Türk Aklı ve  Müslümanlık tasavvurunun 1918 yılına yani 1. Dünya savaşı sonu gelişmelerine yani 1922 kadar İslam aleminin büyük kısmını yönetmesinin temelleri bu dönemlerde atılmıştır. İleride ayrıntılı olarak duracağımızı söyleyip, bu noktada Hasan  Sabbâh üzerinden İmamiyye ve İsmâilîk arasında farkı ve aralarındaki kültürel savaşı biraz daha inceleyelim.

Öncelikle İsmâilîler Ca‘fer es-Sâdık’ın, oğlu İsmâil’i nas yoluyla halef tayin ettiğini kabul ettiklerini belirtelim.  İsmâil 145 (762) yılında daha babası hayatta iken vefat edince sonradan İmâmiyye Şîası (e) diye bilinen grup Ca‘fer es-Sâdık’ın ikinci oğlu Mûsâ el-Kâzım’ı yedinci imam olarak kabul etmiştir. Hasan  Sabbâh İmâmiyye yani on iki imam öğretinden İsmâilîğe geçince Mısır’a gitti. Orada esrarı ilahiyye öğrendi, Halife  Müstansır-Billâh onu hüccet (vekil) seçti ve ileride Horasan’da kendisi adına davette bulunmasını istedi.

Konumuzla ilgili kısma gelecek olursak, İsmâilîler, Müstansır-Billâh’ın ölümünden sonra Nizâriyye ve Müsta‘liyye olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Hasan Sabbâh, doğuda Nizârî-İsmâilîler’in (el-İsmâîliyyetü’l-cedîde) lideri olarak Alamut’taki karargâhından faaliyetlerini yürüttü ve Fâtımîler’le ilişkilerini tamamen kesti.

Nizârî akîdesini Fâtımîler’in akîdesinden, yani “ed-da‘vetü’l-kadîme”den ayıran belirgin özellik, fırka düşmanlarının sadık fidâîler tarafından öldürülmesi usulünün dinî bir vazife ve bir prensip olarak kabul edilmesidir. Bu da Nizârî-İsmâilîler’in gayesi dinî olmaktan çok siyasî olduğunu gösterir. Hasan Sabbâh yeni bir sistem olarak “ed-da‘vetü’l-cedîde” adıyla Nizârî-İsmâiliyye’nin prensiplerini vazetmiş, Allah’ın akıl ve istidlâl yoluyla değil ancak mâsum imamın öğretmesiyle bilineceğini ileri sürmüş, takipçileri de bunun gelişmesine yardımcı olmuştur. Bundan dolayı Talimiyye de denilmiştir. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Hasan Sabbâh ve adamlarıyla mücadeleyi bir devlet politikası haline getirmesinin temel nedeni bu olsa gerek. Bu arada İsmâiliyye mezhebinin günümüze kadar gelen en önemli kolu olduğunu da belirtmek gerekir.

·         Kültürel Savaş Merkezleri: Fâtımî Dârü’l-Hikme ve Abbâsî Beytü’l-Hikme

İslam dünyasındaki ekonomi politik çatışmalara dinî/mezhebî meşruiyet aramalarının kültürel alt yapısını oluşturması açısından Şiî-İsmâilî Fâtımîler’in Daru’l-ilim de dedikleri Darü’l-hikme ile Sünnî Abbâsîler’in Beytü’l-hikme adıyla kütüphane ve kültür merkezlerini kurdukları malumdur.

Bu noktada Bağdat’taki bilgelik evinin diğer kültür ve medeniyetlerin eserlerinin tercümesi temelli olduğuna dikkat edilmelidir. Bu kültür merkezinden esinlenerek Fâtimî Halife Hâkim-Biemrillâh tarafından 1004 yılında Kahire’de Dârülhikme adını verdiği bir ilim ve kültür merkezi kurdu. Aralarındaki fark, burada ilmi toplantılar ve eğitim öncelenmiş, İsmâilîliği yayacak dâî yetiştirmek, bu mezhebi akîde ve hukuk açısından temellendirmek hedeflenmesidir.

 1.600. 000 kitabın toplandığı bu merkeze gelir sağlayan tahsisatlar yapılmış.  Câmiu’l-Ezher Vakfı başta olmak üzere Kahire’deki bazı camilerin vakıf gelirlerinin bir kısmının Dârülhikme’ye aktarılmasını sağlanmıştır. Dârülhikme bir akademi gibi çok yönlü hizmet veriyor ve her sınıftan halka açık bulunuyordu.

Bu arada ilmî araştırma yapanlara, eğitim ve öğretimde görev alanlara maaş veriliyor, okuyucu ve müstensihlerin kalem, mürekkep, kâğıt vb. ihtiyaçları buradan karşılanıyordu. Fâtımîler Mısır başta olmak üzere Kuzey Afrika’da, Filistin, Şam ve el-Cezîre bölgelerinde İsmâilî doktrinini yaymak için Dârülhikme’yi hem bilgi hem de propaganda merkezi olarak kullanıyorlardı. Burası hem akademik çalışmalar hem de halka yönelik bilgilendirmelerin yapıldığı yer olması açısından Dârülilm diye de anıldı.

Dârülhikme-Beytülhikme ise saray mensuplarının, âlimlerin ve bu kurumlarda görevli mütercimlerin girebildikleri daha özel mekânlardı. Fâtimî merkezinin iki boyutunun da olması propagandaya verilen önemden kaynaklanmış olabilir. Nitekim Büveyhî hükümdarlarından Bahâüddevle devrinde vezir Ebû Nasr Sâbûr b. Erdeşîr, 383 (993) yılında Bağdat’ta bir Daru’l-ilim kurdurmuştu. Tuğrul Bey’in veziri Amîdülmülk Kündürî bazı kitapları seçerek Horasan’a götürdüğünden bahsedilir. Mu‘tezilî, İsmâilî ve Bâtınî görüşlerin bir öğretim ve propaganda merkezi haline gelmiş bulunan dârülilimlerin yerini Nûreddin Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî gibi hükümdarlarla birlikte Sünnî-şafii birer kuruluş olan dârülhadis ve medreseler(1171)  aldığı belirtilmektedir.

Beytülhikme’nin Abbâsî halifelerinden Me’mûn tarafından 830’da Bağdat’ta kurulduğu zikrediliyorsa da bunun düşünce ve teşebbüs olarak Mansûr dönemine (754-775) kadar uzandığı anlaşılmaktadır.

İslâm coğrafyasının genişlemesiyle Müslümanların Helenistik, İran, Hint ve diğer kültürlerle temasları sonucu bunlara karşı kendilerinde geniş bir ilgi ve merak uyanmıştı. Ayrıca bu farklı kültürler arasında ortaya çıkan birtakım sürtüşme ve tartışmalarda Müslümanlar kendi inanç ve düşüncelerini tutarlı bir şekilde savunmak ve İslâm’ın üstünlüğünü göstermek için bu kültürleri çok iyi tanımak zorundaydılar. Me’mûn 830’da Bizanslılar’a karşı başarıyla sonuçlandırdığı seferden dönerken oralardan toplattığı kitapları beraberinde Bağdat’a getirdi. İlkdönemlerde bir tercüme bürosu ve bir kütüphane olarak kurulan Beytülhikme giderek fizikî ve fonksiyonel açıdan gelişip genişlemiş, özellikle pozitif ilimlerin araştırıldığı bir merkez ve bir eğitim kurumu haline gelmiştir. 500 yıldan fazla İslâm ilim dünyasına kaynak teşkil eden bu merkez 1258’de Hülâgû tarafından yakılıp yıkılmıştır.