Öğretmen okulun bitirdiğimde henüz on sekiz yaşını doldurmamıştım. Devlet memuru olabilmek, öğretmen olarak atamamın yapılması için yaş şartı olduğundan, Tarsus’ lu bir arkadaşımın babasının yardımıyla mahkemeden karar aldırmıştım.
Adına “kazai-rüşt” kararı deniyordu, yanılmıyorsam. “Her ne kadar on sekiz yaşını doldurmuş olmasa da fiziken ve ruhen on sekiz yaşın özelliklerine ve yeterliliğine sahiptir”, anlamına geliyormuş.
İlk görev yerim Uzunyayla’ da, Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı bir köydü. Yarhisar, yakınında Çerkez köylerinin olduğu; Kangal, Gürün, Pınarbaşı üçgeninde, o yıllarda yaklaşık yedi-sekiz ay yolları kapalı bir yoksul, mahrum, tipik Anadolu köyüydü.
Çok soğuk, buz gibidir Uzunyayla geceleri. Bir sıcak çorbaya hasret kalırsın, kapıya dayanan kurtların korkusundan geceleri dışarı çıkamazsın.
Çoğunluğunu papaklı denilen bir Türk aşiretinden ailelerin oluşturduğu elli-altmış haneli köyde, beş-altı Kürt ailesiyle iki de çeçen aile vardı.
Akçadağlı, Kürt kökenli okul müdürümüzün yanında ilk yıl aynı evi paylaştığımız, sonradan fark derslerini vererek öğretmen olmuş, Çerkez bir arkadaşla birlikte üç öğretmendik.
12 Martın ayak seslerinin geldiği, Deniz Gezmiş’ in yeni yakalandığı, akşam ajansında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elli bilmem kaçıncı turun sonuçlarının heyecanla dinlendiği günlerdi.
Zorlu kış günlerinde tek eğlencemiz küçük radyoda “Nedret Selçuker ve İstanbul mektupları” proğramında şiir dinlediğim günlerde, öylesine bir hüzün kaplardı ki benliğimi. Ya yüzüstü bırakıp dönmeli geri, ya da bir Çerkez güzeli ayartmalı mı bilmem, sarmalında gidip gelirdim.
Karlı, soğuk kış gecelerinde idare lambasının ışığında okuduğum kitaplarla birlikte çoğalmaya başladı sol yanım. Bir yanda yokluğa, yoksulluğa mahkum bozkırın çilekeş insanları, öte yanda benim özlemlerim, gençliğim, beklentilerim ve yeni şekillenmeye başlayan ideolojik çelişkilerim.
Şimdi bu güzel ülkenin en güzel beldelerinin birinde çakıl taşlarını denize fırlatırken, yüreğimi acıtan geçmişimi de fırlatmak istiyorum denize.
Ne birazdan karşı tepelerin üzerinden batacak güneşin kızıllığı, ne şimdilerde tiryakisi olduğum yaş üzüm rakısının üçüncü kadehi ısıtmıyor içimi. En az, güney doğuda konuşamadığı diline inat, çığlıkları buraya kadar gelen Hasena Ana kadar, Uzunyayla’ nın yoksul köylerinde, Sivas’ın bozkırlarında açlığın, yoksulluğun ağıdını yakanların acısı burkuyor yüreğimi.
Yüreğim ağrıyor be hocam, sen Çukurova’ nın o sıtma yapan sarı sıcaklarını solumuş adamsın. Sen koca gövdene bir dünyaya yetecek kadar sevgileri sığdırmışken, yüreğine bir sevdayı çok görmüş, gönül kırgınlıklarını rakına meze yapmış adamsın.
Ne zaman sohbeti koyu bir içki masasından kalkmışsak, senin araban yetiştirme yurdunun kapısında park ederdi.
Geçmişten geleceğe uzanan bir hayal aleminde, bilirim yüreğinin sağ yanı hep boş kaldı.
Sol yanına yerleştirecek o kadar çok yürek yangını, sonu hüsranla sonlanmış dostluklar, yitirilmiş hayatlar varken, Bozkır’ın bir koca kentinde emanet bıraktığın yüreğinin sol yanı, biliyorum sızım sızım sızlıyordur şimdi.
Sivas’ da üç yıl öğretmenlik yapmış biri olarak Bozkıra ilişkin yazmam gerekenleri senden dinlemek, senin öykülerinde Anadolu’ yu solumak ve sen şimdi kimbilir kaçıncı kadehini yudumlarken aynı şeyleri hissediyor olmanın derin hüznünü yaşamak…………..
Sen, bozkırın ağıdını yakan adam; şimdi geçmiş yaşanmışlıkların anısı ve hatırına, doldur bir kadeh de benim için, daha söylenecek çok söz, yazılacak çok öykü olduğunu unutmadan çık bir Anadolu turuna.
Yüreğinde sevgi eksik olmasın……………………..