düşünmüyor; kaydırıyor. Kurmuyor; tüketiyor.

Eğer bir çocuk kendi başına oyun kuramıyorsa, bir sandalyeyi gemiye çeviremiyorsa, bir hikâye hayal edemiyorsa… orada durup düşünmek gerekir.

Çünkü hayal kuramayan çocuk; duygularını ifade etmekte zorlanır, problem çözme becerisi gelişmez, empati kurmakta zorlanır ve zamanla kendi hayatını inşa etmekte güçlük çeker.

Çocuklar hayal kurmayı unutmadı; biz onlara unutturduk. Hızlandırdık, daralttık, ekranların içine sıkıştırdık.

Sonuç olarak hayal kurmadan büyüyen bir çocuk, kendi hikâyesini yazamaz; sadece başkalarının yazdığı senaryolarda kendine bir rol bulur.

Peki çözüm ekranları tamamen ortadan kaldırmak mı?

Hayır.

Mesele yasak koymak değil, alan açmaktır.

Daha fazla oyuncak değil, daha fazla boşluk gerekir. Daha fazla yönlendirme değil, daha fazla gözlem gerekir. Daha fazla müdahale değil, daha fazla yanında durmak gerekir.

Çünkü bir çocuk; ne kadar çok oyun kuruyorsa, ne kadar çok soru soruyorsa, ne kadar çok kendi dünyasını deniyorsa aslında o kadar sağlıklıdır.

Ve belki de en önemlisi, çocuğa yeniden “sıkılma hakkı” tanımak gerekir. Çünkü hayal, o boşlukta doğar.

Bırakalım bazen canları sıkılsın. Bırakalım sessiz kalsınlar. Bırakalım boşluğa baksınlar.

Çünkü zihin, tam da o boşlukta çalışır.

Unutmayalım: Bir çocuğa boş bir kâğıdın sonsuz ihtimal taşıdığını göstermek emek ister.