Ey sadık arkadaşım. Bu gece seninle sohbet etmek içimden gelmiyor. İstersen ben söyleyeyim sen dinle. Çünkü ben anlattıktan sonra sen nasıl bir tepki verirsin bilemem.

Atalarımız “Her kemalin bir zevali vardır” demiş. Hayat da öyle değil mi dostum. Bir gün bakarsın “Bir varmış bir yokmuş” diye başlanır söze.
Ben yarım asrı devireli çok oldu. Yaşlandık yani. Uzun süredir de beni dinliyordun. Ancak bu gece fazla söz edemeyeceğim. Çünkü babamı hastaneye kaldırdık. Doktorlar kısmi felç gibi bir şeyler söyledi. Onun için beni bağışla. Senin derdini dinleyemeyeceğim.
Bu hal, insanın yalnız başına kalmak istediği anlardan biri... Ne yapalım hayat bu. Ben de oturup şöyle geçmişe doğru bir gideyim bakalım.
Arayan soran olur mu bilmem. 
Zaten hayat kendi seyri etrafındaki kuralları işletiyor. Beni bu akşam bağışla. Ömrümüz olursa seninle daha çok sohbet edeceğiz

***
Onca seneyi ardımızda bıraktık. Seninle kâh açıktan, kâh susarak sohbet ettik. Neler konuştuğumuzu ikimizden başkası bilmedi hiç. Başkalarıyla sohbet ederken seninle konuştuklarımız içimizde kaldı, gönlümüzde kaldı…
Seninle en güzel sohbetleri teke tek kalınca yaptığımızı biliyorsun değil mi çay?
Peki ya milletin içindeyken yaptığımız sessiz sohbetlere ne dersin? Hani o arkadaşlar arasında sohbet ederken yani. İşte o zaman seninle biz dilsiz konuşuyorduk değil mi?
Harfsiz ve kelimesiz konuşmayı kaç kişi biliyor senden başka?
Söyler misin çay, sen nasıl anlıyordun içimden geçenleri?
En çok neye içerliyorum biliyor musun? Çaycının getirdiği çaya bu demli olmuş demiyor da bazıları “Bu çok kara olmuş” diyor. İşte o söze çok içerliyorum. Yüzlerin karasından, çayların karası daha ehven. 
Neyse dostum. Bu gece de bu kadar yeter. Biraz da sessiz konuşalım olur mu?
Biliyorum benim tavrımı seviyorsun. Ben de seni seviyorum zaten. Rengin açık veya “kara”; ne fark eder ki. Gönüldeki “yara”ların yanında dışarıdaki “kara”ların ne hükmü var…