İnsanlık tarihinin derin hafızasında yankılanan bu söz, yalnızca bir nasihat değil; hayatın faniliğini, iktidarın geçiciliğini ve insanın varoluş karşısındaki hakiki yerini hatırlatan sarsıcı bir hakikat cümlesidir.

Doğumla başlayıp ölümle son bulan insan serüvenine bilgelik penceresinden bakabilenler için bu ifade, çağlar boyunca anlamını yitirmemiş; aksine her dönemde yeni tecrübelerle daha da derinleşmiştir. Çünkü insan değişse de kibir değişmemiş, güç el değiştirse de hakikatin sesi hep aynı kalmıştır.

İnsanın bu hakikati unuttuğu yerde bazı hatırlatıcıların devreye girmesi gerekir. Hz. Ömer, ölüm hakikatini ve insanın faniliğini sürekli diri tutmaya çalışan tarihin en önemli şahsiyetlerinden biridir. Rivayete göre kendisine maaş bağladığı bir adamın tek görevi, uygun bir vakitte çıkıp ona şu cümleyi hatırlatmaktı: “Ey Ömer, ölüm var!” İlk bakışta sade görünen bu söz, aslında insanın bütün hayatını sarsabilecek kadar derin bir muhasebenin kapısını aralar. Çünkü ölümün varlığını gerçekten idrak eden bir insan için makamın, servetin, ihtirasın ve bitmek bilmeyen dünya kavgasının anlamı yeniden sorgulanmaya başlar. İnsan, yanında götüremeyeceği şeyleri biriktirmek uğruna neden ömrünü tüketir?

Hz. Ömer’in diri tuttuğu muhasebe tam da buydu. Çünkü ölüm düşüncesi, insanın dünyaya karşı kurduğu sahte mutlaklık duygusunu paramparça eder. Rivayete göre bir süre sonra Hz. Ömer, kendisine sürekli “Ey Ömer, ölüm var!” diyen adama artık görevine gerek kalmadığını söyler. Adam şaşkınlıkla, “Artık hatırlatılmaya ihtiyacın mı kalmadı?” diye sorunca Hz. Ömer şu cevabı verir: “Hayır, mesele o değil. Sakalımda beliren aklar bana senin söylediklerini fazlasıyla hatırlatıyor.”

Demek ki Hz. Ömer’i önce ölüm hakikatinin sesi silkelemişti; sonra ise zamanın insanın yüzüne bıraktığı sessiz işaretler… Saçta ve sakalda beliren her beyaz tel, ömrün faniliğini haykıran bir hatırlatıcıya dönüşmüştü.

Bu tür hatırlatıcılar yalnızca bizim medeniyetimize mahsus değildir. İnsanlık tarihi boyunca farklı kültürler de kibre karşı insanı uyandıracak semboller üretmiştir. Bunlardan biri de Gordion Kralı Midas’a dair anlatılan ibretlik hikâyedir.

Rivayete göre Kral Midas’ın, anahtarı yalnızca kendisinde bulunan gizemli bir odası varmış. Kimsenin girmesine izin vermez, zaman zaman odaya tek başına girermiş, bir müddet kaldıktan sonra sessizce çıkarmış. Bu durum vezirinin dikkatini çekmiş. Gün geçtikçe merakı artmış; kralın neden bu odaya girdiğini, içeride ne sakladığını düşünmüş durmuş. Nihayet bir gün merakına yenik düşüp ve gizlice odaya girmiş.

Fakat içeride gördükleri karşısında şaşkınlığı daha da büyümüş. Koca odada eski püskü bir elbise, bir kağnı arabası ve birkaç ip parçasından başka hiçbir şey yokmuş. Vezir, “Acaba benim göremediğim çok değerli bir şey mi var?” diyerek odanın her köşesini dikkatlice inceler; fakat gördüğü sadece bu yoksul eşyalardır. Sonunda dayanamayıp durumu krala sorar.

Kral, vezirini yanına alarak odaya götürür ve şöyle der:

“Bir zamanlar bu ülkenin kralı öldü ve geride bir varis bırakmadı. Ülke neredeyse iç savaşa sürüklenecekti. Bunun üzerine ülkenin ileri gelenleri toplandı ve ertesi sabah şehre ilk giren kişinin kral ilan edilmesine karar verdi. O sabah şehre ilk giren kişi, kağnısıyla çiftçilik yaparak geçinmeye çalışan babamdı. Böylece babam bir anda kral oldu.

Babam büyük bir insandı. Eğitimi yoktu ama merhameti ve adaleti çoktu. Bir gün beni bu odaya getirerek şöyle dedi: ‘’Oğlum, bir gün sen de kral olacaksın. Ama ne zaman kendini büyük görmeye başlarsan, ne zaman gurur ve kibir kalbini kuşatırsa buraya gel. Şu eski elbiselere, şu kağnıya bak ve nereden geldiğini unutma. Bunlar sana aslını hatırlatsın. Çünkü insan, geldiği yeri unuttuğu anda kibre yenilir.’’

Midas’ın odayı gizemli kılan sırrı işte buydu: Kendisine kim olduğunu ve nereden geldiğini hatırlatan eşyalar… Demek ki Midas’ı geldiği yeri ve faniliğini hatırlatan, çiftçi babasından kalan o eski kıyafetlerdi.

Hayat, eninde sonunda hepimizi mağlup eder. İnsan ise buna rağmen hiç ölmeyecek, bu dünyadan hiç ayrılmayacakmış gibi yaşar; varlıklara, makamlara, hırslara ve sahip olduklarına tutkuyla sarılır. Oysa bütün bu çırpınış, çoğu zaman büyük bir aldanıştan ibarettir. Çünkü insan, bir gün ardına bile bakamadan sahip olduğunu sandığı her şeyi geride bırakıp bu dünyadan ayrılacaktır. Asıl mesele, bu hakikati insanın zihninde ve kalbinde nasıl diri tutacağıdır. İnsan, faniliğini unutmadan yaşamayı nasıl başarır? İşte bu sorunun cevabı, insanı sarsacak ve hakikati yeniden hatırlatacak “hatırlatıcılarda” gizlidir.

Hz. Ömer’i kendine getiren, önce ölümün hatırlatılmasıydı; sonra ise saçında ve sakalında beliren aklar… Midas’ı uyandıran ise çiftçi bir babadan geldiğini unutturmayan eski kıyafetlerdi.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Çünkü iktidarın, makamın ve gücün ezici cazibesi insanın etrafını görünmez bir çember gibi sarar. O güç, hayatın sonsuza kadar bizimle kalacağı vehmini insana fısıldar durur. Oysa yokken var oluşumuz, bugün var olanın yarın yok olacağının en büyük delilidir.

İşte bu yüzden insanın kendisini getirecek hatırlatıcılara ihtiyacı vardır.

Peki sizin hatırlatıcılarınız var mı?