İnsan ister.
Bazen çok ister.
Öyle böyle değil; gecesini gündüzüne katacak, aklından çıkaramayacak, duasına her gün yeniden ekleyecek kadar ister.
Sonra bekler.
Olursa, “Duam kabul oldu.” der. Olmazsa, “Neden olmadı?” diye sorar.
Oysa belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, duanın kabulünü yalnızca istediğinin gerçekleşmesiyle ölçmesidir.
Anlatılır ki bir ağa, köyünde büyükçe bir konak yaptırır. Açılış günü köyde yaşayan herkese yemek verir. Çoluk çocuk, kadın erkek, akıllı deli… Köyün delisi de davetliler arasındadır.
Yemekler yenir, ayrılık vakti gelir. Ağa, adamlarına:
“Deliye sorun, bu konaktan ne istiyorsa alsın.” der.
Delinin gözü bahçede bağlı duran beyaz ata takılır.
“Bu atı istiyorum.”
Fakat beyaz at, ağanın gözdesidir.
“Hayır.” der ağa. “Başka bir şey istesin.”
Deli diretir:
“İlla da bu beyaz at.”
Ağa yine vermez.
Deli, konaktan melül mahzun ayrılırken kendi kendine söylenmeye başlar:
“Sen isteseydin verirdi, Ağa da kim oluyor ki?
Sen isteseydin verirdi, Ağa da kim oluyor ki?”
Adamları bu sözleri ağaya ulaştırınca ağa, deliyi geri çağırtır ve beyaz atı verir.
Deli, bu defa atın yuları elinde konaktan ayrılırken yine söylenmektedir:
“Sen istedin de verdi, Ağa da kim oluyor ki?
Sen istedin de verdi, Ağa da kim oluyor ki?”
Belki de bazen “deli” dediklerimiz, bizim aklımızın yetişemediği bir hakikati görür.
Çünkü biz çoğu zaman kapılara bakar, kapıların sahibini unuturuz.
Bir makama, bir tanıdığın telefonuna, bir yöneticinin imzasına, bir doktorun sözüne, bir hâkimin kararına bağlarız umudumuzu.
Elbette sebeplere başvuracağız; çalışacağız, çabalayacağız, kapıları çalacağız. Ama bileceğiz ki sebepler yalnızca sebeptir.
Ağa da kim oluyor ki?
Verecek olan dilerse gönülleri değiştirir, dilerse hiç ummadığımız bir kapıyı açar.
Fakat burada insanın anlamakta zorlandığı başka bir hakikat daha vardır:
Her istediğimiz, bizim için hayırlı olmayabilir.
Biz beyaz atı görür, onun güzelliğini isteriz. Oysa o atın bizi nereye götüreceğini bilemeyiz.
İnsan bugünü görür; Allah yarını da bilir.
Bu yüzden bazen dua ederiz ve istediğimiz olur. Seviniriz. Bazen dua ederiz, olmaz. Üzülürüz.
Yıllar sonra dönüp baktığımızda ise gerçekleşmediği için üzüldüğümüz nice şeyin, aslında bizi büyük bir sıkıntıdan koruduğunu fark ederiz. O zaman içimizden tek bir cümle dökülür:
“İyi ki olmamış.”
İşte o “iyi ki”, belki de vaktiyle cevapsız kaldığını sandığımız duanın cevabıdır.
Çünkü her cevap “evet” değildir. Bazen “Henüz değil.”, bazen de “Hayır.”dır.
Ve insan için en zor olanı, istediği hâlde verilmemesine razı olabilmektir.
Teslimiyet, hiçbir şey istememek değildir. İstemek ama sonucu Allah'a bırakabilmektir. Dua etmek ama onu bir pazarlığa çevirmemektir.
“Ben istedim; fakat benim için neyin hayırlı olduğunu Sen bilirsin.” diyebilmektir.
Belki de gerçek tevekkül tam burada başlar.
İstediğimiz olduğunda şükretmek kolaydır. Asıl mesele, olmadığında da güvenebilmektir.
Çünkü kimi zaman verilmemek de bir veriliştir; bir beladan korunmak, yanlış bir yoldan çevrilmek ya da daha hayırlı bir zamana ertelenmektir.
Bu yüzden istemekten, dua etmekten ve çabalamaktan vazgeçmemeli insan. Ama bütün kapıların üzerinde bir kapı olduğunu da unutmamalı.
Olursa:
“Sen istedin de verdi, Ağa da kim oluyor ki?”
Olmazsa:
“Sen istemedin de olmadı, Ağa da kim oluyor ki?”
Çünkü Allah bazen vererek ihsan eder, bazen vermeyerek korur.
Ve insan ömrünün sonunda belki de şunu anlar:
Kabul olduğunu sandığı bazı dualar birer imtihan, kabul olmadığını sandığı bazı dualar ise en büyük rahmetlerden biriymiş.