Çorum Yayla Haber Gazetesi

Çorum

Çorum Haber

Çorum Haberleri

Çorum Belediyesi

Çorum Valiliği

Çorumspor

Çorum Gazetesi

Çorum Gazeteleri

Ahmet Ahlatcı

Çorumhaber

Corum

corumhaber

Çorumhaber

Çorum Yayla Haber Gazetesi

Çorum Haber Gazetesi

Çorum Haberleri oku

Sungurlu

Alaca

Osmancık

Sungurlu

İskilip

Kargı

Habercim19

habercim19.com

corumhaber.net

corumhakimiyet.net

çorum time

corum time

çorum valilik

Çorum Belediye

Çorum Belediyespor

Yeni Çorumspor

Çorum Yerel

ÇorumYerel Ekonomi

Çorum Ahmet Ahlatcı

Ahmet Ahlatcı

Çorum Ak Parti

Çorum CHP

Çorum İyi Parti

Çorum MHP

Çorum Gelecek Partisi

Çorum DEVA

Çorum Saadet Partisi

Ahmet Sami Ceylan

Cahit Bağcı

Agah Kafkas

Salim Uslu

Tufan Köse

Oğuzhan Kaya

Kenan Nohut

Ali Haydar Tanrıverdi

Hacı Odabaş

Yusuf Ahlatcı

Mustafa Tahtasız

Çorumluyuz

Çorumlu Amir

Çorumlu

Çorumda

Çorumdan

Çorum Yayla Haber Gazetesi

Yayla Haber

Çorum Yayla Haber

Çorum Haber

Çorum Haber Gazetesi

Çorum Yerel

Çorum Yerel Gazete

Çorum
Corum
Çorumhaber
Corumhaber
çorum gazetesi
çorum gazeteleri
çorum haberleri oku

24.06.2020, 13:19 2817

EKTİĞİNİ BİÇECEKSİN!

Rivâyete göre Beşinci Abbâsî halifesi Hârun Reşid, sarayın bahçesindeki bir gül fidanını çok beğenir. Biçimi, eşsiz kokusu ve müstesnâ rengiyle dikkatini çeken bu gülü özel bakıma alması için bahçıvana emir verir.

Bahçıvan da sultandan aldığı bu emir dolayısıyla, gülün üzerine âdeta titremeye başlar. Her seher ilk işi, o gülün bakımını eksiksiz yapmak olur. Yine bir sabah gülün bakımını yapmak için yanına gittiğinde bir de bakar ki, gülün dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürmüş. Gülün dallarında tek bir yaprak bırakmamış.

Büyük bir korku içerisinde halifeye koşar. Huzûra kabul edilince:

“Sultanım!” der,

“Üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak yere dökmüş, gülün üstünde tek bir yaprak bırakmamış.”

Hârun Reşid, bahçıvanın söylediklerini sükûnetle dinledikten sonra, telâş göstermeksizin şu cevâbı verir:

“Üzülme bahçıvan efendi, üzülme! Bülbülün yaptığı yanına kâr kalmaz.”

Sultanın bu cevabı üzerine rahat bir nefes alan bahçıvan ise işine döner. Aradan henüz birkaç gün geçmiştir ki, bahçıvan, gülün yapraklarını düşüren bülbülü bir yılanın yakaladığını ve yutmak için otların arasında kaybolup gittiğini görür.

Heyecanla yine halifeye gelir:

“Sultanım! Çok sevmiş olduğunuz gülün yapraklarını döken bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.”

Sultan yine telâşsız:

“Merak etme efendi!” der,

“Bülbülün âhı yılanda kalmaz. O da ettiğini bulur.”

Bahçıvan yine işine döner. Bir ara bahçede çalışırken, bülbülü öldüren yılanın otların arasından kendisine yaklaşmakta olduğunu görür. Hemen elindeki küreğiyle vurarak yılanı öldürür.

Yine halifenin huzuruna gelip sevinç içerisinde:

“Sultanım! Bülbülü öldüren yılanı, ben de bahçede küreğimle öldürdüm.” diyerek durumu anlatır.

Hârun Reşid yine sakin:

“Bekle bahçıvan efendi bekle!” der,

“Yılanın âhı da sende kalmaz. Sen de yaptığının karşılığını görürsün.”

Nitekim çok geçmez, bahçıvan işlediği bir hata sebebiyle halifenin huzuruna çıkarılır ve cezalandırılması istenir. Halife de onun zindana atılmasını emreder. Askerler, yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen bahçıvan Sultana şunları söyler:

“Sultanım!Bülbülün yaptığı yanına kâr kalmaz!» dediniz, onu yılan yuttu. «Bülbülün âhı yılanda kalmaz!» dediniz, onu da ben öldürdüm. Şimdi benim yaptığım da yanıma kalmıyor, zira sen zindana attırıyorsun. Kimsenin yaptığı yanına kalmıyor da, senin ki mi kalacak? Demek sana da bir yapan çıkacak, öyle ise gel sen bana yapma ki, bir başkası da sana yapmasın.”

Hârun Reşid bir müddet sükût ettikten sonra, bahçıvana hitâben «Doğru söyledin!» diyerek askerlere şu emri verir:

“Bırakın bahçıvanı, çiçeklerini sulamaya devam etsin.”

Bunun üzerine, Sultan ile bahçıvan arasındaki konuşmaya şâhit olan veziri şöyle der:

“Sultanım, gereken cezâsını vermediğiniz takdirde bahçıvanın yaptığı yanına kalmış olacak.”

Hârun Reşid, bu sözler üzerine şu hakîkati ifâde eder:

“Hayır! Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz. En ağır şekliyle âhirette ödemeye tehir edilir!Ama gâfil insanlar bunun farkına varamaz da, yaptığı yanına kâr kaldı sanır.”

Evet, farklı kişilere isnad edilerek anlatılan çok farklı versiyonları olsa da ibret dolu bu nükte “alma mazlûmun âhını, çıkar âheste âheste” şeklinde yerleşmiş dilimize.

Diyor ya hani irfan ehli;

“Gücüne güvenip zayıfları ezme. Yarın kıyamette bir arpa değerindeki bir kul, koca bir padişahı çekip yüce mahkemeye götürür.” diye.

Dinsel terminoloji açısından bakıp manevi dinamiklerimize döndüğümüzde bu konu çok net aslında;

Kitabullah’ta 324 yerde “zulüm”, 174 yerde de “şirk” kavramı geçer. Zulüm “ötekine haksızlık yapmak”, şirk de “Allah’a ortak koşmak demek ve bu iki kavramın nerede ve nasıl kullanıldığına baktığımızda, ikisi hakkında da “affetmez dendiğini görüyoruz.

Mesela; “Zulmedenleri Allah affetmez ve onlara bir yol da göstermez.” (Nisa;168) ve “Allah ortak koşanları affetmez, bundan başka dilediğini (layık gördüğünü) affeder.” (Nisa;48).

Keza zulmün Allah’a karşı haksızlık, kendi nefsine karşı haksızlık ve öteki (insanlara) karşı haksızlık şeklinde üç anlamda kullanıldığını görüyoruz;

Buradan ilk ikisi için tek yanlı af ve mağfiret yolunun açık, ancak üçüncüsü için hakkını yediği kişiden “daha dünyadayken helallik dilemedi ve bunu sonraki davranışları ile de ispat etmedi ise” tek yanlı af ve mağfiret yolunun kapalı olduğunu görüyoruz.

Yani tabiri caizse “Bana veya kendi nefsinize karşı işlediğiniz suçları affedebilirim, ama kul hakkı ile karşıma gelmişseniz sizi ben bile kurtaramam. Bu, kurtarmaya gücüm yetmediğinden dolayı değil; kullarıma (insanlara) gösterdiğim saygı ile hak ve özgürlüklerin katımdaki değerinden dolayı böyledir.” denmek isteniyor.

Ayrıca konuyu irdelediğinizde insanlara önderlik etmenin ölçüsünün soy sop değil; adalet ve zulüm ölçütü olduğunu görüyoruz;

“Bir zamanlar, Rabbi İbrahim’i bir takım olaylarla sınamış, kendini ispat edince ‘Ben seni insanlara önder yapacağım.’ demişti. ‘Soyumdan da önderler yap.’ deyince Allah, ‘Zalimler önder olamaz’ buyurmuştu.” (Bakara; 124).

Ayetin mesajı çok açık;

Ey “Allah ile yürüyen”in (İsrail) torunları olduklarını iddia edenler! Keza Ey “Allah’a kulak veren”in (İsmail) torunları olduklarını iddia edenler! Ey “Sevgi ve merhametin babası”nı (İbrahim) ataları olarak kabul edenler!

Allah İbrahim’i sizden iki bin yıl önce tıpkı bu yetim Muhammed (s.a.v) gibi doğruluk ve dürüstlük (el-emin) üzere buldu. Onun Allah’ın yani vicdanın ve merhametin evrensel sesi olabileceğini gördü. Buna lâyık olduğunu gösterdi. İbrahim’le birlikte büyük bir yürüyüş başlattı. Onu iyilik ve adalet timsali olarak insanlığa önder yapacağına söz verdi. İbrahim soyumu da önder yap diye talepte bulununca ona, iyilik ve adalet yolundan ayrılanlar, zalimler önder olamaz dedi.

Bu nedenle yeryüzünde seçilmiş bir soy yoktur. Kim iyilik ve adaleti ayağa dikerse, kim vicdan merhametin sesi olursa, kim doğruluk, dürüstlük yolunda yürürse ancak onlar insanlığa öncülük etmeye lâyıktır. Soyunuzla övünmeyi bırakın. İsrail oğulları veya İsmail oğulları olmak sizi kurtarmaz. Nitekim siz İsrail oğulları “Allah ile yürüyüşü” terk ettiniz; kuruntularınızla, vehimlerinizle yürüyorsunuz. Siz İsmail oğulları da “Allah’a kulak vermeyi” bıraktınız; Kâbe’yi putlarla doldurup Lat’a, Menat’a, Hubel’e kulak veriyorsunuz.

Şu halde sevgi ve merhametin babası İbrahim’in yolunu sürdüren, küllenmiş o köze yeniden üfleyen işte şu aranızdaki yetim Muhammed (s.a.v) dir. Artık sevgi ve merhametin yeni sesi budur. Kuruntularınızı bir kenara bırakıp söylediklerine kulak verin, onun yürüyüşüne katılın.

Konuya devam edip aynı yöntemle ilerlediğimizde zulmedenlerden başkasına düşmanlık beslenemeyeceğini, dahası “savaşın” yegane sebebinin inkar, şirk veya başka dine mensup olma değil; baskı, zulüm ve zorbalık olduğunu okuyoruz;

“Hiçbir fitne (zulüm ve zorbalık) kalmayıncaya ve din (adalet) Allah için sağlanıncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara; 193)

Bu ayette de “halka eziyet eden, insanları baskı ve zulüm altında inleten, bundan vazgeçmeye niyetli olmadığını da her defasında ispat eden zorbalara anladığı dilden cevap vermeniz gerekiyor. Barış için gerekirse savaşmaktan çekinmemelisiniz. Unutmayın, savaşın bir tek sebebi vardır; baskı, zulüm ve zorbalık. Bunun dışında kimseye durduk yere saldırmayın” mesajı var.

Zira bu ayet bu şekilde yorumlanmazsa “Dinde zorlama yoktur” (Bakara; 256) ilkesi ile çelişilmiş olacaktır. Çünkü fitnenin (zulüm ve zorbalık) zıddı adalettir.

Görülüyor ki Kitabullah “zulüm” kavramına olağanüstü bir vurgu yapıyor. “Şirk en büyük zulümdür” demesinden de anlaşılacağı gibi, zulmü şirkten daha büyük bir suç ve günah olarak görüyor. Yeryüzün önderliğini (devlet, siyaset) ve savaşın yegane meşru sebebini buna bağlıyor ve nihayet ahirette affedilmeyecek yegane suç ve günahın da “zulüm” olduğunu söylüyor.

Zulüm kavramını kısaca “bir hakkı yerinden oynatmak; kul (insan) hakkı yemek”, adaleti ise “yenen hakkın iadesi, yerine konması” olarak okursak; tarih boyunca vahyolunan şeriatlar (hukuk) ile insanların canlarını, mallarını, akıllarını, nesillerini, dinlerini, ırz ve namuslarını koruma altına alıcı hükümler vazedilerek; dünyanın bununla ayakta durabileceğini, insanlığın bu sayede insanlıktan çıkmadan yoluna devam edebileceği hatırlatılıyor.

Tüm bu tespitleri alt alta topladığımızda görüyor ve anlıyoruz ki Allah, kendine karşı işlenen suçlar dahil tüm günahları layık gördüğüne (dilediğine) affedeceğini söylüyor ve O’nun merhametinden başka bir şeyin bu hususta kurtarıcı olmayacağını beyan ediyor, fakat kul hakkı yemeyi (zulmü), hakkı yenene sormadan affetmeyeceğini ısrarla hatırlatıyor. Bu hususta hakkı yenene (mazluma, mağdura) hem dünyada hem ahirette yetki (insiyatif) verdiğini, çünkü hak sahibinin o olduğunu söylüyor. Bunun için de “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin” diyor.

Kul hakkı yenince yani “ah” alınınca da kısaca anlatmaya çalıştığım bu kodlama üzerinden sayısız ilişkiler ağı içinde yaşam süren insan “ah” aldıkça “ah” doğuruyor.

Bu algı içinde kurduğumuz her ilgi ve ilişkiyi, bizden ötekine giden pozitif ya da negatif bir sinyalle ilişki çemberimizin tüm fertlerinden de bize doğru müspet ya da menfi bir enerji akımı olarak okursak kimi enerjilerin ruhumuza gıda olurken, bazılarının da maddî-manevî bünyelerimize yok edici virüsler ektiğini görebiliriz. Buradaki asıl mahâret, bu ilişkiler ikliminde “âh” almamak.

“Peki başımıza gelen her musibet, sıkıntı ve olay bir ‘ah almaktan’ mı kaynaklanır” derseniz “hayır” tabi ki.

Bazı musibet ve sıkıntılar işlenen bir hatanın, yapılan bir yanlışın bedeli olarak çıkar karşımıza. Bazıları ise salt “imtihan” vesilesi iledir ve kesinlikle orada (anıldığı üzere) bir “hakedilmişlik” bulamazsınız ki bunun en bariz örneği olarak Taif’te taşlanan Alemlere rahmet olanı verebiliriz. Sayısını çokça artırabileceğimiz bu imtihan neticelerinin kula manevî arınma ve olgunluk kazandırdığını hem güncelde hem de tarihsel serencamda görebilmek çok zor olmasa gerek.

Ancak özellikle mazlumun, anne-babanın, üzerimize emeği geçen üstad ve ustaların âhlarının er ya da geç can yakıcı sonuçlar doğurarak dünyayı zindana, âhireti ise hüsrana çevirdiğine eminim ki bir çoğunuz def’aten şahit olmuşsunuzdur. Kimi ayağa, kimi başa ve kimi de kalbe batan birer diken misali olan bu “ah”lar; kimini mülkünden, kimini makamından ve nicelerini de huzur ve saadetinden ediyor.

Bu yüzden olsa gerek ki ben bu konuyu hep bir bumeranga benzetirim;

Eminim küçükken yapmayanımız yoktur. Bir tepeye çıkar ve avazımız çıktığı kadar bağırırdık; “Aaaaaaa!!!” diye. Ses olduğu gibi yankılanarak bize dönerdi. Ağzımızdan çıkan “Aaaaa!!” bağırışının hiçbir zaman “Bbbbb!!” olduğunu görmedik hiçbirimiz.

Konferans ve söyleşilerimde sıklıkla yer verdiğim bu örnekleme aslında aynı zamanda anlatmaya çalıştığım sürecin de kodlarını fısıldıyor. Zira İlahi yazılımın işleyişi gereği bizim halk diliyle “İlahi adalet” dediğimiz kodlama uyarınca işlenen her günah veya başkalarına yapılan her yanlış bu kodlamanın tecellisi olarak sahibinden mutlaka bir bedel istiyor ve “aaaa!” haykırışımızın “bbbbb!” ye dönüşmemesi gibi kâinata ne ekiyorsanız o gelip sizi buluyor.

Yani aldığımız her nefesin, dillendirdiğimiz her kelimenin, yediğimiz her hakkın, ağlattığımız her gözün, acıttığımız her kalbin hesabını hesabını zerre kadar şaşmaksızın soruyor İlahi kodlama.

“Hani nerde, görmek istiyorum!” diyenlere de Şems-i Tebrizi çağlar ötesinden cevap veriyor;

“Sana affedilemeyecek kadar büyük hata yapan birine,akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak ceza vermek istiyorsan bütün samimiyetinle affet. Hissedilen her şeyi arşivleyen kader, kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir.”

Allah ise “asla ihmal etmeyeceğini, rahmeti üzerine farz kıldığından “olur da kulum hatasını anlar, yanlışından döner” diye imhal (erteleme) edebileceğini ama boynuzsuz koyunun dahi boynuzlu koyundan hakkını alacağını ve bunun adil olan, adaleti emreden Allah’ın vaadi olduğunu; O’nun asla vaadinden dönmeyeceğini” kendisi belirtiyor ısrarla Kitabullah’ta.

Dolayısıyla bu ilahi kodlamanın kodları herkesin anlayacağı düzeyde açık;

Önceki günlerde güldüren emin olun ki “o son gün de” gülecek! Önceki günlerde ağlatan “o son gün de” ağlayacak! Yaşatan yaşayacak, öldüren ölecek! Kahreden kahrolacak, sevince boğan sevince boğulacak! Mutlu eden mutlu olacak, azap çektiren azap çekecek! İnsanların dünyasını cennete çeviren cennete, cehenneme çeviren cehenneme girecek!

Bu yüzden diyor ya ârifler, “ne yaparsanız yapın tenha bir köşede ağlayan iki çift göze sebep olmayın, ömrünüze bulaşır temizleyemezsiniz “ diye.

Ama “kul hakkı“nın öyle kafamıza vura vura öğretildiği gibi “sadece elle tutulup gözle görülen kavramlar” olmadığını; “güven,samimiyet,dostluk,kardeşlik,vefa,arkadaşlık” kavramlarının ‘can kırıklar‘ına dönüşmesinin de bu hukuka dahil olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Bu yüzden yapmamız gereken şey adaletle, eşitlikle, hoşgörüyle, kutuplaştırmadan; dinini, dilini, rengini,ırkını sormadan; o an gereken her neyse, geçmişin veya geleceğin etkisinde kalmadan, bunu “mutlak doğru” olan iyiliği beslemeye bağlı kalarak, dünyevi ihtirasların gölgesinde değil, vicdanın ışığında yapmak zorunluluğumuz var.

Çünkü insanın ilacı yine insan ve başkasının kalbinden başka evimiz yok hiçbirimizin.

Yorumlar (0)

22°
açık
Namaz Vakti 05 Temmuz 2020
İmsak 03:12
Güneş 05:09
Öğle 12:50
İkindi 16:48
Akşam 20:21
Yatsı 22:09
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Başakşehir 30 63
2. Trabzonspor 30 61
3. Sivasspor 30 54
4. Galatasaray 30 52
5. Beşiktaş 29 50
6. Fenerbahçe 30 49
7. Alanyaspor 30 48
8. Göztepe 30 38
9. Gaziantep FK 30 38
10. Antalyaspor 30 37
11. Kasımpaşa 30 36
12. Gençlerbirliği 30 32
13. Denizlispor 30 32
14. Konyaspor 30 30
15. Malatyaspor 30 29
16. Çaykur Rizespor 30 29
17. Kayserispor 29 28
18. Ankaragücü 30 25
Takımlar O P
1. Hatayspor 32 60
2. Erzurum BB 32 56
3. Adana Demirspor 32 55
4. Bursaspor 32 55
5. Altay 32 51
6. Akhisar Bld.Spor 31 51
7. Fatih Karagümrük 31 50
8. Ümraniye 32 44
9. Keçiörengücü 32 44
10. Giresunspor 32 44
11. Menemen Belediyespor 32 42
12. Balıkesirspor 31 35
13. İstanbulspor 31 34
14. Altınordu 32 33
15. Boluspor 31 30
16. Osmanlıspor 32 27
17. Adanaspor 32 21
18. Eskişehirspor 31 12
Takımlar O P
1. Liverpool 33 89
2. Man City 33 66
3. Leicester City 33 58
4. Chelsea 33 57
5. M. United 33 55
6. Wolverhampton 33 52
7. Arsenal 33 49
8. Sheffield United 33 48
9. Burnley 33 46
10. Tottenham 32 45
11. Everton 32 44
12. Newcastle 33 43
13. Southampton 33 43
14. Crystal Palace 33 42
15. Brighton 33 36
16. West Ham 33 31
17. Watford 33 28
18. Aston Villa 33 27
19. Bournemouth 33 27
20. Norwich City 33 21
Takımlar O P
1. Real Madrid 34 77
2. Barcelona 33 70
3. Atletico Madrid 34 62
4. Sevilla 33 57
5. Villarreal 33 54
6. Getafe 34 53
7. Real Sociedad 33 50
8. Athletic Bilbao 34 48
9. Valencia 34 47
10. Granada 34 47
11. Osasuna 34 45
12. Levante 33 42
13. Real Valladolid 34 39
14. Real Betis 34 38
15. Deportivo Alaves 34 35
16. Eibar 33 35
17. Celta de Vigo 34 35
18. Mallorca 34 29
19. Leganés 34 28
20. Espanyol 34 24
banner2034
Arşiv

Gelişmelerden Haberdar Olun

@
Bumerang - Yazarkafe