Son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey var.
Belki siz de fark etmişsinizdir.


Bazı insanlar kendini tanıtırken önce makamını söylüyor.
İsim daha sonra geliyor.


“Ben falanca kurumun müdürüyüm.”
“Ben şu dairenin başkanıyım.”
“Ben şu kurumun yöneticisiyim.”


Sonra…
Arkasından isim geliyor.


Sanki insan olmak ikinci sırada.
Eskiden böyle miydi?
Değildi.


Anadolu’da insanlar kendini tanıtırken önce adını söylerdi.
“Ben Mehmet.”
“Ben Hasan.”
“Ben Ali.”


Sonra eklerdi:
“Muhtarım.”
“Öğretmenim.”
“Çiftçiyim.”


Önce insan…
Sonra meslek.
Önce isim…
Sonra makam.


Bu sıralama aslında çok şey anlatır.
Bir insanın kendini nasıl tanıttığı, dünyaya nasıl baktığını da gösterir.


Eğer ilk söylediği şey makam ise…
Demek ki kimliğini oradan alıyor.


Yani makam gidince…
Ortada ne kalır?
İşte asıl soru bu.


Anadolu’nun eski büyükleri çok güzel bir söz söylerdi:
“Makam emanettir.”
Bugün var…
Yarın yok.


Ama isim öyle değildir.
İsim…
Ömür boyu sizinle yürür.
İyi anılırsanız…
Arkanızdan hayırla anılır.
Kötü anılırsanız…
Makamınız da sizi kurtarmaz.


Kartvizitlere bakın.
Çoğunda önce unvan yazılır.
Altında isim.
Sanki isim unvanın altında bir dipnot gibi durur.


Oysa olması gereken tam tersidir.
Önce isim.
Sonra görev.
Çünkü görev geçicidir.
İsim kalıcıdır.


Anadolu’da başka bir ölçü daha vardır.
Bir insanı anlatırken şöyle denir:
“İyi adamdır.”
Ne zenginliği anlatılır…
Ne makamı.
“İyi adamdır.”
İşte en büyük referans budur.


Yıllar önce yaşlı bir köy öğretmeniyle sohbet etmiştim.
Emekli olmuştu.
Artık hiçbir resmi görevi yoktu.


Ama köyde herkes ona hâlâ “Hocam” diyordu.
Sebebini sordum.
Gülümsedi.
“Evladım” dedi.


“Ben öğretmenliği bırakmış olabilirim ama onlar benim insanlığımı bırakmadı.”


Ne güzel bir söz.
Demek ki mesele görev değil.
İnsanın bıraktığı iz.


Bugün bazı insanlar makamı kişiliğin önüne koyuyor.
Sanki koltuk büyüdükçe insan da büyüyor sanılıyor.


Oysa gerçek hayatta bunun tam tersini çok gördük.
Makam büyür…
İnsan küçülür.
Koltuk yükselir…
Karakter alçalır.


Böyle durumlarda halkın söylediği meşhur bir söz vardır:
“Adam makamı taşıyamadı.”
Ne kadar doğru.


Makam aslında bir sınavdır.
İnsanı büyüten de olabilir…
Küçülten de.


Bazı insanlar vardır…
Makam gelir ama değişmezler.
Aynı tevazu.
Aynı sadelik.
Aynı samimiyet.


Onlarla konuşurken makamı değil insanı görürsünüz.
Bir de tam tersi vardır.


Koltuk gelir gelmez değişenler.
Ses tonu değişir.
Yürüyüş değişir.
Selamlaşma bile değişir.


Dün omuz omuza yürüdüğü insanlara bugün uzaktan bakar.
Oysa koltuklar kalıcı değildir.
Tarih bunun örnekleriyle dolu.


Bir gün makam biter.
Kapıdaki koruma gider.
Öndeki araç gider.
Telefonlar azalır.
Ziyaretçiler seyrekleşir.


İşte o gün insanın gerçek değeri ortaya çıkar.
Eğer geriye dostluk kalmışsa…
Ne mutlu.


Ama geriye yalnızlık kalmışsa…
İşte o zaman insan kendine şu soruyu sorar:
“Ben nerede yanlış yaptım?”


Anadolu’nun kadim terbiyesi aslında çok basittir.


İnsana önce insan olduğu için değer verilir.
Makam sonradır.
Mevki sonradır.
Unvan sonradır.
Çünkü karakter…


Hepsinden önce gelir.
O yüzden dostlar…
Kendimizi tanıtırken belki küçük ama anlamlı bir tercih yapabiliriz.


Önce ismimizi söyleyelim.
Sonra görevimizi.
Önce insan olduğumuzu hatırlayalım.


Sonra makamımızı.
Çünkü makam…
Bugün var.
Yarın yok.


Ama isim…
Ve insanlık…
Ömür boyu bizimle yürür.