Son yıllarda anne-babalar arasında yankısı giderek artan, kulağa oldukça özgürlükçü ve hoşgörülü gelen bir cümle var: Çocuğum büyüsün, okusun, araştırsın; dinini ve değerlerini kendi seçsin.

Bu cümleyi kuran ebeveynlerin niyetinden şüphe etmek haksızlık olur. Kimse evladına baskı yapmak, onun iradesini elinden almak istemiyor. Ancak pedagojik bir nezaket gibi görülen bu yaklaşım, hayatın en yalın ve en sert hakikatini göz ardı ediyor: Fıtrat boşluk kabul etmez.

Aynı ebeveyn, çocuğu henüz dört-beş yaşındayken onun hayatını şekillendirmekte hiçbir tereddüt yaşamaz. Hangi okula gideceğine, hangi yabancı dili öğreneceğine, hangi sporu yapıp hangi enstrümanı çalacağına büyük bir titizlikle karar verir. Onun adına en doğru olanı planlar ve uygular. Fakat konu inanç ve manevi değerler olunca birden bir tarafsızlık zırhına bürünülür: Büyüsün, kendi karar versin. Peki neden? Eğer bir çocuk kendi kararını verecek olgunluğa ulaşana kadar beklenmesi gerekiyorsa, bu kural neden matematik, sanat veya spor için geçerli değil? Demek ki mesele çocuğun karar verme kapasitesi değil; bizim hangi alanı hayati, hangisini ertelenebilir gördüğümüzdür.

Cemil Meriç’in uyarısı nettir: İnsan köklerinden koparıldığında özgürleşmez, aksine savrulur. Kök, ağacı sınırlayan bir bağ değil; onu fırtınalara karşı ayakta tutan yegâne dayanaktır. Çocuğun zihnine ve kalbine bir zemin sunmamak, onu tarafsız bir alanda büyütmek değildir; onu köksüz bırakmaktır. Köksüzlük ise boşluk değil, savrulmadır.

Bugünün dünyasında hiçbir çocuk gerçekten boş bir ortamda büyümez. Aile artık evin içindeki tek ses değildir. Ekranlar, sosyal medya algoritmaları, popüler kültür akımları ve akran çevresi… Siz, ben karışmıyorum dediğinizde, aslında o alanı başkalarına açmış olursunuz. Sizin bıraktığınız her boşluk, dış dünyanın müdahalesine davetiye çıkarır. Vicdan, kendiliğinden filizlenen bir bitki değildir. Emeğin, ilginin ve en çok da örnekliğin ürünüdür. Çocuk, söyleneni değil; yaşananı öğrenir. Evde sevgi ve sınır yoksa, dış dünyanın sertliği çocuk için normalleşir.

Tabii bunları yaparken rehberlik ile dayatma arasındaki farkı doğru koymak gerekir. Rehberlik, çocuğa bir yön ve zemin sunmak; ona değerleri yaşatarak, anlatarak ve en önemlisi örnek olarak göstermektir. Dayatma ise sorgulamaya kapalı, korkuya ve baskıya dayalı bir zorlamadır. Rehberlik çocuğun iradesini güçlendirir, dayatma ise onu zayıflatır. Bu yüzden mesele çocuğa bir şey “yüklemek” değil; ona doğru ile yanlışı ayırt edebileceği bir pusula kazandırmaktır. Çünkü pusulasız bırakılan bir zihin, özgür olmaz; sadece yönünü başkalarına kaptırır.

Son günlerde okullarda yaşanan şiddet ve saldırı haberleri, meselenin ne kadar yakıcı bir hâl aldığını gözler önüne seriyor. Elbette bu olayları tek bir sebebe indirgemek mümkün değildir; ancak ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek var: Değer, sınır ve rehberlikten mahrum bırakılan bir nesil, boşlukta kalmıyor; o boşluk mutlaka başka etkilerle doluyor. Şiddeti normalleştiren içerikler, kontrolsüz dijital akış ve yönsüzlük, genç zihinlerde karşılık bulabiliyor. Bu tablo, “karışmıyorum” diyerek geri çekilen yetişkinlerin aslında farkında olmadan alanı başkalarına bıraktığını acı bir şekilde hatırlatıyor.

Her çocuk bir hikâye yazar; ama o hikâyenin ilk cümleleri evde kurulur. Ebeveynlik sadece fiziksel bir bakım değil, bir zihin ve anlam inşasıdır. “Büyüsün, kendi seçsin” diyerek seçimi ertelediğini düşünenler, aslında o seçimi görünmez ellere, algoritmalara ve rastlantılara devrediyorlar.

Peki ne yapmalı? Öncelikle çocuklarımızı boşlukta bırakmamak; onlara millî ve manevi değerleri sadece anlatmakla kalmayıp yaşatarak kazandırmak gerekir. Aile ile çocuk arasındaki iletişimi güçlendirmek, onu dinlemek ve anlamak, en az öğretmek kadar hayati bir sorumluluktur. Sevgi kadar sınırın da gerekli olduğunu unutmadan, çocuğa yön ve ölçü kazandırmak gerekir. Onu başıboş dijital akışa teslim etmek yerine, yeteneklerini besleyecek faydalı alanlara yönlendirmek; sporla, sanatla, kitapla, üretimle buluşturmak bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ve belki de en önemlisi: Çocuklarımıza söyleyeceklerimizden önce, onlara gösterecek bir hayatımız olmalıdır. Çünkü çocuk, nasihatten çok örneği izler. Bu yüzden ebeveynlik, sadece çocuğu yetiştirmek değil; kendini de sürekli inşa etmektir.

Yıllar sonra ortaya çıkan ve tanımakta zorlandığımız tabloya bakıp “biz bir şey yapmadık” demek, meselenin tam da kendisidir. Çünkü hayatta “hiçbir şey yapmamak” diye bir seçenek yoktur. Ya siz inşa edersiniz ya başkaları. Ve çocuk, nihayetinde mutlaka birinin eserine dönüşür.

Unutmayalım: Toprağına tohum ekmediğiniz bir tarlada, sadece istemediğiniz otlar biter. Gerçek özgürlük ise boşlukta savrulmak değil; kök salarak yükselmektir. Çünkü özgürlük, özümüzü gürleştirmektir; kendi değerlerimizle büyüyebilmek, kendi sesimizle var olabilmektir.