Şehirlere göçün başlamasıyla beraber köylerimiz birer birer boşalmaya başladı.Taşı toprağı altın diye Büyükşehirlere hücum edildi. Kimisi orada ayakları üzerinde kalmayı başarıp daha iyi imkanlara kavuşurken, kimisi de Ferdi Tayfur’un ‘’Hadi gel, köyümüze geri dönelim’’ şarkısını söylemek zorunda kaldı. Çünkü şehirde su para, yol para, hal para, hela para. Maalesef taş yerinden oynadı bir kere hesabı, dönüşte pek gerçekleşmedi.Binan aleyh baba istese de, çocuklar razı olmadı…
         Köylerdeki göçün sillesi öncelikle okullarımıza vurdu.Zira köylerimizde bir veya birkaç öğretmen görev yaptığı zamanlarda, lojmanlar yetersiz kalırken, okulların bahçesi cıvıl cıvılken, milli bayramlar farklı anlam kazanırken, okullar öğrenci yokluğu nedeniyle kapanmaya başlayınca, günden güne viraneye dönüşüverdi.Belki ilk zamanlar geri açılır zannıyla daha titiz korunmaya çalışılırken, zamanla öğrenci ve öğretmenlerden ümit kesilince okullarda ister istemez viraneleşti.
        ‘’Çalışmayan motor pas tutar’’ misali, içinde öğrencisi olmayan okulların damında baykuşlar örtmeye başladı. Bacalar tütmedi, kiremitler çatladı, camlar kırıldı.Bazen de o okulda okuyan babaların çocukları, torunları bilinçsizce zarar veriverdi. Bu durumdaki okullarımızın, sınıflarında, bahçelerinde in cin cirit atıyor.Giriş kapısındaki boyası ağarmış tabelası şehirden gelip  bayramdan bayrama önünden geçenlere garip garip bakıyor.Belki de lisanı haliyle bir zamanlar ne idiniz, şimdi ne oldunuz diye sitem ediyor.Kapatılan okullarımızın bir kısmı köyün diğer ihtiyaçları için kullanılırken, bir kısmının da seçimden seçime kapısı açılıyor.Temizlik görüyor…
         Vesselam kapısında tabelası olup ta, içinde öğrencisi olmayan, virane olmuş veya olmaya aday okullarımızı görünce inanın içim yanıyor.Geçen intenette köyümün okulunun resmini görünce, beni aldı götürdü 30-40 sene öncesine… Ve aşağıdaki şiiri yazdırdı garibe.
 
Sana ne oldu? böyle okulum,
37 yıl önce, sınıfları geç
Bahçene bile sığmazdık
Arkadaşlarla , öğretmenlerimizle
Oynadığımız oyunlara doymazdık.
Bazen köyün muhtarı  gelirdi,
Zihin problemi sorardı da bize
Şaşırıp cevap veremeyince,
Ceza verirdi öğretmen hepimize
*
Allah aşkına söyle,
Sana ne oldu böyle
Damında baykuşlar ötüyor,
Pencerende camlar,
Çatında kiremitler kırık
Etrafta  in - cin yok
Her taraf sessiz
İmam, öğretmen, polis,
Müftü, uzman, mühendis
İlk defa göndermiştin ya  şehirlere
Bir günden bir güne ziyaret edipte,
Sana vefa borçlarını ödediler mi ?  Söyle!
Biliyorum, üzmemek için  hep sukut edersin
Ey garip okulum! ama unutma ki, sukut ettikçe,
Sende hep  benim gibi, kendinden yersin
Velhasıl dert büyük ben aciz, haddimi bilirim
Sen bana yıllarca hizmet ettin
Uzaktan da olsa, önünde saygıyla eğilirim
*
Yıllanmış yaranı açmak istemezdim
Tek edilmişliğine sessiz de kalamazdım
Boş ver olsun, hiç olmazsa içimi döktüm
Özelde sensin, genelde tüm köyler
Virane olmuş, hala oluyor birer birer!
Ne garip bir durum  değil mi?
Hem şehirleri plansız doldurduk,
Hem de hepimiz şikayetçi olduk.
Sizi bilmem amma, galiba bence,
Köylerimize, okullarımıza birazcık
Vefasız kaldık……….…!
            (Mahir Odabaşı/ 28.11.2010-02.20)
* Dün ki ‘İlk öğretmenime mektup’ makalesinden sonra,Konya’lı Yaşar Çetinkaya öğretmenimle telefonla görüşme imkanı buldum.Biraz rahatsızmış, çok duygulandı.Allah acil şifalar versin.