17 Kasım 2021 tarihinde gazetelerin manşetleri büyük ölçüde aynı duyguyu taşıyordu:
"Üstadı Kaybettik"
"Türkiye'nin Başı Sağ Olsun"
"Sezai Karakoç Son Yolculuğuna Uğurlandı"
Şairler, yazarlar, siyasetçiler ve gazeteciler peş peşe taziye mesajları yayımlıyor; Sezai Karakoç'un Türk düşünce ve edebiyat hayatı için ne kadar büyük bir değer olduğunu anlatıyordu. Bir anda herkes onun eserlerinden, fikirlerinden ve mücadelesinden söz etmeye başlamıştı.
Yaşarken kıymetini bilmediklerimize öldükten sonra ağıtlar yakmanın bir anlamı bir samimiyeti kalmıyor.
Merhum üstadımız Sezai Karakoç'u hayattayken bir defa ziyaret etmemiş, bir kitabını satın almamış, bir şiirini okumamış, bir konuşmasını dinlememiş insanlar; o vefat edince büyük büyük iltifatlarla taziye mesajları yayımladılar. Hoş, bu da iyi bir şeydir.
Zira İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Âkif Ersoy, ömrünün bir kısmını çok sevdiği; millî mücadeleye gönlüyle, ruhuyla, kelamı ve kalemiyle katkı verdiği ülkesinden uzakta, Mısır'da gayriresmî bir sürgünde geçirmişti. Hastalığı sebebiyle döndüğü İstanbul'da 1936 yılında vefat etti. Koskoca İstiklâl Şairi'nin cenazesinde devlet erkânından tek bir yetkili yoktu. Cenazesi üniversite öğrencilerinin omzunda Edirnekapı Şehitliği'ne taşınmış, tabutunun üzerine bir Türk bayrağı zor bulunmuştu. O, öldüğünde bile kıymeti tam manasıyla bilinmemişti.
Bu, sadece Mehmet Âkif'e veya Sezai Karakoç'a mahsus bir durum değildir. Tarih, kıymeti geç fark edilen insanların hikâyeleriyle doludur. Merhum Cemil Meriç yıllarca dar bir okuyucu çevresinin ilgisiyle yetinmişti. Bugün hemen her düşünce tartışmasında adı anılan "Bu Ülke" ve "Jurnal" gibi eserleri, vefatından sonra çok daha geniş kitlelere ulaştı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romanları ve fikirleri de bugün üniversitelerde, sempozyumlarda ve akademik çalışmalarda geniş yer bulurken, hayattayken eserleri bugünkü kadar ilgi görmemişti.
Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"ı yayımlandığında sınırlı bir okuyucu kitlesine ulaşabilmişti. Oysa bugün pek çok eleştirmen tarafından Türk romanının dönüm noktalarından biri kabul edilmekte, yeni baskıları hâlâ binlerce okura ulaşmaktadır. Sabahattin Ali ise yaşadığı dönemde soruşturmalarla, yasaklarla ve ekonomik sıkıntılarla mücadele etti. Aradan geçen onlarca yıla rağmen "Kürk Mantolu Madonna", "İçimizdeki Şeytan" ve "Kuyucaklı Yusuf" hâlâ en çok okunan Türk romanları arasında yer almaktadır.
Kemal Tahir de cezaevlerinde geçen yıllara rağmen yazmaktan vazgeçmedi. Bugün "Devlet Ana", "Yorgun Savaşçı" ve diğer romanları Türk toplumunu anlama çabasının en önemli eserleri arasında gösteriliyor. Ancak bu ilginin ve takdirin önemli bir kısmı, onun vefatından sonra ortaya çıktı. Yunus Emre'nin mezarının bile asırlar sonra aranması ise toplumların bazen kendi değerlerini geç keşfettiğinin sembolü gibidir.
İnsanlık, çoğu zaman yanı başındaki değeri göremeyip onu kaybettikten sonra fark etme zaafını taşımaktadır.
Aslolan elbette kıymetli insanların kıymetini onlar hayattayken bilmek, onlardan istifade etmektir.
“Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
Sonuçları bir bir gözden geçiriyorum...”
diyerek başlayan “Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü” şiirinin sahibi, Türkçenin en gür seslerinden, şiiri ve fikriyle çağımıza damga vurmuş bir mütefekkir olan, nazarımda Türk şiiri bir dağsa o dağın zirvesi olan, İstiklâl Marşı Derneği Kurucu ve Şeref Başkanı, şair ve düşünür İsmet Özel hayattadır.
İskender Pala hayattadır; divan edebiyatının zengin mirasını geniş kitlelere ulaştıran en önemli kalemlerden biridir.
Nazan Bekiroğlu hayattadır; Türkçenin en zarif ve en güçlü hikâye anlatıcılarından biri olarak eserlerini vermeyi sürdürmektedir.
Bugün binlerce kişinin hayranlıkla okuduğu eserlerin sahipleri hâlâ nefes alıyor, düşünüyor, yazıyor, konuşuyor.
Yarın onlar hakkında uzun uzun yazılar yazacak, "büyük değerdi" diyeceğiz belki. Fakat asıl mesele, bunu bugün söyleyebilmektir.
Bir kitabı ölümünden sonra okumak mümkündür ama bir yazarı hayattayken dinlemek, ona soru sormak, onunla aynı çağda yaşamanın farkına varmak bambaşka bir imkândır.
Bâkî'nin asırlar öncesinden gelen sitemi boşuna değildir:
"Kadrini seng-i musallada bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf."
İnsanların kıymetini musalla taşında anlamak kolaydır. Zor olan, onlar hayattayken değerlerini teslim edebilmektir.
Belki de bugün yapılması gereken şey, Sezai Karakoç'un ardından yeni ağıtlar yakmak değil; İsmet Özel'i okumak, İskender Pala'nın eserlerine yeniden dönmek, Nazan Bekiroğlu'nun satırlarında dolaşmaktır.
Çünkü vefa, mezar taşlarına yazılan güzel sözlerde değil; yaşayan insanlara gösterilen ilgide ortaya çıkar.
Zira insanlar öldükten sonra değil, yaşarken kıymet görmek ister. Ve bir toplumun medeniyet ölçüsü, ölülerine yaptığı anıtlarla değil; dirilerine gösterdiği vefayla anlaşılır.
“başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.
Ölümle şaka olmaz diyenler
kıyasıya yanıldılar bu çağda
Taksitle ölüm diye bir roman yazıldı artık
Önce Öl / Sonra Öde denilmek suretiyle...” İsmet ÖZEL