Türkiye’yi derinden sarsan 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçti. On binlerce insanın yaşamını değiştiren felaket yalnızca büyük bir can ve mal kaybına yol açmadı; yapı güvenliğinden afet yönetimine, zorunlu deprem sigortasından vergilere ve kentsel dönüşüme kadar Türkiye’nin sonraki çeyrek yüzyılını şekillendiren çok sayıda düzenlemenin de başlangıç noktası oldu. Aradan geçen yıllarda AFAD kuruldu, yeni deprem yönetmelikleri yürürlüğe girdi, DASK oluşturuldu ve kentsel dönüşüm programları başlatıldı ancak resmi verilere göre milyonlarca bağımsız birimin halen risk altında bulunması, Türkiye’nin depremle mücadelesinin tamamlanmadığını gösteriyor.

Saatler 03.02’yi gösterdiğinde Marmara 45 saniyede değişti
17 Ağustos 1999’da saat 03.02’de merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi olan çok büyük bir deprem meydana geldi. Farklı kurumların hesaplamalarında büyüklüğü yaklaşık 7,4 ile 7,6 arasında verilen deprem yaklaşık 45 saniye sürdü ve yalnızca Kocaeli’yi değil, İstanbul, Sakarya, Yalova, Düzce ve çevre illeri de ağır biçimde etkiledi.
AFAD’ın arşivindeki resmi verilere göre depremde 17 bin 480 kişi yaşamını yitirdi, 23 bin 781 kişi yaralandı ve 505 kişi kalıcı olarak sakat kaldı. 285 bin 211 ev ile 42 bin 902 iş yerinde hasar meydana geldi; yüz binlerce kişi gecenin birkaç saniyesi içinde evini, yakınlarını veya geçim kaynağını kaybetti.

En ağır yıkım Türkiye’nin ekonomik merkezinde yaşandı
Depremin etkilediği Marmara Bölgesi, Türkiye’nin nüfusunun, sanayisinin, ticaretinin ve ulaştırma altyapısının önemli bölümünün toplandığı bir bölgeydi. Bu nedenle 17 Ağustos yalnızca yerel ölçekte bir afet olmadı; sanayi tesislerinden karayollarına, haberleşmeden enerji sistemlerine kadar ülke ekonomisini doğrudan etkileyen ulusal bir kriz haline geldi.
Gölcük, İzmit, Adapazarı, Yalova ve İstanbul’un bazı ilçelerinde çok sayıda yapı tamamen çöktü. Deprem sonrasında enkazlara ulaşma, haberleşme, koordinasyon, yardım dağıtımı ve arama kurtarma alanlarında yaşanan sorunlar, Türkiye’nin mevcut afet yönetimi sisteminin böylesine büyük bir felaket karşısında yetersiz kaldığını açık biçimde ortaya çıkardı.

17 Ağustos afet yönetiminde milat oldu
AFAD da kurumsal tarihçesinde 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’ni Türkiye’de afet yönetimi açısından bir dönüm noktası olarak tanımlıyor. Deprem sonrasında farklı kurumlara dağılmış yetki ve sorumlulukların koordinasyonunda yaşanan sorunlar, afet yönetiminin yeniden yapılandırılması gerektiği düşüncesini güçlendirdi.
Bu sürecin sonunda Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, yani AFAD 2009 yılında faaliyete başladı. Afet yönetiminde yalnızca olay meydana geldikten sonra müdahaleye dayalı sistem yerine, risk azaltma, hazırlık, müdahale ve iyileştirme aşamalarını birlikte ele alan “bütünleşik afet yönetimi” yaklaşımına geçildi.

DASK da 17 Ağustos’un ardından hayatımıza girdi
Marmara Depremi’nin ardından atılan en önemli adımlardan biri de Zorunlu Deprem Sigortası sistemi oldu. 2000 yılında oluşturulan Doğal Afet Sigortaları Kurumu, konutlarda deprem kaynaklı mali kayıpların tamamının kamu bütçesi üzerinde kalmasının önüne geçmek ve vatandaşlara temel bir finansal güvence sağlamak amacıyla çalışmaya başladı.
Zorunlu Deprem Sigortası yalnızca depremin doğrudan verdiği zararları değil, deprem nedeniyle meydana gelen yangın, infilak, tsunami ve yer kaymasından kaynaklanan doğrudan bina zararlarını da belirlenen teminatlar çerçevesinde karşılıyor. Buna rağmen 2026 itibarıyla Türkiye genelinde sigortalılık oranının yüzde 58 seviyesinde bulunması, konutların yaklaşık yüzde 42’sinin halen Zorunlu Deprem Sigortası kapsamı dışında olduğunu gösteriyor.

Depremden sonra yeni vergiler getirildi
17 Ağustos ve ardından 12 Kasım 1999 Düzce depremlerinin yol açtığı ekonomik kayıpların karşılanabilmesi amacıyla 4481 sayılı kanun çıkarıldı. Kanunla Ek Gelir Vergisi, Ek Kurumlar Vergisi, Ek Emlak Vergisi, Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi, Özel İşlem Vergisi ve Özel İletişim Vergisi gibi çeşitli mali yükümlülükler getirildi.
Bunların büyük bölümü geçici uygulamalar olarak kaldı ancak iletişim hizmetlerinden alınmaya başlanan Özel İletişim Vergisi sonraki yıllarda kalıcı hale geldi. Bu nedenle kamuoyunda bugün “deprem vergisi” dendiğinde esas olarak Özel İletişim Vergisi anlaşılıyor.

ÖTV ile deprem vergisi aynı şey değil
17 Ağustos sonrasında vergi tartışmalarında sıkça yapılan önemli bir kavram karışıklığı da Özel Tüketim Vergisiyle ilgili. ÖTV, 1999 yılında çıkarılan 4481 sayılı “deprem vergileri” paketinin içerisinde yer almıyordu; 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu 2002 yılında çıkarıldı ve ÖTV 1 Ağustos 2002’de yürürlüğe girdi.
Dolayısıyla ÖTV’yi hukuken “17 Ağustos depremi için getirilen vergi” şeklinde tanımlamak doğru değil. Deprem sonrasında oluşan kamu finansmanı ihtiyacı Türkiye’nin o dönemdeki ekonomik tablosunun bir parçası olsa da, doğrudan Marmara ve Düzce depremlerinin ekonomik kayıplarını karşılamak amacıyla çıkarılan kanun 4481 sayılı düzenlemeydi; ÖTV ise farklı bir vergi kanunuyla daha sonra oluşturuldu.

Deprem vergileri nereye harcandı tartışması hiç bitmedi
Aradan geçen yıllarda en fazla tartışılan konulardan biri, kamuoyunda “deprem vergileri” olarak bilinen gelirlerin nerede kullanıldığı oldu. Tartışmanın temelinde, söz konusu gelirlerin ayrı bir “deprem fonunda” biriktirilmemesi bulunuyor; Özel İletişim Vergisi bugün de genel bütçenin vergi gelirleri arasında yer alıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, geçmişte yöneltilen “Deprem vergileri nereye harcandı?” sorusuna ilişkin daha sonra yaptığı açıklamalarda, 1999 sonrasında bir deprem fonu kurulmadığını ve gelirlerin genel bütçe havuzuna aktarıldığını söyledi. Şimşek’e göre bu nedenle söz konusu paraların yalnızca belirli bir deprem projesine ne kadar harcandığını ayrı bir hesap üzerinden göstermek mümkün değil; vergiler eğitim, sağlık, altyapı, ulaştırma ve diğer kamu harcamalarının finansmanında kullanılan genel bütçe gelirleri içinde yer aldı.

En büyük tartışma kaynağın özel olarak izlenmemesi
Bu bütçe yöntemi hukuki ve mali açıdan genel bütçe sisteminin bir sonucu olsa da, kamuoyundaki tartışmayı sona erdirmedi. Eleştirilerin merkezinde, deprem nedeniyle getirilen bir verginin yıllar içinde kalıcı hale gelmesine rağmen gelirlerin deprem riskinin azaltılması için ne kadarının kullanıldığının ayrı ve kolay izlenebilir bir bilanço üzerinden görülememesi yer aldı.
Şimşek 2023 yılında yaptığı açıklamada da aynı noktayı vurgulayarak deprem nedeniyle vergiler getirildiğini ancak bunların bir deprem fonunda toplanmadığını belirtti. Bu nedenle “deprem vergisinin şu kadarı bina güçlendirmesine, şu kadarı arama kurtarmaya harcandı” biçiminde bugüne kadar uzanan ayrı bir fon hesabı bulunmuyor.

Yeni deprem yönetmelikleri ve yapı güvenliği dönemi başladı
17 Ağustos’un ardından yapı güvenliği Türkiye’nin en önemli gündemlerinden biri haline geldi. Deprem yönetmelikleri yıllar içinde yenilendi ve halen esas alınan Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği 2018 yılında yayımlanarak yeni yapılarda deprem etkisinin hesaplanmasına ilişkin daha gelişmiş standartlar getirdi.
Ancak yönetmeliğin güçlendirilmesi tek başına eski yapı stokundaki riski ortadan kaldırmadı. Özellikle 1999 öncesinde inşa edilmiş, mühendislik hizmeti yetersiz, malzeme kalitesi düşük veya sonradan taşıyıcı sistemi değiştirilmiş yapıların dönüşümü Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri olmaya devam etti.

Kentsel dönüşüm 2012’den sonra yeni bir boyut kazandı
6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile riskli yapıların yıkılarak veya güçlendirilerek yenilenmesi için kapsamlı bir yasal çerçeve oluşturuldu. Riskli olduğu teknik olarak tespit edilen binalar, bulundukları bölge veya yaşları ne olursa olsun kanun kapsamındaki dönüşüm imkanlarından yararlanabiliyor.
Kentsel dönüşüm yıllar içerisinde yüz binlerce bağımsız bölümün yenilenmesini sağladı ancak riskli yapı stokunun büyüklüğü nedeniyle süreç tamamlanabilmiş değil. Finansman, mülkiyet sorunları, hak sahiplerinin uzlaşması, kira ve konut maliyetleri ile yoğun nüfuslu kentlerde rezerv alan ihtiyacı dönüşümün hızını etkileyen temel sorunlar arasında bulunuyor.

Resmi rakam Türkiye’nin önündeki riski gösteriyor
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının açıkladığı verilere göre Türkiye’de yaklaşık 36 milyon bağımsız birim bulunuyor ve bunların yaklaşık 6 milyonu riskli kabul ediliyor. Bakanlık, yaklaşık 2 milyon bağımsız birimin ise acilen dönüşmesi gerektiğini belirtiyor.
Bu rakam Türkiye’nin 17 Ağustos’tan sonra önemli mevzuat ve kurumsal kapasite oluşturmasına rağmen yapı stoku bakımından halen çok büyük bir risk taşıdığını ortaya koyuyor. Depremde can kaybını belirleyen ana unsurun depremin büyüklüğünden çok yapıların performansı olduğu düşünüldüğünde, milyonlarla ifade edilen riskli konut stoku hazırlık tartışmasının merkezinde bulunuyor.

İstanbul en kritik başlıklardan biri olmaya devam ediyor
Marmara Bölgesi açısından en büyük endişe İstanbul’da yoğunlaşıyor. Bakanlığın daha önce açıkladığı verilere göre kentte yaklaşık 1,5 milyon riskli bağımsız bölüm bulunuyor ve bunların önemli bölümünün dönüşümü gerekiyor.
“Yarısı Bizden” gibi programlarla dönüşüm hızlandırılmaya çalışılırken Bakanlığın güncel verilerinde yüz binlerce bağımsız bölümün program kapsamında dönüşüm sürecine alındığı belirtiliyor. Buna karşın İstanbul’un nüfusu, yapı yoğunluğu, dar sokakları, kritik altyapısı, ulaşım ağları ve ekonomik ağırlığı düşünüldüğünde mesele yalnızca tek tek binaların yenilenmesinden çok daha kapsamlı bir kent dirençliliği sorunu oluşturuyor.

6 Şubat depremleri 17 Ağustos’taki soruları yeniden gündeme getirdi
6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler, 17 Ağustos’tan yaklaşık 24 yıl sonra Türkiye’yi yeniden çok büyük bir afetle karşı karşıya bıraktı. Çok geniş bir coğrafyayı etkileyen felaket, yeni yönetmelikler, AFAD, DASK ve afet müdahale planlarına rağmen yapı stokunun güvenliği ile çok büyük ölçekli afetlerde müdahale kapasitesinin hayati önemini bir kez daha gösterdi.
AFAD’ın 2024-2028 Stratejik Planı da 6 Şubat depremlerinden edinilen tecrübeler dikkate alınarak hazırlandı. Planda kurumun temel vizyonu “afetlere dirençli toplum oluşturmak” olarak belirlenirken risk odaklı afet yönetiminin güçlendirilmesi hedeflendi.

Türkiye artık 1999’daki Türkiye değil
Aradan geçen 27 yılda Türkiye’nin afet yönetim kapasitesinde önemli değişiklikler meydana geldi. AFAD’ın kurulmasının yanında Türkiye Afet Müdahale Planı oluşturuldu, 81 il için risk azaltma planları hazırlandı, arama kurtarma teşkilatları geliştirildi ve kamu kurumları ile sivil toplum kuruluşlarının görevlerinin önceden tanımlandığı daha sistematik bir müdahale düzeni kuruldu.
Türkiye Afet Müdahale Planı, çok farklı ölçekteki afetlerde hangi kurumun hangi görevi üstleneceğini ve koordinasyonun nasıl sağlanacağını belirliyor. Türkiye Afet Risk Azaltma Planı’nda ise deprem dahil 11 afet türü için 17 amaç, 66 hedef ve 227 eylem bulunuyor.

Ancak hazırlık yalnızca arama kurtarma kapasitesi değil
Bir ülkenin depreme hazır olup olmadığını yalnızca deprem sonrasında kaç arama kurtarma personelini bölgeye gönderebildiği üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor. Gerçek deprem hazırlığı; güvenli yapı stoku, sağlam hastaneler ve okullar, kesintisiz haberleşme, enerji ve su altyapısı, ulaşım koridorları, toplanma ve barınma alanları, lojistik kapasite ve toplumun afet eğitiminin tamamını kapsıyor.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin 1999’a göre daha güçlü bir afet yönetimi ve müdahale altyapısına sahip olduğu, ancak yapı stokundaki riskin henüz ortadan kaldırılamadığı görülüyor. Resmi olarak yaklaşık 6 milyon bağımsız birimin risk altında ve 2 milyonunun acil dönüşüm ihtiyacı içinde olduğunun açıklanması, sorunun büyüklüğünü tek başına ortaya koyuyor.

Sigortada da hedefin oldukça gerisinde kalındı
Depreme karşı finansal hazırlığın bir diğer ayağını Zorunlu Deprem Sigortası oluşturuyor. 2026 itibarıyla yaklaşık 11,7 milyon konutun DASK poliçesi bulunurken ülke genelindeki sigortalılık oranı yüzde 58 düzeyinde kalıyor.
Başka bir ifadeyle, Zorunlu Deprem Sigortası aradan geçen çeyrek yüzyıla rağmen Türkiye’deki bütün konutları kapsayabilmiş değil. Bu durum büyük bir depremden sonra yalnızca fiziksel yıkımın değil, hanelerin yeniden ayağa kalkmasını zorlaştırabilecek ciddi bir finansal kırılganlığın da bulunduğunu gösteriyor.

17 Ağustos’un bıraktığı en büyük ders bina güvenliği oldu
17 Ağustos sonrasında çok sayıda kurum kuruldu, yasa çıkarıldı, yönetmelik değiştirildi ve milyarlarca liralık dönüşüm yatırımı gerçekleştirildi. Buna rağmen deprem biliminin ortaya koyduğu temel gerçek değişmedi: Depremin oluşması engellenemiyor ancak kötü yapılaşmanın, denetimsizliğin ve hazırlıksızlığın yaratacağı can kaybı azaltılabiliyor.
Bu nedenle hazırlığın gerçek ölçüsü depremden sonraki kurtarma başarısından önce, deprem gerçekleştiğinde kaç binanın ayakta kalacağıyla belirleniyor. Türkiye’nin önündeki en büyük görev de mevcut riskli yapı stokunu mümkün olduğunca hızlı biçimde güvenli hale getirmek ve yeni yapıların projeden uygulamaya kadar tavizsiz biçimde denetlenmesini sağlamak olarak öne çıkıyor.

27 yıl sonra aynı soru gündemde
17 Ağustos 1999’dan bugüne Türkiye afet yönetiminde kurumsallaştı, daha ayrıntılı müdahale planlarına kavuştu, zorunlu sigorta sistemi oluşturdu ve deprem yönetmeliklerini güçlendirdi. Ancak milyonlarca riskli bağımsız bölümün varlığı, DASK kapsamının halen tüm konutlara ulaşmaması ve özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu kentlerde dönüşümün tamamlanamaması, hazırlık sürecinin henüz sona ermediğini gösteriyor.
17 Ağustos’un 27’nci yılında asıl mesele artık depremin olup olmayacağından çok, bir sonraki büyük deprem meydana geldiğinde Türkiye’nin nasıl bir bilanço vereceği. Geçen 27 yıl önemli bir kurumsal ve teknik birikim oluşturdu ancak resmi veriler, deprem dirençli bir Türkiye hedefi için yapı dönüşümünden finansal hazırlığa, altyapıdan afet eğitimine kadar daha uzun bir yol bulunduğunu ortaya koyuyor.


