Son yıllarda televizyonla yatıyor, televizyonla kalkıyoruz.
Daha doğrusu yarışmalarla yatıyor, yarışmalar ile kalkıyoruz.
KISACASI; Mutfak, yatak odası ve tuvalet üçgeni arasında gelip gitmekte olan hayatımıza özel TV’lerin de girmesiyle, adeta yüksek rakamlı Amerikanvari yarışmaların esiri haline getirildik.
Anlayacağınız; televizyonlar sayesinde yarışma kolik olup çıktık.
Sanırım bu konuda bir araştırma yapılsa, birinciliği hiç kimselere kaptırmayız.
***
Neyse olayı dağıtmadan konuya gelelim:
Geçtiğimiz günlerde bir özel televizyon kanalında yapılan bir yarışmada sorulan soruyu görünce; dikkatim birden bire Türkçemizdeki deyimlere çevrildi. Aldım elime Türkçe deyimler sözlüğünü ‘o deyim senin, bu deyim benim’ diye okumaya başladım.
Hani kendimize akıllı uslu bir iş bulamadık ya! Bizde doğal olarak bu tür işler üzerine yoğunlaştık.
Ve özel televizyonların çoğalmasıyla birlikte, genel de toplumda okuma oranının büyük oranda düştüğü konusunda hepimiz hemfikiriz.
***
Günlerden günlere koşan kadınlarımız bile artık sohbetlerinin büyük bölümünü bu yarışmalarda hangi kanalın ne verdiğine, bilmem nereden katılan bir genç yarışmacının son soruda nasıl heyecanlanıp, paraları kaçırdığına ayırıyorlar.
***
İşte bir kaç örnek:
- Ayşe Hanım, dün akşam izledin mi, şu kanaldaki x yarışmasını, orada genç bir kız vardı.. Paraları nasıl da kaçırdı.. Ailecek çok üzüldük.. Kızcağız, ne güzel gidiyordu, o kör olası sunucu, şaşırtınca kız yanlış cevap ver di.
- İzlemem olur mu?. Biz de ailecek o programın hastasıyız.. Başladığı günden beri hiç kaçırmak.. O kızcağızın halini görünce biz de çok üzüldük.. Hatta bizim herif; “şuna bir telefon edip, ağzıma geleni söyleyeyim” diye hop oturdu, hop kalktı.. Neyse zor sakinleştirdik.
- Geçenlerde biz de ailecek izliyorduk, sorular çok basitti. Bizim oğlana sürekli, ‘oğlum sende katılsana’ derim.. Her seferinde bizim herif, “ondan bir b.k olmaz ..Olsaydı, bugüne kadar bir baltaya sap olurdu’ diyerek, çocuğun kalbini kır atar..
-Ah..Ayşe Hanım aynı dert bizde de var.. Bizim ki de, sürekli kızı körlüyor.. ‘Senden ne köy olur, ne kasaba.. Onca okulu bitirdin, hala bir baltaya sap olamadın.. Hadi baltadan vazgeçtik, bir kesere bari sap olsan” der durur.
-Bizim oğlan, babasının sözlerinden hayli alınmış olacak ki, geçen gün bana geldi:
“Anne bir baltaya sap olmak ne demektir.. Babam iki de bir bunu söylüyor. Sanki kendi bir şey olmuş gibi..” dedi..
Oğlana anlatıncaya kadar renkten renge girdim.
-Yine senin ki, kırılmış da olsa gelip, sana içini dökmüş.. Bizim kız geçen gün çatıya çıktı.. İndirinceye kadar saatlerce ecel teri döktük. ‘Nasılsa ben bir baltaya sap olamadık, en iyisi öleyim’ diye tutturdu.. İkna edinceye kadar anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi.
***
Gördüğünüz gibi sorun; ne Ayşe Hanımın ne de başkasının, toplum olarak hepimizin!
Acaba büyükler, gençliklerinde olmak isteyip de olamadıklarını, şimdi çocuklarından beklemiyorlar mı?
Ne oluyor, bu istekleri de bir türlü gerçeğe dönüşemediği için, hayal kırıklığı yaşıyorlar.
Oysa bu tür dayatmalara girmek yerine, önce kendilerini eleştirmeyi öğrenebilseler, daha doğrusu o cesareti kendilerinde bulabilseler, birçok sorun yaşanmayacaktır.
Bugün başta devlet; gençlerimizin geleceğe güvenle bakabilmeleri için neler yaptı?
Onlara güvenli bir gelecek sağlayabildiğini söyleyebilir miyiz?
Ya da sürekli ‘potansiyel suçlu’ gözüyle bakmaktan vazgeçebildi mi?
Koskoca bir hayır.
Hal böyle olunca da; sürekli ‘baltaya sap olacakları’ aramaya çalışıyoruz...
Sorun birilerinin ‘baltaya sap olamamasında’ değil, onlara güvenli bir gelecek sağlanması için çaba harcanıp harcanmamasındandır.
Doğal olarak böyle bir çaba olmayınca da, çözümü, sürekli birilerini, ‘baltaya bir sap bile olamadın?’ diye aşağılamakta buluruz.
Sizi bilmem ama bu deyim bana çok sıkıcı geliyor. Sap sap olduktan sonra ne fark eder ki?
Ha kazma olmuş, ha balta!
İkisi de aynı değil mi?