Siyaseti uzun yıllardır izleyenler bilir.
Türkiye'de siyasi tartışmaların dili değişir, aktörleri değişir, hatta dönem dönem partilerin söylemleri bile değişir. Ancak değişmeyen bazı temel gerçekler vardır.
Bunlardan biri de şudur:
Bir siyasi hareketin en büyük sermayesi oy oranı değil, güvenilirliğidir.
Güven kaybedildiğinde ise ne kalabalık mitingler, ne yüksek sesli sloganlar, ne de etkili propaganda o boşluğu doldurabilir.
Geçmişe dönüp baktığımızda bunun çok sayıda örneğini görürüz.
Türkiye siyaseti sayısız kriz yaşadı.
Hükümetler düştü.
Partiler kapatıldı.
Liderler değişti.
Ancak kamuoyunun hafızasında en çok yer eden olaylar, siyasi hatalardan çok ahlaki ve etik tartışmalar oldu.
Çünkü vatandaşın beklentisi basittir.
Bir siyasetçiden her şeyi bilmesini beklemez.
Her sorunu çözmesini de beklemez.
Ama dürüst olmasını bekler.
Şeffaf olmasını bekler.
Hesap verebilmesini bekler.
İşte tam da bu nedenle geçmişte ortaya çıkan bazı olaylar yalnızca hukuki değil, siyasi sonuçlar da doğurdu.
Bir belediyedeki yolsuzluk iddiası günlerce tartışıldı.
Bir milletvekilinin davranışı aylarca konuşuldu.
Bir genel başkanın özel hayatıyla ilgili ortaya çıkan gelişme ise siyasi kariyerinin sonunu getirdi.
Çünkü o dönemlerde siyaset kurumunun kendi içinde de belirli refleksleri vardı.
Yanlış yapan eleştirilirdi.
Hata yapan sorgulanırdı.
Kamuoyunun vicdanını yaralayan olaylar karşısında sessizlik tercih edilmezdi.
Bugün ise farklı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Siyasetin merkezinde artık olayların kendisinden çok taraflar var.
Bir iddia ortaya atılıyor.
İlk soru şu oluyor:
"Kim söyledi?"
Oysa sorulması gereken başka.
"Doğru mu?"
Bir belge ortaya çıkıyor.
Bir itiraf gündeme geliyor.
Bir tartışma yaşanıyor.
Ama meseleyi değerlendirenler çoğu zaman olayın içeriğine değil, siyasi aidiyetlere bakıyor.
Kendi tarafındansa savunuyor.
Karşı taraftansa eleştiriyor.
İlkeler geri planda kalıyor.
Kişiler ön plana çıkıyor.
Oysa demokrasinin sağlıklı işlemesi için bunun tam tersinin olması gerekir.
Kişiler geçicidir.
Makamlar geçicidir.
Partiler bile zaman içinde değişebilir.
Kalıcı olan ise ilkelerdir.
Hukukun üstünlüğü.
Şeffaflık.
Hesap verebilirlik.
Kamu ahlakı.
Siyasi sorumluluk.
Eğer bunlar zayıflarsa, hangi parti olursa olsun zarar görür.
Bugün bir partiyi korumak adına görmezden gelinen yanlışlar, yarın aynı partinin en büyük yükü haline gelir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Siyasetçinin görevi yalnızca rakibini eleştirmek değildir.
Önce kendi çevresine bakabilmektir.
Kendi kadrolarını denetleyebilmektir.
Yanlış karşısında sessiz kalmamaktır.
Çünkü sessizlik zamanla onay gibi algılanır.
Toplum da bunu böyle okur.
Vatandaşın gözünde önemli olan kişinin hangi partiden olduğu değil, ortaya çıkan iddialar karşısında nasıl bir tavır sergilendiğidir.
Savunma refleksiyle hareket etmek kolaydır.
Zor olan, yanlış yapan kendi mahallenden biri olduğunda da aynı ilkeleri savunabilmektir.
Gerçek siyasi olgunluk da burada ortaya çıkar.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey daha fazla slogan değil.
Daha fazla kutuplaşma da değil.
İhtiyaç duyulan şey ilkelere dönüş.
Çünkü kişiler hata yapabilir.
Liderler değişebilir.
Kadrolar yenilenebilir.
Ama ilkeler ayakta kalırsa kurumlar da ayakta kalır.
Bu nedenle siyasetçileri değil, ilkeleri savunmak gerekir.
Partileri değil, değerleri korumak gerekir.
Çünkü günü geldiğinde herkes gider.
Geriye yalnızca ortaya koyduğu duruş kalır.