Altının simgesi “Au” olup, Latince parlaklık anlamına gelen “Aurum” kelimesinden gelmektedir.

Parlaklığı ve doğada saf (nabit) olarak bulunmasında dolayı 8000 yıl öncesinden günümüze insanoğlunun hep ilgisini çekmiştir.

Altın metali; iletkenliği, paslanmazlığı, kolay işlenebilmesi ve çoğu asitlere karşı dayanabilmesi gibi özellikleri ile diğer birçok metallere kıyasla öne çıkmaktadır.

Altın tarih boyunca az bulunmasından daha çok sarı, parlak ve çekici rengi nedeniyle süs ve takı (mücevherat) olarak kullanımı yaygınlaşmıştır.

Sonrasında firavun ve krallar gibi liderler için güç unsuru olarak kullanılmasına neden olmuştur.

İnsanlık tarihinde hiçbir kültür veya medeniyet yoktur ki, altın’ın keşfi ile insanlığın değer algısını tamamen değiştirmemiş olsun.

Başta Mısır olmak üzere Orta Doğuda birçok medeniyet çeşitli maden kaynaklarından altın ürettikleri ve tanrılarına saygı göstermek amacıyla tapınaklarına ve mezarlarına gösterişli bir şekilde altınla süslüyorlardı.

M.Ö. 6000’li yıllara kadar, altın metalini yaprak şeklinde getirme ve diğer metaller ile (gümüş, bakır, çinko ve nikel) birleştirerek firavunlar için takı ve süs eşyası yapımında kullanıldığı birçok arkeolojik çalışmalarda ortaya konmuştur.

Tarihte bilinen en eski işlenmiş altın, 1972 yılında Bulgaristan’ın Varna kenti yakınlarında yaklaşık 6600 yıllık bir mezarın içerisinde (3300 altın parça) bulunmuştur.

18. Mısır hanedanı olan ve M.Ö. 1332-1324 yılları arası hüküm sürmüş ünlü Firavun Tutankhamun’un mezarı, 1922’de İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından keşfedilmiştir.

Keşif ile 110 kilogramlık saf altından yapılmış lahit’i ve 10 kg ağırlığındaki ölüm maskesi ile tarihte en önemli ve en büyük işlemiş altın parçaları olarak kabul edilir.

Vedatkose (1)-1

Zamanla mücevherat ve güç unsuru özeliklerinin paha biçilmez değerlere ulaşması ile altın tarihte ilk olarak M.Ö. 7. yüzyılda Manisa’nın Sart bölgesinde Lidya Krallığında para olarak dökülmüş ve kullanılmıştır.

Antik Roma döneminde de (M.Ö. 211-M.S. 312) saf altından yapılan ve bir para birimi olan “Aureus” piyasaya sürüldü. M.S. yıllarda Aureus’ın altın oranı düşürülünce tedavülde kalamadı.

Ardından M.S. 312’de I. Konstantin, Roma para birimine olan güveni yeniden tesis etme amacıyla başka bir altın para olan “Solidus”u piyasaya sürdü ve bugünkü Euro gibi tüm Avrupa’da 800 yıl boyunca yeni bir para birimi olarak kullanıldı.

Vedatkose (2)

Altının mücevherat, para ve ticari meta olmasına geçiş sonrasında altın madenciliği, 19 yüzyılda ABD’nin Kaliforniya’da yaşanan “Altına Hücum” döneminde akarsuların tabanında veya kurumuş akarsuların oluşturduğu kum ve çakılların arasında (alüvyonlarda) saf altın keşfi ile artmıştır.

Şimdiye kadar akarsularda tespit edilmiş en büyük saf altın parçası yaklaşık 72 kg ağırlığına sahip olan ve 1869 yılında Avusturalya’nın Victoria eyaletinin Moliagul bölgesindeki alüvyonlar içerisinde İngiliz madenciler John Deason ve Richard Oates tarafından keşfedilmiştir.

Bugün Avustralya’nın Dunolly madencilik tarih müzesinde Hoş geldin Yabacı (Welcome Stranger) adı verilen altın külçesinin kopyası (replika) da sergilenmektedir.

Vedatkose (3)

Mond ve Winkler’ın 1938 yılında yayınladıkları raporda, eski Mısırlıların altın üretimini M.Ö. 5000’lerin ortalarında bazı vadilerin alüvyon topraklardan saf (serbest, doğal, nabit veya külçe olarakta ifade edilir) altının toplanmasıyla başladığını belirtmişlerdir.

İtalyan jeologlardan James A. Harrell ve V. Max Brown tarafından 1992 yılında Mısır’ın Orta Doğu Çölündeki Hammamat vadisinin topoğrafyasını ve jeolojisini gösteren en eski haritalarından biri olan Torino Papirüs haritası hakkında bir makale sundu.

Bu makalede, Torino Papirüs’ünü ilk keşfinin İtalyan kökenli Fransız diplomat (Mısır’da dönemin Fransız başkonsolosu) ve antika kaçakçısı olan Bernardino Drovetti (1776-1852) tarafından çalındığı ve 1824 yılında Sardinya Kralı Charles Felix’a satılması ile ortaya çıktığını belirtilmiştir.

Bu papirüs, Ortadoğu Çölündeki Hammamat vadisindeki alüvyonlarından dönemim firavunu olan IV. Ramsey (M.Ö. 1151-1145) için çıkarılan saf altın maden yataklarının krokisini sunmaktadır.

Bölgenin 20 yy.’da çizilmiş jeoloji haritasında, Hammamat vadisi boyunca tarih öncesi akarsuların oluşturduğu kum ve çakıllardan oluşan alüvyon çökellerin bugünkü hali (haritada koyu renkle gösterilmiş) gözükmektedir.

Eski akarsuların vadi boyunca oluşturduğu alüvyonlarda saf (nabit) altınların çökelmiş bölgeleri Torino Papirüs’ün doğruluğuna delil sayılmıştır.

Vedatkose (4)

Gözle görülebilen saf altın, kuvars damarlarında küçük parçacıklar halinde bulunur, ancak yeraltında bulmak ve çıkarmak oldukça zordur.

Geçmişten günümüze, saf altın üretimi daha çok akarsu yatakları boyunca kum ve çakıldan ibaret alüvyonlar içerisinden yapılır.

Altın bulunan kuvars gibi sert kayaçların ya iklimsel şatlar (soğuk-sıcak, rüzgâr ve yağışlar) ile ya da buzulların ve yeraltı sularının binlerce yıl boyunca aşındırması ile sökerek akarsu yatakları boyunca kum ve çakıldan ibaret alüvyonlar içerisinde ikincil maden yatakları oluşturur.

Bu tür oluşumlara plaser (alüvyon) altın yatakları denir.

Plaser altın yataklarından saf altın taneleri, akarsu yataklarında zaten var olan su ile yıkayarak zenginleştirilebilmektedir.

Suyu tükenmiş akarsu yatağı olan alüvyon çökeller de ise, dışarıdan getirilecek basınçlı su ile yıkanabilmektedir.

Bu işlem, özgül ağırlığı 19 olan altın taneleri ile özgül ağırlığı 3 civarı olan kum ve çakıllardan ağırlık farkı ile kolaylıkla çeşitli yıkayıcılar (ilkel altın tavaları, oluklar, koniler v.b.) ile zenginleştirebilmektedir.

Vedatkose (5)

Alüvyon veya plaser madenciliği, saf altın bulmak için kullanılan en eski yöntemlerden biridir.

M.Ö. 25 civarında Roma İmparatorluğu altın çıkarmak için büyük ölçekli plaser madenler çalıştırmıştır.

Romalılar toprakları aşındırmak ve altını ortaya çıkarmak için suyun gücünü kullanan hidrolik madencilik tekniklerini kullandılar.

Modern hidrolik madencilik teknolojisinde ilerlemeler kaydedilmiş olsa da, plaser madenciliğinin temelleri zaman içinde büyük ölçüde değişmeden kalmıştır.

Bu süreç, plaser yataklarında bulunan kum ve çakıl birikintilerinden altın ve gümüşü çıkarmak için hidrolik madencilik olarak basınçlı su kullanmayı içerir.

Romalılar o dönemde altın bakımından zengin toprağı tüneller ve hendekler açarak işlemişlerdir.

Tünellerden geçirilen su, basınç oluşturarak adeta bir patlayıcı görevi görerek dağın çökmesine neden olmuştur.

Las Medulas, İspanya’nın El Bierzo bölgesindeki Ponferrada kasabası yakınlarında bulunan tarihi Roma İmparatorluğu’nun en önemli ve en büyük altın madenidir.

Vedatkose (6)

Plaser altın yataklarından su ile altın çıkarmanın çevresel bir kirliği genelde söz konusu olmaz.

Fakat, alüvyon kum ve çakıl yataklarının kazılması sonucu doğal görüntüsü bozulabilir.

Bu yöntem İspanya’nın Kuzeyindeki “Las Medulas”ın dönüşmüş manzaralarında görülebileceği gibi kalıcı bir iz bırakmıştır.

Las Medulas, 1997 yılından UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Alanı olarak ilan edilmiştir.

Gerçi, Las Medulas vadisinin doğal görüntüsü eski zamanda bozulmuş olsa da günümüzde bu tarihi madene her yıl milyonlarca insan turist olarak ziyaret ederek, vadinin suni olarak oluşmuş yeni haline hayran kalmaktadırlar.

Vedatkose (7)

Bugün için bile bakir kalan Afrika kıtasındaki birçok ülkede hali hazırda birçok plaser altın yatakları mevcut olup birçoğu Amerikalı, Kanadalı ve İngiliz kökenli yabancı şirketler tarafından işletilmektedir.

Ülkemizde bugün de işletilen tek plaser altın yatağı ise Manisa Sart’taki altın yatağıdır.

Hatay’da da bir plaser altın yatağı mevcut olup henüz bir üretim gerçekleştirilmemiştir.

Günümüzde, ABD ve Avustralya gibi birçok gelişmiş ülkede, plaser altın yatakları yok denecek kadar azalmıştır.

Plaser altın yataklarının azalması ile günümüzde birçok kayaç içerisinde gözle görülemeyen çok daha düşük tenörlü altın cevherlerinin madenciliğine geçiş olmuştur.

Bu tür altın yatakları, maalesef plaser altın yatakları gibi sadece su ile yıkayarak kazanılamadığından dolayı, kimyasalların kullanıldığı birçok zenginleştirme yönteminin kullanılmasını gerektirmiştir.

Bu yöntemlerin en başında ise Siyanürle Çözeltme (liç) işlemi gelmektedir.

Siyanürle altın kazanımında, altının çok küçük tanecikler halinde bulunduğu ve tenörü 3 ppm üzerinde (>3g/ton altın tenörü) olan oksitlenmiş altın cevherlerine karıştırmalı tank liç yöntemi uygulanmaktadır.

Düşük tenörlü (<3 gr/ton Au) ve açık işletmeyle işletilebilecek cevherler için günümüz koşullarında ekonomik olabilen tek yöntem yığın liç yöntemidir.

Yığın liç’inin altın kazanma verimi düşük (% 50-75) olmasına karşın gerek yatırım ve gerekse işletme maliyetlerinin düşüklüğü nedeniyle Dünyada yaygın bir uygulama alanı vardır.

Karıştırmalı tank liç’inde çok ince boyuta öğütülmüş ve bir tank içerisinde siyanürle altın çözündürmesi yapılır.

Yığın liç yönteminde ise daha iri boyutta kırılmış (iri mıcır boyutları) ve suni olarak oluşturulmuş yığın üzerine siyanürlü yağmurlama uygulanması ile altın çözündürmesi yapılır.

Vedatkose (8)

İster karıştırmalı tank liç’i olsun ister yığın liç’i olsun çözündürme sonrasında çözeltiden altının kazanma işlemleri ve külçe altın yapma aşamaları benzerdir.

Yığın liç’i kavramını, Türkiye’de herkes 13 Şubat 2024 tarihinde Erzincan İliç’te meydana gelen maden kazası ile hatırlayacaktır.

Oluşturulan liç yığının kaymadan durabileceği yığma eğimini (şev duyarlığının) iyi hesaplanamaması sebebiyle ile meydana gelen kazada siyanürlü toprak kayması olmuş ve sonuçta 9 madenci hayatı kaybetmişti.

Kazanın detaylarını merak edenler, konu hakkında yazmış olduğum toplamda 8 köşe yazısının ilkini aşağıda vermiş olduğum linkten okuyabilirler.

https://www.yaylahaber.com.tr/erzincan-ilic-copler-altin-madeni-faciasi-uzerine-1

Aslında, Dünya’da bu tür bir kaza olma ihtimali bir uçağın yere düşmesi veya bir nükleer santral kazasının gerçekleşmesi kadar düşük bir ihtimaldir.

Fakat, ülkemizde her şeyde olduğu gibi madencilikte de gerekli dikkat ve önem maalesef verilmemektedir.

Yani! Sorumlu madencilik anlayışının olmaması sebebiyle Dünya madencilik kaza istatistiklerinin artmasına büyük katkı yapmaktayız.

Bu kaza, maalesef ülkemizde altın madenciliğine karşı zaten var olan yersiz ve art niyetli kişilerin tepkisini haklı duruma getirmiştir.

Antik Mısır’dan Roma İmparatorluğuna, Aztekler’den, Çin Hanedanlığına kadar keşfedilen altın, sürekli zenginlik ve güçle ilişkilendirilmiştir.

Altın, hem geçmişte sikke veya altın külçe olarak hem de değeri her zaman zenginliğin bir ölçüsü olarak modern dünya ekonomisinin de temelini oluşturmuştur.

Gelecekte de altın insanoğlunun vazgeçemeyeceği emtialarının başında olacağını görmek bir kehanet olmasa gerek!

Bilimle ve sağlıkla kalın…