Geçenlerde bir misafirlikte, duvarda asılı eski bir fotoğrafa takıldı gözüm. Siyah beyazdı.

Fotoğraftakilerin kim olduğunu bilmiyordum. Muhtemelen yıllar önce bu evde yaşamış bir ailenin büyükleriydi. Belki evin dedesi, ninesi, annesi, babası… Bir zamanlar o fotoğrafın önünde duran insanlar, şimdi çerçevenin içindeydiler.

Biraz tuhaf değil mi? Bir zamanlar hayatın tam ortasında olan insanlar, bir gün bir fotoğrafın içine sığıyorlar. Onlar da bizim gibi acele ettiler. Bir yerlere yetiştiler. Para kazandılar. Kavga ettiler. Barıştılar. Çocuklarını büyüttüler. Birilerine kızdılar, birilerini sevdiler. Dünyanın dertlerini kendilerinden büyük sandılar. Sonra zaman geçti. Ve bir gün onların dünya hikâyesi bitti. Şimdi duvarda asılı bir fotoğraf kaldı.

Bunu düşünürken insan ister istemez kendine soruyor: Bizim sonumuz ne olacak?

Bir gün bizim de sesimiz susacak. Masadaki yerimiz boş kalacak. Telefon rehberimizden ismimiz silinecek. Belki birkaç kişi bizi uzun süre hatırlayacak. Sonra hatıramız seyrekleşecek. Bir fotoğrafımız bir çekmecede kalacak. Belki o fotoğraf da bir gün duvardan indirilecek.

İşte insanın bütün hesabı burada başlıyor. Çünkü dünya bize sürekli “Ne kazandın?” diye soruyor. Oysa ölüm başka bir soru soruyor: “Nasıl yaşadın?” Bu ikisi aynı soru değil.

Hayat boyunca biriktirdiğimiz şeylerin önemli bir kısmı, hayatın sonuna geldiğimizde anlamsızlaşabilir. Makam, para, şöhret, alkış, başkalarının gözündeki itibar… Hepsi bir gün geride kalacak. Geriye insanın kendisiyle baş başa kaldığı bir hesap kalacak. İşte insanın böyle bir hesapla yüzleşebilmesini sağlayan en önemli şeylerden biri vicdandır.

Vicdan, insanın içinde çalışan görünmez bir terazidir. Kimse görmese de bazı şeyleri yapmaktan alıkoyar bizi. Çünkü biliriz. Yalan söyleyebiliriz ama söylemeyiz. Haksızlık yapabiliriz ama yapmayız. Bir başkasının hakkını alabiliriz ama elimizi uzatmayız. Bir makam için eğilebiliriz ama eğilmeyiz. Çünkü insanın her yapabildiği şeyi yapması gerekmez.

İşte erdem biraz da budur. Erdemli insanın gücü yetmediği için değil, bazı şeyleri yapabilecek durumda olduğu hâlde yapmadığı için değerli olduğunu düşünüyorum.

Fakat insanın kendi vicdanını koruması kadar, toplumun vicdanını koruması da önemlidir. Çünkü ya çevremizde utanmayı hâlâ önemseyen kimse kalmazsa? Ya insan, yaptığı yanlış karşısında artık utanmıyorsa? Ya yalan söylediğinde yüzü kızarmıyorsa? Ya haksızlık ortaya çıktığında mahcup olmak yerine kameraların karşısına geçip hiçbir şey olmamış gibi gülümseyebiliyorsa? İşte o zaman mesele yalnızca yapılan yanlış değildir. Daha büyük bir şey kaybolmuştur: Utanma duygusu.

Eskiden insanı durduran görünmez sınırlar vardı. “Bunu yaparsam ayıp olur.” “Bunu yaparsam insanlar yüzüme bakmaz.” “Bunu yaparsam çocuklarım benden utanır.” “Bunu yaparsam Allah'ın huzurunda ne diyeceğim?” Şimdi ise bazen bütün bunların yerine tek bir cümle geçiyor: “Ne var canım, herkes yapıyor.”

Bence çağımızın en tehlikeli cümlelerinden biri bu. Çünkü “herkes yapıyor” denildiği anda kötülük sıradanlaşıyor. Sıradanlaşan kötülük ise bir süre sonra kötülük olarak görülmemeye başlıyor. İnsan, yaptığı yanlıştan utanmıyorsa onu düzeltme ihtiyacı da hissetmiyor.

Bu yüzden “Utanmadıktan sonra dilediğini yap” anlayışının üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Bu söz, insana verilmiş bir özgürlük belgesi değil; hayânın kaybolmasının nasıl bir tehlikeye dönüşebileceğini gösteren ağır bir uyarı olarak okunmalı.

Çünkü insanı yalnızca kanunlar durdurmaz. Kanunun yetişemediği yerde vicdan vardır. Vicdanın sustuğu yerde hayâ vardır. Hayânın da sustuğu yerde insanın önünde çok az engel kalır.

Mehmet Âkif'in, “Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!” diye seslenmesi bu yüzden hâlâ anlamlı. Çünkü diploma insana meslek kazandırabilir. Ama insan olmayı öğretmez. Bilgi, aklı büyütebilir. Fakat ahlak yoksa büyüyen akıl, yanlışın hizmetine de girebilir.

Bugün belki de en büyük yanılgılarımızdan biri, eğitimle ahlakı aynı şey sanmamız. Oysa çok şey bilen bir insanın çok iyi bir insan olması garanti değil. Asıl mesele, bildiğimizle yaptığımız arasındaki mesafedir.

İnsan başkasının hakkından söz edip kendi hakkına gelince susuyorsa, adaletten söz edip çıkarı söz konusu olduğunda ilkesini değiştiriyorsa, ahlaktan bahsedip kendisi için başka, başkaları için başka ölçü kullanıyorsa… Orada problem bilgisizlik değil, vicdanın terazisinin bozulmasıdır.

Fakat ahlak meselesi yalnızca insanın kendi nefsine karşı verdiği bir sınav değildir. Bir toplumun adalet duygusunu da belirler. İşte Ziya Paşa'nın yıllar önce söylediği o acı beyit burada insanın yüzüne çarpıyor:

“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir.”

Bazen insanın içinden şu soruyu sormak geliyor: Biz gerçekten neyi ödüllendiriyoruz? Neyi ayıplıyoruz? Kimi örnek gösteriyoruz? Kimin önünde eğiliyoruz? Çünkü bir toplumun ahlakını yalnızca koyduğu kanunlar değil, alkışladığı insanlar da gösterir.

Bir yanlış yapan insanı eleştirirken, aynı yanlışı daha büyük ölçekte yapanı alkışlıyorsak çocuklara hangi dersi veriyoruz? “Doğru ol” demek yetmez. Çocuk, doğru insanın hayatta nasıl durduğunu da görmek ister.

Bazen haksızlığa uğradığında susmayan bir baba, bazen çıkarına dokunduğu hâlde doğruyu söyleyen bir anne, bazen makamını kaybetme pahasına “Hayır, bu doğru değil.” diyebilen bir öğretmen… Çocuğa yüzlerce nasihatten daha fazla şey öğretir. Çünkü ahlak, anlatılmaktan çok görülür.

Fakat bütün bunların sonunda dönüp yine kendimize bakmamız gerekiyor. Başkalarının yanlışlarını, yalanını, riyakârlığını konuşmak kolay. Asıl zor olan aynanın karşısında durup kendimize sormak: “Ben ne kadar dürüstüm?”

Kimsenin görmediği yerde nasılım? Çıkarım söz konusu olduğunda ilkelerimi koruyabiliyor muyum? Hata yaptığımda özür dileyebiliyor muyum? Yanlış yaptığımda yüzüm kızarıyor mu? Beni herkes alkışlasa bile yanlış yaptığımı söyleyebilecek bir iç sesim var mı?

Çünkü insanın asıl sınavı, başkalarının önünde nasıl göründüğü değil; kimse bakmıyorken kim olduğudur. Belki bütün mesele buraya çıkıyor.

Bir gün duvarda bizim de fotoğrafımız asılacak. O fotoğraftaki yüz, bizim bugünkü yüzümüz olacak. Ama o fotoğrafın içine yalnızca yüzümüz girmeyecek. Hayatımız da girecek. Yaptıklarımız, yapmadıklarımız, sustuklarımız, söylediklerimiz, kazandıklarımız, kaybettiklerimiz… Ve belki en önemlisi, kimse görmüyorken verdiğimiz kararlar.

Çünkü insanın gerçek portresi fotoğraftaki yüzünde değil, hayatındaki izlerinde saklıdır.

Bir gün o fotoğraf da duvardan indirilecek. İsimler unutulacak. Sesler susacak. Dünya yolculuğumuz bitecek. Geriye ne kalacağını bugün belirliyoruz.

O hâlde nefsimize küçük bir hatırlatma yapalım: Dünyayı düzeltmeye çalışırken kendimizi bozmayalım. Kazanmaya çalışırken insanlığımızı kaybetmeyelim. Güçlenirken merhametimizi, yükselirken edebimizi, yaşarken ölümümüzü unutmayalım.

Ve mümkünse… Bir yanlış yaptığımızda biraz utanabilelim. Çünkü hâlâ yüzümüz kızarıyorsa, belki hâlâ kendimizi düzeltme imkânımız vardır.

Duvarda asılı o eski fotoğrafa son bir kez daha bakıyorum. Çaylar geliyor. Sohbet yeniden başlıyor. Hayat, bütün ciddiyetine rağmen yine kendi telaşına dönüyor.

Birazdan biz de siyaset konuşacağız, paradan, geçimden, okuldan, çocuklardan, memleketten söz edeceğiz. Belki yine dünyaya dalacağız. Ama kıyıdan fazla uzaklaşmayalım.

Çünkü günün sonunda hepimizin döneceği yer aynı: Bir fotoğrafın sessizliği…

Ve kendi vicdanımızın sesi.

Çay soğumadan içelim. Hayat devam ediyor. Ama fazla oyalanmayalım. Vakit geçiyor.