Söylemesi o kadar kolay ki. Yaşamadıysanız özellikle. Bu yaşamı iki türlü düşünelim olur mu? En sevdiğinizin ölümünü yaşamamak ve hayatı yaşamamak… İkisinin de acısı o kadar büyük ki.
Bir gün en sevdiğiniz insanı odanın tam ortasına yatırırlar. Beyazlar içinde. Karnının üzerinde bir bıçakla. Bakamazsınız. Baksanız da artık göremezsiniz. Siyah saçlarını asla karıştıramayacaksınız, sakallarını karıştıramayacaksınız. Elini öpemeyeceksiniz. Ve o gülmediği için bir daha asla kalbiniz göğüs kafesini zorlarcasına atmayacak. 
Gülüşüne âşık olduğum bir adam var. Hiç bunu ona söylemedim. Korkuyorum. Kaybetmekten, yenilmekten, bırakılmaktan, bir gün ölmesinden… 
Peki, ama ya ben bunu hiç söyleyemeden ölürsem. Sadece yenilme korkusundan…
Siz söyleyebildiniz mi? Çok basit iki kelime aslında. Bir de insanın boğazına takılıp kalmasa. İsmini tekrarlamak yerine ya da gülmesi için kendi hayatımızdan feragat etmek yerine söyleyiversek… 
İşte hayatı yaşamak da burada başlıyor. İçimizden geldiği gibi nefes almakla başlıyor. İstediğimizde yola çıkıp şehir şehir gezebildiğimizde, korkmadan birinin elini tutabildiğimizde, kaçtığınız kişinin peşine düştüğünüzde yaşıyorsunuz. 
Tek renk düşünmeyin ölümü. Yalnızca siyah değildir o. Belki alabildiğine kırmızıdır, aşktır. Belki de alabildiğine mavidir, özgürlüktür. Yalnızca matem olamaz bu hayatın sonu. Ölümün rengini belirleyelim birlikte. O renge göre yaşayalım. Olmaz mı? Üç gün dedikleri dünyanın sadece yarını var elimizde. İşte o son günde bir renk tutalım birlikte. Herkes tüm hayatının anlamını belirlesin bu gece.
Sadık olalım. Sapsarı olsun giysilerimiz. 
Âşık olalım. Güldüğünde güneşin akşam batışını seyredelim.
Beyaz olalım. Alabildiğine masum olalım. 
Yaşayalım. Olur mu? Beraber yaşayalım. Farklı renklerle her anı boyayalım. Bir tek yarınımız var. Hatta belki son bir cümlemiz var…
Ben kırmızıyım… Bir gülüşüne bir ömür feda edebileceğim bir adam var. Elimde ise sadece kırmızıya boyadığım bir hayat…