Dünya garip bir yük taşıyor. Bir coğrafyada insanlar açlıktan toprağa düşerken, başka bir coğrafyada sofralardan çöpe dökülen nimetler dağlar oluşturuyor. Aynı çağın, aynı dünyanın, aynı insanlığın iki zıt yüzü... Biri açlığın, diğeri tokluğun hamallığını yapıyor.

İnsanlığın vicdanına ağır gelen gerçeklerden biri de şu: Dünyada israf edilen gıdalar değerlendirilebilse ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılabilse, açlık sorununun çok büyük bir kısmı önlenebilirdi.

İnanması güç, kabullenmesi ise daha da zor bir hakikat... Demek ki mesele yalnızca kaynakların yetersizliği değil; asıl mesele, nimetlerin adaletle paylaşılamaması ve tüketim alışkanlıklarımızın ölçüyü çoktan aşmış olmasıdır. Dünyanın bir yanında insanlar bir lokma ekmeğe hasret yaşarken, öte yanında tonlarca gıda çöpe gidiyor. Belki de insanlığın bugün en çok unuttuğu ilke, Kur'an'ın şu kısa fakat sarsıcı uyarısında saklıdır:

"Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (A'râf, 31)

Obezitenin ve İştahın Köleleri

Bugün insanlık tarihinin en çarpıcı çelişkilerinden biriyle karşı karşıya. Dünyanın bir kesimi açlık ve yetersiz beslenmeyle mücadele ederken, diğer kesimi aşırı tüketimin yol açtığı sağlık sorunlarıyla boğuşuyor.

Kontrolsüz tüketim kültürü, yalnızca sofraları değil, hayat anlayışını da değiştirdi. Daha çok yemek, daha çok satın almak ve daha çok tüketmek neredeyse bir başarı ölçüsü hâline geldi. Bunun sonucunda ise obezite, diyabet ve kalp-damar hastalıkları birçok ülkede ciddi bir halk sağlığı meselesine dönüştü. Bir tarafta ekmek bulamadığı için hayatını kaybeden insanlar, diğer tarafta fazla kilolarından kurtulabilmek için büyük servetler harcayanlar...

Bütün ilahî dinler ve kadim öğretiler, insanı bu ölçüsüzlüğe karşı uyarmıştır. Peygamber Efendimizin şu ikazı bugün de aynı canlılığını koruyor:

"Âdemoğlu, midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır."

Kaç Kiloluk Hamalsınız?

Sâdî-i Şîrâzî'nin meşhur hikâyesi ne kadar düşündürücüdür.

Biri sürekli perhiz yapan, diğeri ise boğazına düşkün iki arkadaş sofraya oturur ve yanlarındaki bilgeye sorarlar:

"Üstadım, insan ne kadar yemeli?"

Bilge tebessüm ederek cevap verir:

"Üç yüz gram kadar... Bu kadarı seni taşır. Bundan fazlasını ise sen taşırsın. Fazladan yediğin her lokmanın hamalı olursun."

Ne kadar sarsıcı bir tespit...

Düşünün; sizi taşıması gereken arabayı sırtınıza yüklenmişsiniz. Ne kadar yorucu ve ne kadar anlamsız...

İnsan da ihtiyaçtan fazlasını tükettiğinde, bedeninin efendisi olmaktan çıkıp yükünü taşıyan hamala dönüşüyor. Fazladan yenilen her lokma, gereksiz her tüketim ve her israf, yalnızca bedenimize değil; vicdanımıza da ağırlık yüklüyor.

Belki de çağımızın en acı tablosu şudur: Dünyanın bir yarısı, diğer yarısının israfının hem maddi hem manevi yükünü taşımaktadır.

Bilgi Çok, Ya Bilinç?

Birileri çıkıp şöyle diyebilir:

"Sen bunları yazınca dünya mı değişecek?"

Belki dünya bir yazıyla değişmez.

Ama her değişim, bir insanın iç dünyasında başlar.

Kaleme alınan her samimi cümle, bir vicdana dokunabiliyorsa görevini yapmış demektir.

Mesele dünyayı tek başına kurtarmak değil; kendi payımıza düşen sorumluluğu hatırlatmaktır.

Çöpe attığımız her dilim ekmekte, tabağımızda bıraktığımız her lokmada, belki de hiç tanımadığımız bir insanın hakkı vardır. Bunu bilmek yetmez; hissedebilmek gerekir. Bilgiyi zihnimizde taşınan bir yük olmaktan çıkarıp davranışa dönüştürdüğümüz gün, gerçek değişim başlayacaktır.

Asıl mesele bilmek değil, bildiğini yaşamaktır.

Çünkü insanlığı kurtaracak olan yalnızca daha fazla üretmek değil; daha adil paylaşmak, daha bilinçli tüketmek ve ruhları da doyurabilmektir.

Asıl mesele mideleri değil, vicdanları doyurabilmektir.