Batı Roma İmparatorluğunda hamam kültürü çok önemli bir yer işgal etmektedir.
Roma medeniyetinde hamamlar sadece yıkanılan bir yer değil, sosyal ilişkiler kurulan son derece önemli yapılardır.
Bugün de jeotermal aktivesini koruyan Yozgat-Sarıkaya’daki 2000 yıl önce yapıldığı tahmin edilen yeraltından çıkan sıcak su Antik Roma Hamamı bunların arasında en iyi örneklerden biridir.

Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra günlük hayatta dinin rolü, yani tek otorite olarak güç kazanan kilisenin rolü etkili olmuştur.
Kilise her alanda olduğu gibi temizlik kültürüne de etki etmiştir.
Hristiyanlığın ilk (2. ve 3. yüzyıl) dönemlerinde Aziz Antony asla ayaklarını bile yıkamaz iken, Aziz Julian takipçilerine yıkanmayı yasaklamıştır. Aziz Jerome ise vaftiz dışında banyo yapmanın gereksiz olduğunu savunmuştur.
6. yüzyılda Benedikt tarikatının kurucusu Aziz Benedikt sağlıklı insanların asla yıkanmadığını, 13 yaşında ölen Azize Agnes’in en büyük erdemlerinden birinin asla yıkanmamış olması olduğunu belirtmiştir.
8-9. yüzyıllarda Fransa’da aynı tarikatın temsilcisi olan Anianeli Benedikt keşişlerin banyo yapmasını yasaklamıştır.
Azizlerin bu söylemleri yüzünden bazı Hristiyanlar düzenli olarak banyo yapmayı durdurmuşlardır.
1000’li yıllarda Avrupa’da temizlik-banyo anlayışı neredeyse yoktu ve senede bir defa, sadece Mayıs ayında banyo yapıyorlardı.
Bu yüzden evlilik törenleri de Mayıs ve Haziran aylarında yapılıyordu.
Ayrıca, gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket taşıyorlardı. “Gelin Çiçeği” âdeti de buradan gelir.
Ortaçağda Avrupa’da banyo kültürü büyük bir fıçı içinde yapılıyordu.
Banyoya ilk olarak evin erkeği, sonra kadınlar ve çocuklar ile en sonunda da tamamen kirlenmiş olan banyo suyunda küçük bebeklerin yıkanması şeklinde gerçekleştiriliyordu.
Su o kadar kirli olabildiği için bu durum Alman atasözünde de yerini almıştır.
Alman atasözündeki “Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın” (Das kind mit dem Bade Ausschütten) deyimi ilk olarak 1512 yılındaki şair ve yazar olan Thomas Murner’ın eserinde geçer.
Ay da sadece bir kez banyo yaptığını övünerek söyleyen İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth, iyi bir hijyen modeli değildi.
17. ve 18. yüzyıllarda Fransa’da Versay Sarayı’ndaki yaşam da dâhil, banyo gibi temel olanaklar yoktu.
Bu tür burjuva sakinlerinin tuvaletlerini yapmak için bahçelere gitmek zorunda kalmalarına, hatta tuvalet çöplerini pencerelerden atmalarına neden oluyordu.
Dönemin zengin Kont ve Lord’ları yaşadıkları şatolarda özel olarak tasarlanmış tuvalet odaları oluşturulmuştur.
Bu tuvaletler doğrudan dışarıya boşaldığından şato duvarları kenarında yürüyen insanların üzerine gelebilmekteydi.
O dönemler de normal halk da tuvalet ve benzeri diğer çöplerini evlerinin pencerelerinden döküyorlardı.
Kışın, dondurucu soğuklar ve su tesisatının olmaması temizliği neredeyse imkânsız hale getiriyordu. Avrupa’da ışıltılı cephenin ardında, günlük yaşam hiç de göz alıcı değildi.
Avrupa genelinde hijyen standartları şok edici derecede düşüktü.

Kadın olmak her devir de zor olmakla birlikte Ortaçağda kadın olmak ölüme yakın olmak anlamına gelmekteydi.
Bir rivayete göre, Ortaçağda Avrupa da yaşayan kadın nüfusunun yarısı “Cadı” olarak yakılmıştır.
Ortaçağ (375-1453) ve yeniçağ (1453-1789) sonrasında kadınların, özellikle de burjuva sınıfı kadınların davet ve etkinliklerin yapıldığı özel günlerde giymesi gereken elbise türünün Türkçe adı Tuvalet olarak belirlenmiştir.
Ülkemizde anlamı aynı olmakla birlikte, farklı kelimeler kullanılsa da (hela, abdesthane, ayakyolu, kenef ve 100 numara gibi) “Tuvalet” kelimesi tüm Dünya’da hem telaffuz hem de yazılışları birbirlerine çok yakındır.
Örneğin; İngiltere’de “Toilet”, Fransa’da “Toilettes”, Almanya’da ve İtalya’da “Toilette”, Yunanca “Toualéta”, Arnavutça “Tualet”, Boşnakça “Toalet”, Slovakça ve Lehçe “Toalete”dir.
Son zamanlarda “Abiye” olarak kullanılsa da geçmişte Tuvalet ismini düğün, nişan veya kına gecesi gibi özel günlerde kadınların giydiği süslü elbiselerine dendiğini bilirsiniz.
Bu tür tuvalet elbiselerin genel özelliği, bel kısmına kadar ince ve dar iken belden aşağıya doğru kısmı kabarık bir görüntü verir.
Eski zamanları anlatan filmlerde, o zamanların ruhunu yaşatmak için kadın oyuncuların giydikleri Tuvalet elbiselerinin arkası çok kabarık olduğunu görmüşsünüzdür.
Ayrıca, kadınların bel, yani göbek kısmı ince gözükmesi için tuvalet elbisesinin altına günümüz bel korselerine benzer ipli bağcıkları ile sıkılarak kullanılmak zorundaydı.
Tabi ki! Bu tür bir bağcıklı korse ve tuvalet elbisenin tek başına giyilmesi oldukça zor ve zaman alan bir süreç olarak gerçekleşiyordu.

Diyeceksiniz ki! Neden bu süslü ve güzel elbisenin adı “Tuvalet” olarak kullanılmıştır?
Tuvalet ismi verilen bu elbiseyi giymek nasıl zor ve zaman aldığı gibi bu elbiseyi çıkarmak da bir o kadar zor ve zaman almaktadır.
Bu kadar zor ve zaman alan bir elbiseyi giyen bir kadının gerçekten ihtiyaç (tuvalet) gidermek istediğinde elbiseyi çıkarması da neredeyse imkânsızdır.
Dolayısıyla, bu elbiselerin altında bir lazımlık bağlıdır ve gün içinde kadınlar tuvalete sıkıştıklarında bu lazımlıkları kullanmaktaydılar.
Yani! Günümüzde yaşlılar için kullanılan “yaşlı bezi” görevi gibi kullanılıyordu.
Ayrıca, bugün bile parfümlerin bazılarının üzerinde “Eau de Toilette” yazar.
Yani! Kadınların gerçekten sıkıştıkları zaman elbiselerinin altında olan lazımlığa yaptıklarında, kötü kokmamaları için tuvalet elbiselerinin üzerine “Eau de Toilette” sıkarlardı.

Ortaçağ’dan (375-1453) yakın çağa (1789-1918) kadar süreçte, Avrupa’da temizlik durumu böyle iken yemek yeme kültüründe de hijyen anlayışı da pek yoktu.
Çoğunuz “Robin Hood” romanlarından bazılarını okumuşsunuzdur.
İngilizlerin halk kahramanı olarak hikâye eşleştirdikleri “Robin Hood” ilki 1820 yılında Sir Walter Scott’un romanı olmak üzere birçok romanda “halkına kötü davranan şeriften para çalıp fakire dağıtmayı tercih eden iyi bir hırsız” olarak bahsedilir.
Hikâyede Robert “Robin Hood” olmadan önce Birleşik Krallıkta bir “Lord”un oğluydu.
“Lord” unvanını Türkiye’ye uyarlarsak bugün hala Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da var olan “Ağalık” rejimine benzer bir durumdur.
Hikâye, bir Lord’un oğlu olan Robin’in Haçlı seferleri için gitmiş olduğu Kudüs’te savaş esiri olarak düştüğü hapishanede başlar.
Robin’in hapishanede kaldığı süreçte yanında zincire vurulduğu Müslüman bir hırsız suçlu ile dostluğu başlar ve kendi yaşantılarından konuşurlar.
Robin yan yana zincire vurulmuş olan Müslüman suçlu arasında gelişen dostluk sonucu hapishaneden kaçma fırsatını yakalarlar.
Robin, Kudüs’teki hapishaneden kaçtıktan sonra İngiltere’ye evine döner.
Babası uzun yıllar oğlu Robin’den haber almayınca öldüğüne inandığı için Robin’in tekrar hayatta olduğunu görmesi sebebiyle tüm himayesinde bulundurduğu insanlara “Domuz Çevirme” ziyafeti verir.
Bugün ülkemizde de gittikçe azalan geçmişte yaygın gelenek olan askerden gelen oğul için verilen asker yemeği olarak “Kuzu Çevirme”ye benzer bir durumdur.
Robin’in babası domuz etini pis eli ile koparıp yemeğe başlayınca, Robin babasına temizlik ve hijyen vurgusu yaparak pis eller ile yemek yenmeyeceğini ifade eder.
Babasına, Kudüs’te ki hapishanedeki Müslüman dostunun ona verdiği çatal ve bıçak ile eti keserek nasıl yenmesi gerektiğini gösterir.

Robin Hood hikayesinden de anlaşılacağı üzere, Avrupa’nın yakın çağa kadar temizlik ve hijyen konusunda ne kadar kötü olduklarını görebilmekteyiz.
Avrupa temizlik ve hijyen konusuna dikkat edilmediğinden dolayı başta verem, kolera, tifo, sıtma, ishal ve veba gibi hastalıkları yaygınlaşmıştı.
Kara Veba, 1346 ile 1353 yılları arasında Avrupa’da 50 milyon insanın ölümüne neden olan ve 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun %50'si yok etmiş, insanlık tarihinin en ölümcül pandemilerinden biri olmuştur.
İtalya’nın Venedik şehrinde nüfusun yarısı vebadan ölmüş ve geri kalanları da vebaya yakalandıklarını belli etmemek için yüzlerine maske takmaya başlamışlardır.
Burjuva kesiminin veba’ya yakaladıkları belli olmasın diye kentin ileri gelenleri Venedik’te bir maskeli karnaval ortamı yaratmışlardır.
Günümüzde de her yıl Ocak-Mart ayları arasında Venedik Karnavalı maske takarak kutlanmaktadır.
Veba’nın özellikle fareler üzerinde barındırdığı bir parazit ile insanlara geçtiği tespit edilmiştir.
14. yüzyılda Avrupa’da tüm sokaklar pislik içerisinde olması bu hastalığın hızla yayılmasına yardımcı olmuştu.

Ayrıca, sokaklara gelişişi güzel insan ve hayvan pisliklerinin atılması sonucu yağmur suları ile yeraltı suyuna karışması ve sonrasında su kuyularından içme suyu kullanılması ile özellikle kolera ve ishal hastalıkları çok hızlı bir şekilde artmıştı.
Hijyenin önemi 19. yüzyılda ve hastalıkların mikrop teorisine kadar fark edilince önlemler alınmaya başlanmıştır.
Bugün Avrupa’da temizlik ve hijyen konusunda çok hassas olduklarını şehirlerinin temizliği, yemek yem kültüründe çatal-bıçak-kaşık kullanımın, umumi tuvaletlerinin temizliği, banyo yapma ve elleri yıkama alışkanlığı konusunda en üst düzeyde olduğunu Avrupa ülkelerine gidildiğinde şahit oluruz.
Avrupa’ya gidemeyenlerde “Almancı” diye tabir ettiğimiz gurbetçi vatandaşlarımızın senelik izinlerini Türkiye’de geçirmek için geldiklerinde yaşadıkları Avrupa şehirlerinin ne kadar temiz olduğunu anlata anlata bitiremediklerine hepimiz şahit olmuşuzdur.
Aslında, eğitim-öğretimin ve aile kültürünün doğru ve tavizsiz olarak uygulanması ile neler yapılabileceğine en iyi örneklerden biri Avrupa Ülkelerinin temizlik ve hijyen konusunda gösterdikleri aşamadır (devam edecek…).