TRT ekranlarında Cumartesi akşamları oynayan bir dizi var; Gönül Dağı…

Dizi, yazar Mustafa Çiftçi’nin bozkır hikâyelerinden derlenmiş.

Hikâye, Anadolu’nun ortasında, bozkırın içinde kurulmuş bir kasabada geçiyor. Ana konu üç amca çocuğunun hayatının etrafında dönse de, neredeyse bütün kasaba halkının yaşantısını da ustalıkla işliyor.

Dizinin en büyük özelliği insan ilişkileri üzerine kurulmuş olması.

Aile ve akrabalık bağları, komşuluk, arkadaşlık ilişkileri son derece duygusal bir çerçeveye oturtulmuş.

Birbirine kardeşten öte bir tutkuyla bağlı olan üç amca çocuğunun “akraba akreptir” sözünü eze eze çürütmesi, insanda akraba olgusunu yeniden sorgulama isteği yaratıyor.

Kardeşlerin mal uğruna birbirinin gözünü oyduğu günümüzde; eşi gurbette ölen bir annenin tek oğlunun, annesiyle birlikte eşinden boşanıp baba evine dönen ablasını ve onun üç çocuğunu sahiplenmesi, kardeşlik ve anne-çocuk ilişkilerinin fedakârlık ve sevgiyle nasıl harmanlandığını gözler önüne seriyor.

Amca çocuklarının birbirleri uğruna büyük paralardan ve geleceklerinden bile vazgeçmeleri insan için esas olanın bir arada mutlu olabilmenin dışında bir seçenek olmadığını gösteriyor.

Doğan çocukları yaşamayan bir babanın, yaşayan tek oğlunu, “çok seversem kaybederim” korkusuyla, evladının sevgisinden kendisini mahrum etmesi, izlerken bile insanda çeşitli duyguların çarpışmasına neden oluyor.

Sahip olduklarıyla yetindikleri küçük hayatlarına karşılık, Gönül Dağı’ndaki taşları yerinden oynatacak büyüklükte sevdaları olan insanlar…

Birbirlerini çok güzel seven gençler…

Öyle yaygın dizilerde bolca işlendiği gibi; entrika yok, hırs yok, kıskançlık yok, “o kız ya da erkek benim olacak” saplantısı yok; gerektiğinde aradan çekilecek kadar güzel seven gençler var…

Bir gelin odası ile yetinen genç kızlar…

Öyle günlerce mağaza mağaza eşya bakmak için gezmek yok. Anneler, ablalar, komşular eliyle her şey bir güzel hallediliyor. Yokluk olsa da çözüm bulunuyor. “Bu kadar borcu nasıl ödeyeceğiz” derdiyle en güzel günleri heba etmek yok… Bir güzel yuvada yaşanan bir dolu mutluluklar.

Eskilerde kaldığını sandığımız yabanlık giysilerin özel günlerde ortaya çıktığı; düğün derneğin mütevazı bahçelerde ya da küçük kasaba meydanında kurulduğu; birlikte ağlanıp, birlikte gülündüğü bir güzel kasaba ortamı…

Kimin neye ihtiyacı varsa hemen bir imecenin kurulduğu; hiç kimsenin yalnız kalmadığı, yalnız ölmediği sıcacık bir kasaba yaşamı.

İnsanın olduğu yerde kötülük de olur, dedikodu da çekememezlik de… Burada yok mu, elbette var. Ancak kötülüğe karşı sevgiyle yaklaşıyorlar. Çok az da olsa iyilikle başaramadıklarını içlerinde barındırmıyorlar.

Küsler bile en ufak bir sıkıntıda birbirlerine sırt oluyor. Zaten olması gereken de bu değil mi?

Bu dizide büyüğe / yaşlıya / bilgeye saygı var. Kimin başı sıkışırsa kasabanın büyüğüne gidip akıl danışıyor, yol göstermesini istiyor. O bilge kişiye ölesiye saygı gösteriyorlar.

Yaş alan insanlar aynı zamanda da hayat tecrübesi kazanır ve tecrübelerini yeni kuşağa aktarır. Onlara gerektiğinde yol gösterir. Günümüzde, özellikle de şehirlerde; ne yazık ki yaş almış insanlar hem iş hayatında hem de aile içinde dışlanabiliyor. Sözleri dikkate alınmıyor. Zaten çoğunlukla konuşturulmuyorlar. “Sen bilmezsin dede!” Ya da “Sen nereden bileceksin babaanne!” karşı çıkışlarıyla, bazen de yaşlılık durumlarıyla alay ederek onları içine kapanık bireyler haline getiriyorlar.

Üzülerek söylemek gerekir ki bu konuda gençlere, ana-babaları da destek oluyor. Bilge kişiler “yaşlı moruk, bunak” oluyor. Huzur evleri eli ayağı tutan, kafası çalışan yaş almış insanlarla dolu. Oysaki yaşlılık, hayat birikimlerinin genç kuşaklara aktarıldığı bir olgun dönemdir. Yaş almış insanlar her devirde önemlidir ve bilgelikleri, alınması gereken derslerle doludur. Onları hayatın içine almak, hayatın zenginleşmesi demektir.

Eskilerin bir sözü vardır: “Büyüklerin yaşadığı evde bereket olur.” Sevgili Nebimiz Hz. Muhammed Mustafa– selam olsun- “Bereket büyüklerinizin yanındadır.” demiş. İşte Gönül Dağı dizisinin dedesi “Ciritçi Abdullah” bilgeliği, olgunluğu ve saygınlığı temsil ediyor. Bozkırın ortasında tek başına kalmış bir ağacın yaralarını sarıyor. Hangi hikmet gereği çorak yerde büyüdüğüne akıl sır ermez zeytin ağacına sahip çıkıyor… Günümüzde zeytinliklerin idam fermanına imza atılırken, bir tek çorak zeytin ağacına gösterilen özenin verdiği mesaj ise son derece düşündürücü…

İnsanlar, kapitalist düzenin esiri olarak, tüketim çarklarının içinde ömürlerini tüketiyor. Gençler kariyer peşinde koşarken, evlenip yuva kurmak isteyenler eşya borçlarının altında ezilirken; filanca marka ayakkabı ya da falanca marka kıyafet için ömrünün kaç saatini tüketeceğini hesap edemiyor. Hayalini kurduğu araba ya da ev için uzun yıllar borç ödemeyi göze alırken, ömür sermayesini de tüketeceğinin ayırdına varamıyor. Pek çoğumuz öyle yapmadık mı?

Yaşlarımız ilerlerken hem duygularımızı hem de ömürlerimizi tükettik. Aşklar bile “tektaş” lara indirgendi… O saf sevdalar pırlantalarla ölçülür oldu. Dostluklar, menfaatlerin girdabında kayboldu. Külüne muhtaç olacağımız komşularımız da kalmadı. Karşı komşuda yokluk var, sıkıntı var hatta ölüm var ama kimsenin haberi yok. Olsa da kimin umurunda zaten!

Kapılarımızı apartman görevlileri, posta şirketleri ya da sanal alışveriş firmalarının elemanlarından başka çalan neredeyse yok gibi. Öldük mü kaldık mı bilen yok! Bir ihtiyacınız var mı diye sormak için konu komşu değil, belediye arıyor. Sanal dünyada, sanal dostluklarla “sanal sanal” yaşayıp gidiyoruz işte…

Belki de tersine göçün tam sırasıdır; Anadolu’nun bir köşesinde bir Gönül Dağı bulabilmek ve sırtımızı yaslayabilmek için… Ne dersiniz?

Sevgiyle kalın, dostlukla yaşayın…