Osmancık’ta bir çeltik fabrikasının paketleme işini üstlenmişti. İş için işçi aradı; ancak ilçede yeterli sayıda eleman bulamadı. Derken bir tanıdığı, yakın bir ilçede Afganlı işçilerin bulunduğunu söyledi. Hemen irtibata geçti. Çok geçmeden üç işçi geldi.
İlçedeki işçilerin yevmiyesi o zaman 150 TL iken, onlar 60 TL’ye çalışmayı kabul etmişlerdi. Üstelik işlerini öyle temiz, öyle titiz yapıyorlardı ki ne hileye başvuruyorlar ne de savsaklıyorlardı. Bu durumu gören patron dayanamadı:
“Bundan sonra sizin yevmiyeniz de 150 TL,” dedi.
Birlikte yedikleri bir öğünün dışında, diğer öğünler için de bir lokanta gösterdi.
“Gidin, istediğinizi yiyin,” diye de tembih etti.
Zamanla işçilerden ikisi ayrıldı. İçlerinden biri bir süre daha yatılı olarak çalışmaya devam etti. İşler bitince yevmiyesini verdi, helalleşip uğurladı.
Ardından patron, gösterdiği lokantaya giderek hesabı ödemek istedi. Gelen rakam beklediğinden çok daha düşüktü. Şaşırdı:
“Galiba bir yanlışlık var, hesap eksik,” dedi.
Lokantacı gülümseyerek cevap verdi:
“Yanlışlık yok. Afganlı işçilerin yedikleri bu kadar. Çünkü onlar her gün sadece bir tabak yemek yediler. Ne tatlı istediler ne de içecek. ‘Patronunuz sınırlama koymadı’ dedim ama kabul etmediler.”
Merak edip sorduğunda aldıkları cevap daha da düşündürücüydü:
“Madem patron bize güvenip sınır koymadı, biz de o güveni suiistimal etmemeliyiz.”
Lokantacı başını salladı:
“Yıllardır bu işi yaparım. Çok patron işçi gönderir. Ama ilk defa böyle düşünen, üstelik yabancı insanlara rastladım.”
Patronun gözlerinin önünden geçmişteki sahneler birer birer akıp geçti: Lokantaya gönderdiği eski çalışanların, eşin dostun, tatlısından içeceğine kadar hiçbir şeyi esirgemeden nasıl kabaran hesaplar çıkardıkları… Ve şimdi, elindekini emanet bilen üç gariban işçi…
İçinden mırıldandı:
“Her milletin iyisi iyidir… İyi ki onların hakkını eksik vermemişim.”
Yıllar önce apartman yöneticisi iken asansör arıza yapmıştı. İlgili firma elamanları geldi. Dedim: ‘’ Yaşlı var, hasta var. Bir an önce güzel bir şekilde bitirin. Falan pideciden de öğle yemeğinizi yiyin.’’
İşi bitirmişler yemeği yemişler. Hesabı ödemeye gittim. Birazcık fazla geldi. Dedim:
- Ne yediler böyle?
- Nasıl olsa patron ödeyecek diye en pahalısından ve birazcık da fazla yediler.
- Bu da bize tecrübe olsun. ‘’Gidin falan yerde karnınızı doyurun demek yerine şu kadar yemek yiyin.’’ diye sınırı belirlemek lazımmış.
Netice de makul olanı (kendin ödediğinde yiyeceğini) en güzelidir. Buna riayet edilebilirse akabinde daha güzelleri gelir. Bunun örnekleri çoktur.