Anadolu’da bir kapının önünde beklemek, sadece bir eşikte durmak değildir.
O eşik bazen bir hayatın özeti olur.
Bekleyişin, suskunluğun, içe atılmış cümlelerin fotoğrafıdır.
Kimi zaman insan kendi kendine sorar:
“Bu kapı neden açılmıyor?”
Ardından daha ağır bir soru gelir:
“Anahtar kimde?”
Cevap çoğu zaman hazırdır.
Başkasında…
Birinde…
Bir yerlerde…
İnsan hep dışarı bakar.
Birinin görmesini bekler.
Birinin kapıyı açmasını ister.
Sanki hayat, ancak başkası dokunursa akacakmış gibi…
Oysa yıllar içinde şunu öğrendim:
Anahtar çoğu zaman bizim cebimizdedir.
Ama herkesin baktığı cepte değil.
İç cepte.
O iç cep kolay bulunmaz.
Elini atınca hemen hissedilmez.
Bazen çocukluktan kalma bir korkunun dikişinde saklıdır.
Bir gün “yapamazsın” denilmiş, bir gün “sus” diye bastırılmıştır.
Bazen de başkalarının sesiyle şekillenmiş bir utancın kıvrımında durur.
İnsan büyür…
Ama o sesler büyümez.
İçeride konuşmaya devam eder.
Ve biz ne yaparız?
Başkasının kapısını çalmaktan, kendi kapımızın önüne bakmayı unuturuz.
Şunu unutmamak gerekir:
Bazı kapılar dışarı açılmaz.
İçe doğru açılır.
İnsanın kendine dönmesi zordur.
Durmak ister.
Kaçmak ister.
Ama o kapı başka türlü açılmaz.
Önce kalbine bakacaksın.
Sesini dinleyeceksin.
İhtiyacını, kırgınlığını, suskunluğunu
birer oda gibi tek tek gezeceksin.
Hangi odada ışık yanmıyor?
Hangisinde pencere yıllardır açılmamış?
Hangisi kilitli değil ama korkudan itilmemiş?
İşin sırrı tam da burada.
Anahtarı başkasında aramaktan vazgeçtiğin gün,
iç kapılar kilit sesi bile çıkarmadan aralanır.
Anadolu insanı bunu uzun uzun anlatmaz.
Bir cümle yeter:
“İnsan kendini tanıdı mı, yol bulunur.”
O yüzden fazla oyalanma.
Uyan.
Cebindeki o görünmeyen anahtarı fark et.
Önce kendi kilitlerini aç.
Çünkü bazen kapı kapalı değildir.
Biz sadece anahtarı hatırlamayı unutmuşuzdur.