Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te başlattığı Kıbrıs Barış Harekâtı, yalnızca birkaç hafta süren bir askerî müdahale değil, Doğu Akdeniz’in siyasi ve güvenlik düzenini kalıcı biçimde değiştiren tarihsel bir dönüm noktası oldu. Harekâtın arka planında İngiliz sömürge yönetimi, Ada’nın Yunanistan’a bağlanmasını amaçlayan Enosis hareketi, Türk ve Rum toplumları arasındaki çatışmalar, 1960 ortaklık devletinin çöküşü ve 15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen Yunanistan destekli darbe bulunuyordu.

Türkiye, müdahalenin hukuki temelini 1960 tarihli Garanti Antlaşması’na ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlanması gereğine dayandırdı. Rum tarafı, Yunanistan ve uluslararası toplumun önemli bir bölümü ise askerî harekâtın özellikle ikinci aşamasını ve sonrasında oluşan düzeni “işgal” olarak nitelendirdi. Aradan geçen 52 yıla rağmen tarafların harekâtı tanımlama biçimlerindeki bu temel görüş ayrılığı devam ediyor.

2080146

Kıbrıs sorununun temelleri İngiliz yönetimi döneminde atıldı

Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın yönetimini 1878’de geçici olarak İngiltere’ye bıraktı. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmesinin ardından 1914’te Ada’yı tek taraflı olarak ilhak etti; Türkiye de 1923 Lozan Antlaşması’yla İngiliz egemenliğini tanıdı.

İngiliz yönetimi döneminde Rum toplumunda Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını ifade eden Enosis düşüncesi güç kazandı. Kıbrıs Türk toplumu ise Enosis’in gerçekleşmesi halinde siyasi varlığını ve güvenliğini kaybedeceği endişesiyle bu hedefe karşı çıktı. Böylece sömürge yönetimine karşı mücadele, giderek Türk ve Rum toplumlarının Ada’nın geleceğine ilişkin birbirinden tamamen farklı projeler geliştirdiği bir çatışmaya dönüştü.

2080149

EOKA’nın kuruluşu çatışmaları yeni bir aşamaya taşıdı

Rum milliyetçisi Georgios Grivas liderliğinde kurulan EOKA, 1955’te İngiliz yönetimine karşı silahlı eylemlere başladı. Örgütün nihai hedefi, İngilizlerin Ada’dan çıkarılmasının ardından Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasıydı.

EOKA’nın faaliyetleri yalnızca İngiliz yönetimini değil, Enosis’e karşı çıkan Kıbrıs Türklerini de hedef aldı. Türk toplumunda ise Ada’nın Türkiye ile Yunanistan arasında bölünmesini ifade eden “Taksim” görüşü güç kazandı. İki toplumun güvenlik endişeleri ve milliyetçi hedefleri, ortak bir siyasi düzen kurulmasını giderek zorlaştırdı.

2080171

1960’ta iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu

Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında yürütülen görüşmeler sonucunda Zürih ve Londra anlaşmaları kabul edildi. Bu düzenlemeler doğrultusunda Kıbrıs Cumhuriyeti 16 Ağustos 1960’ta bağımsızlığını ilan etti.

Yeni devlet, salt çoğunluk esasına değil, Rum ve Türk toplumlarının siyasi ortaklığına dayanan özel bir anayasal sistemle kuruldu. Cumhurbaşkanının Rum, cumhurbaşkanı yardımcısının Türk olması; Türk toplumuna hükümette, Mecliste, kamu kurumlarında ve güvenlik güçlerinde belirli oranlarda temsil hakkı verilmesi kararlaştırıldı.

Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ise bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörleri oldu. Garanti Antlaşması, Kıbrıs’ın bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve anayasal düzeninin korunmasını; Ada’nın başka bir ülkeyle birleşmesinin veya bölünmesinin engellenmesini öngörüyordu.

2080150

Garanti Antlaşması müdahale tartışmasının merkezinde yer aldı

Garanti Antlaşması’nın dördüncü maddesine göre Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, antlaşmayla kurulan düzenin bozulması halinde öncelikle birlikte hareket etmek üzere istişare edecekti. Ortak müdahalenin mümkün olmaması durumunda ise garantör devletlerden her biri, kurulan düzeni yeniden tesis etmek amacıyla tek başına hareket etme hakkını saklı tutuyordu.

Türkiye, 1974’teki müdahalesini bu maddeye dayandırdı ve amacının darbe sonucunda bozulan anayasal düzeni yeniden kurmak, Enosis’i engellemek ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlamak olduğunu açıkladı. Türkiye’nin görüşüne göre harekât, uluslararası antlaşmalardan doğan bir yetkinin kullanılmasıydı.

Buna karşılık Rum ve Yunan tarafları, Garanti Antlaşması’nın kalıcı askerî kontrol veya Ada’nın fiilen bölünmesi için kullanılamayacağını savundu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de 20 Temmuz 1974 tarihli 353 sayılı kararında ateşkes çağrısı yaparak yabancı askerî müdahalenin sona ermesini ve Ada’daki yabancı askerî personelin çekilmesini istedi.

2080154

1963’te ortaklık devleti işlemez hale geldi

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu yapısı kısa sürede ciddi anlaşmazlıklarla karşılaştı. Cumhurbaşkanı Makarios, 1963’te anayasanın Türk toplumuna tanıdığı bazı hakları değiştirmeyi amaçlayan 13 maddelik bir öneri sundu.

Kıbrıs Türk tarafı, önerilerin toplumun kurucu ortaklık statüsünü ortadan kaldıracağını belirterek değişiklikleri reddetti. Aralık 1963’te başlayan ve “Kanlı Noel” olarak anılan çatışmaların ardından Türkler merkezi devlet kurumlarından dışlandı veya güvenlik gerekçesiyle çekildi. Türk toplumunun önemli bir bölümü dağınık yerleşimlerden ayrılarak daha dar ve korunabilir bölgelerde yaşamaya başladı.

Toplumlar arası çatışmaların büyümesi üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1964’te Birleşmiş Milletler Kıbrıs Barış Gücü’nü kurdu. UNFICYP’nin temel görevi çatışmaların yeniden başlamasını önlemek, asayişin korunmasına katkıda bulunmak ve normal koşullara dönüşü desteklemekti. Misyon, değişen görev tanımıyla bugün de Ada’da bulunuyor.

2080157

1964 ve 1967 krizleri Türkiye’yi müdahalenin eşiğine getirdi

1964’te çatışmaların yoğunlaşması üzerine Türkiye, Kıbrıs’a askerî müdahale seçeneğini gündemine aldı. Ancak ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği ve Türkiye’nin olası müdahalesine karşı çıkan mektup, Ankara’nın harekât kararını ertelemesinde etkili oldu.

1967’de Geçitkale ve Boğaziçi bölgelerinde yaşanan çatışmalar yeni bir krize yol açtı. Türkiye’nin askerî baskısı sonucunda Yunan birliklerinin bir bölümü ve EOKA lideri Grivas Ada’dan ayrıldı. Buna rağmen iki toplum arasında kalıcı bir siyasi uzlaşma sağlanamadı.

Bu krizler, Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik askerî hazırlıklarını ve çıkarma kapasitesini geliştirmesine neden oldu. 1974’e gelindiğinde Ankara, on yıl öncesine göre denizden ve havadan müşterek harekât yürütebilecek daha geniş bir askerî kapasiteye ulaşmıştı.

2080159

Yunanistan’daki cunta Makarios’u hedef aldı

Yunanistan’da 1967’de iktidarı ele geçiren askerî cunta, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını hızlandırmak istiyordu. Ancak Makarios, Enosis düşüncesini tamamen reddetmemesine rağmen Kıbrıs’ın bağımsızlığını korumaya yöneldi ve Atina’daki yönetimle karşı karşıya geldi.

EOKA-B adıyla yeniden örgütlenen silahlı yapı, Makarios yönetimine karşı eylemler gerçekleştirdi. Yunan subaylarının etkili olduğu Kıbrıs Millî Muhafız Ordusu da siyasi mücadelenin önemli aktörlerinden biri haline geldi.

2080165

15 Temmuz darbesi harekâtın doğrudan gerekçesi oldu

15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Millî Muhafız Ordusu, Yunan cuntasının desteğiyle Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanlığı Sarayı saldırıya uğradı ancak Makarios Ada’dan kaçmayı başardı.

Darbe sonrasında EOKA bağlantılı Nikos Sampson devlet başkanı ilan edildi. Sampson’ın iktidara getirilmesi, Türkiye tarafından Enosis’in fiilen hayata geçirilmesine yönelik açık bir girişim olarak değerlendirildi.

Darbe, yalnızca Kıbrıs Türkleri açısından değil, Makarios yanlısı Rumlar bakımından da ciddi bir güvenlik tehdidi yarattı. Türkiye, anayasal düzenin ortadan kaldırıldığını ve Garanti Antlaşması’nın açık biçimde ihlal edildiğini belirterek diplomatik ve askerî hazırlıklara başladı.

2080166

Türkiye önce İngiltere ile ortak hareket etmeye çalıştı

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, garantör ülkelerden İngiltere ile ortak müdahale imkanını görüşmek üzere Londra’ya gitti. Türkiye, İngiltere’nin Ada’daki egemen üslerini ve garantörlük yetkisini kullanarak birlikte hareket edilmesini önerdi.

İngiltere ortak askerî müdahaleye yanaşmadı. Diplomatik girişimlerden sonuç alınamaması üzerine Türkiye, Garanti Antlaşması’nın tek taraflı hareket hakkı verdiği görüşüyle müdahale kararı aldı.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın da yer aldığı koalisyon hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetlerine harekât talimatı verdi. Bülent Ecevit, 20 Temmuz sabahı yaptığı açıklamada Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs’a çıkarma ve indirme harekâtına başladığını duyurdu.

Birinci harekât 20 Temmuz sabahı başladı

Harekâtın ilk aşaması 20 Temmuz 1974 sabahı denizden çıkarma, havadan indirme ve hava hücum operasyonlarıyla başladı. Türk birlikleri Girne’nin batısındaki Pladini, Türk kaynaklarında kullanılan adıyla Yavuz Çıkarma Plajı bölgesine çıktı.

Paraşüt ve helikopter birlikleri ise Lefkoşa’nın kuzeyindeki bölgelere indirildi. İlk hedef, deniz kıyısında güvenli bir köprübaşı oluşturmak ve Girne ile Lefkoşa’daki Türk bölgeleri arasında kara bağlantısı kurmaktı.

Harekâtın ilk saatlerinde birlikler arasında koordinasyon, haberleşme ve lojistik sorunlar yaşandı. Türk birlikleri hem Kıbrıs Rum Millî Muhafız Ordusunun hem de Ada’daki Yunan askerî unsurlarının direnişiyle karşılaştı.

Girne-Lefkoşa hattı birleştirildi

Türk birlikleri, çıkarma sahasını koruma altına aldıktan sonra Girne yönünde ilerledi. Girne’nin kontrol altına alınması, deniz yoluyla asker ve malzeme aktarımının devam ettirilmesi bakımından kritik önem taşıyordu.

Havadan indirilen birlikler ve Kıbrıs Türk güçleri de Lefkoşa’nın kuzeyindeki mevzileri korumaya çalıştı. İlk günlerde en önemli hedef, kıyıdaki birliklerle Lefkoşa çevresindeki Türk bölgeleri arasında kesintisiz bir koridor oluşturmaktı.

Türk birlikleri 22 Temmuz’a kadar Girne-Lefkoşa bağlantısını büyük ölçüde kurdu. Böylece kıyıdaki çıkarma alanı ile Türk toplumunun yoğunlaştığı Lefkoşa’nın kuzeyi arasında askerî ve lojistik bir hat oluşturuldu.

Kocatepe faciası harekâtın en acı olaylarından biri oldu

Harekât sırasında Türk Hava Kuvvetlerine ait uçaklar, denizdeki bazı Türk savaş gemilerini Yunan gemileri sanarak ateş açtı. Dost ateşi sonucunda TCG Kocatepe muhribi battı ve çok sayıda Türk denizcisi hayatını kaybetti.

TCG Adatepe ve TCG Mareşal Fevzi Çakmak muhripleri de saldırılarda hasar gördü. Olay, müşterek harekâttaki haberleşme ve teşhis sorunlarının ağır sonuçlarını gösteren en önemli örneklerden biri olarak tarihe geçti.

Birleşmiş Milletler ateşkes çağrısı yaptı

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, harekâtın başladığı 20 Temmuz’da 353 sayılı kararı oy birliğiyle kabul etti. Kararda ateşkes sağlanması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi, yabancı askerî müdahalenin sona ermesi ve görüşmelerin başlatılması istendi.

22 Temmuz’da ateşkes ilan edilmesine rağmen sahadaki çatışmalar ve mevzi kazanma girişimleri bir süre daha devam etti. Taraflar ateşkes çizgisini güçlendirmeye çalışırken bazı bölgelerde Türk yerleşimleri kuşatma altında kaldı.

Atina’daki cunta harekâtın ardından çöktü

Türkiye’nin müdahalesi, Yunanistan’daki askerî rejimin krizini derinleştirdi. Kıbrıs darbesini düzenleyen cunta, harekât karşısında siyasi ve askerî bakımdan başarısız kaldı.

23 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki askerî yönetim çöktü ve Konstantin Karamanlis ülkeye dönerek sivil hükümeti kurdu. Kıbrıs’ta Nikos Sampson görevden ayrıldı; Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides geçici devlet başkanı oldu.

Bu yönüyle Kıbrıs Harekâtı, yalnızca Ada’daki düzeni değil, Yunanistan’ın iç siyasetini de doğrudan etkiledi. Yedi yıllık askerî yönetim sona ererken ülkede demokratik rejime dönüş süreci başladı.

Cenevre görüşmelerinden kalıcı anlaşma çıkmadı

Türkiye, Yunanistan ve İngiltere dışişleri bakanları, ateşkesin ardından İsviçre’nin Cenevre kentinde bir araya geldi. İlk Cenevre Konferansı sonunda 30 Temmuz 1974 tarihli deklarasyon kabul edildi.

Taraflar, Ada’da fiilen iki ayrı özerk yönetimin bulunduğunu kabul eden bir çerçeve üzerinde uzlaştı. Ayrıca Rum ve Yunan güçlerinin kuşatma altında tuttuğu Türk bölgelerinden çekilmesi ve güvenlik alanlarının oluşturulması gündeme geldi.

Ancak sahadaki uygulamalar ve Kıbrıs’ın gelecekteki anayasal yapısı konusunda anlaşma sağlanamadı. Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı coğrafi temele dayalı, iki bölgeli bir federal model isterken Rum tarafı geniş toprak düzenlemelerine ve nüfus hareketine yol açacak önerilere karşı çıktı.

İkinci harekât 14 Ağustos’ta başlatıldı

İkinci Cenevre görüşmelerinin sonuçsuz kalmasının ardından Türkiye, 14 Ağustos 1974’te harekâtın ikinci aşamasını başlattı. Türk kamuoyunda bu karar, Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in Ankara’ya gönderdiği “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla özdeşleşti.

İkinci harekâtta Türk birlikleri doğuda Mağusa’ya, batıda Lefke’ye ve güneyde Lefkoşa’nın çevresine doğru ilerledi. Kısa süre içinde Ada’nın kuzeyinde coğrafi olarak birbirine bağlı geniş bir alanın kontrolü sağlandı.

16 Ağustos’ta ilan edilen ateşkese kadar Türk kuvvetleri Ada’nın yaklaşık üçte birinden fazlasını kontrol altına aldı. Bugünkü fiilî ayrım hattının ana çerçevesi de bu aşamada ortaya çıktı.

Harekât büyük bir nüfus hareketine yol açtı

1974 çatışmaları, hem Rum hem de Türk toplumlarında kitlesel yer değiştirmelere neden oldu. Kuzeyde yaşayan Rumların önemli bölümü güneye, güneyde yaşayan Türklerin büyük bölümü ise kuzeye geçti.

Evlerini, arazilerini ve iş yerlerini terk etmek zorunda kalan insanlar, uzun yıllar mülteci veya yerinden edilmiş kişi statüsünde yaşadı. Mülkiyet kayıpları, kayıp kişiler ve ailelerin yaşadığı travmalar Kıbrıs sorununun en ağır insani boyutunu oluşturdu.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önüne taşınan davalarda kayıp kişiler, yerinden edilme, ev ve mülke erişim ile etkili başvuru hakkı gibi konular incelendi. Mahkeme, çeşitli kararlarında özellikle kayıp kişilere ilişkin etkili soruşturma yükümlülüğü ve yerinden edilen kişilerin mülkiyet hakları bakımından ihlaller tespit etti.

Türk tarafı da 1963-1974 döneminde Türk köylerine yapılan saldırıları, zorunlu göçleri, kayıpları ve toplu mezarları sorunun insani bilançosunun ayrılmaz bir parçası olarak vurguluyor. Bu nedenle iki toplum, aynı tarihsel dönemi farklı başlangıç noktaları ve farklı toplumsal hafızalar üzerinden değerlendiriyor.

Ada’nın ortasında Birleşmiş Milletler hattı oluştu

1974 ateşkesinin ardından Türk ve Rum bölgeleri arasında Birleşmiş Milletler denetiminde bir tampon bölge oluşturuldu. “Yeşil Hat” olarak bilinen bölge, Ada’yı batıdan doğuya geçerek başkent Lefkoşa’yı da ikiye ayırdı.

Yaklaşık 180 kilometre boyunca uzanan tampon bölgenin genişliği bazı yerlerde birkaç metreye inerken bazı bölgelerde kilometreleri buluyor. UNFICYP, ateşkes hatlarını denetleme, iki taraf arasındaki gerilimi azaltma ve sivil faaliyetleri kolaylaştırma görevini sürdürüyor.

Lefkoşa, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Avrupa’nın bölünmüş son başkentlerinden biri olarak kaldı. Kontrol noktalarının açılmasıyla iki taraf arasındaki geçişler kolaylaşsa da askerî hatlar ve tampon bölge varlığını koruyor.

Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu

Harekâttan sonra Kıbrıs Türk ve Rum temsilcileri arasında toplumlar arası görüşmeler yeniden başladı. Ancak ortak federal yapının niteliği, yetki paylaşımı, toprak, güvenlik ve göçmenlerin dönüşü konusunda anlaşmaya varılamadı.

Kıbrıs Türk tarafı, gelecekte kurulması öngörülen federasyonun Türk kanadını oluşturmak üzere 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etti. Yönetimin başına Rauf Denktaş geçti.

1975’te yapılan nüfus düzenlemeleri ve geçişler sonucunda Türk nüfusun büyük bölümü kuzeyde, Rum nüfusun büyük bölümü güneyde toplandı. Böylece iki bölgeli fiilî yapı demografik açıdan da belirginleşti.

KKTC 1983’te ilan edildi

Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti. Yeni devleti yalnızca Türkiye tanıdı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, KKTC’nin bağımsızlık ilanını hukuken geçersiz sayan kararlar kabul etti ve diğer devletlere tanımama çağrısı yaptı. Bu nedenle uluslararası toplum, Ada’nın tamamını temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımayı sürdürüyor.

Türk tarafı ise Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1963’ten itibaren iki toplumlu ortaklık niteliğini kaybettiğini, Rum yönetiminin tek başına bütün Ada’yı temsil edemeyeceğini savunuyor. Günümüzdeki çözüm tartışmasının temelinde de bu egemenlik ve temsil uyuşmazlığı bulunuyor.

Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu savunma sanayisini etkiledi

Harekât, Türkiye’nin Batı ülkeleriyle ilişkilerinde ciddi bir krize yol açtı. ABD Kongresi, Amerikan silahlarının Kıbrıs Harekâtı’nda kullanıldığı gerekçesiyle 1975’te Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı.

Ambargo, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yedek parça ve mühimmat tedarikinde sorunlara neden oldu. Türkiye buna karşılık bazı Amerikan askerî tesislerinin faaliyetlerini sınırlandırdı.

Bu dönem, Türkiye’nin dışa bağımlı savunma yapısının risklerini açık biçimde gösterdi. ASELSAN başta olmak üzere millî savunma sanayisi kuruluşlarının geliştirilmesi ve haberleşme sistemlerinin yerlileştirilmesi yönündeki çalışmalar hız kazandı. Harekât bu nedenle Türkiye’nin savunma sanayisi politikasında önemli bir kırılma noktası olarak kabul ediliyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliği yeni bir katman oluşturdu

Kıbrıs Cumhuriyeti, Ada’da kapsamlı bir çözüm sağlanamadan 2004’te Avrupa Birliği’ne üye oldu. Hukuken Ada’nın tamamı AB toprağı sayılmasına rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin etkili kontrol kullanmadığı kuzey kesiminde AB müktesebatının uygulanması geçici olarak askıya alındı.

Bu yapı nedeniyle Kıbrıslı Türkler AB vatandaşlığı haklarından bireysel olarak yararlanabilse de kuzeydeki kurumlar AB’nin resmî yapısına dahil değil. AB, Kıbrıs Türk toplumuna ekonomik ve sosyal destek programları uyguluyor ancak bu yardımların kuzeydeki yönetimi tanıma anlamına gelmediğini özellikle belirtiyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliği, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini de doğrudan etkiledi. Limanların ve havaalanlarının Kıbrıs Cumhuriyeti bağlantılı taşıtlara açılması, müzakere başlıkları ve karşılıklı tanıma tartışmaları Türkiye-AB ilişkilerinin kronik sorunlarından biri haline geldi.

2004 Annan Planı iki toplumdan farklı sonuç aldı

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı kapsamlı çözüm planı, 24 Nisan 2004’te iki toplumda ayrı ayrı referanduma sunuldu. Plan, iki kurucu devletten oluşacak birleşik federal bir Kıbrıs öngörüyordu.

Kıbrıs Türk seçmenlerin çoğunluğu plana “evet” derken Kıbrıs Rum seçmenlerin büyük çoğunluğu “hayır” oyu verdi. Planın yürürlüğe girebilmesi için her iki toplum tarafından kabul edilmesi gerektiğinden birleşme gerçekleşmedi.

Referandum sonucu, Türk tarafında uluslararası izolasyonların kaldırılması beklentisini güçlendirdi ancak geniş çaplı doğrudan tanınma sağlanmadı. Rum tarafında ise güvenlik, Türk askerlerinin varlığı, garantiler, mülkiyet ve planın uygulanabilirliği konularındaki kaygılar belirleyici oldu.

Crans-Montana görüşmeleri de sonuçsuz kaldı

BM gözetiminde uzun yıllar boyunca çok sayıda müzakere turu gerçekleştirildi. Görüşmeler genel olarak iki toplumlu, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayalı bir federasyon çerçevesinde yürütüldü.

2017’de İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında düzenlenen konferans, çözüm için en kapsamlı girişimlerden biri oldu. Yönetim ve güç paylaşımı, toprak, mülkiyet, güvenlik ve garantiler başlıkları ele alınmasına rağmen taraflar nihai anlaşmaya ulaşamadı.

Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Türk tarafında egemen eşitliğe dayalı iki devletli çözüm tezi daha güçlü biçimde savunulmaya başlandı. Kıbrıs Rum tarafı ise BM kararları çerçevesindeki iki bölgeli, iki toplumlu federasyon modelini temel çözüm zemini olarak korudu.

Günümüzde iki farklı çözüm modeli karşı karşıya bulunuyor

Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı, mevcut koşullarda yeni bir ortaklığın ancak iki tarafın egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesiyle kurulabileceğini savunuyor. Bu yaklaşım, iki devletin işbirliğine dayalı bir çözümü öne çıkarıyor.

Kıbrıs Rum tarafı, Yunanistan, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yerleşik kararları ise iki bölgeli, iki toplumlu federasyon modelini destekliyor. Rum tarafı, iki devletli çözümün Ada’nın bölünmesini kalıcı hale getireceğini ileri sürüyor.

Tarafların müzakerelerin hangi statü temelinde başlayacağı konusunda dahi anlaşamaması, kapsamlı görüşmelerin yeniden başlamasını zorlaştırıyor. BM Genel Sekreteri’nin 2025’te yürüttüğü gayriresmî toplantılarda yeni geçiş noktaları, mayın temizliği, çevre, gençlik ve ortak teknik çalışmalar gibi güven artırıcı önlemler üzerinde ilerleme aranmıştı.

Doğu Akdeniz’deki enerji mücadelesi Kıbrıs’ın önemini artırdı

Doğu Akdeniz’de doğal gaz sahalarının keşfedilmesi, Kıbrıs sorununu enerji güvenliği ve deniz yetki alanları tartışmalarının merkezine taşıdı. Kıbrıs Cumhuriyeti, çeşitli ülkelerle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yaparak uluslararası enerji şirketlerine ruhsat verdi.

Türkiye, Kıbrıs Türklerinin Ada’nın doğal kaynaklarında eşit hak sahibi olduğunu ve Rum yönetiminin tek taraflı işlemler yapamayacağını savundu. Ankara ayrıca kendi kıta sahanlığı iddiaları doğrultusunda sondaj ve sismik araştırma faaliyetleri yürüttü.

Bu uyuşmazlık, Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve diğer bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri etkiliyor. Kıbrıs’ta siyasi çözüm sağlanması halinde enerji kaynaklarının ortak projeler ve bölgesel işbirliği için kullanılabileceği; çözümsüzlüğün devamında ise gerilim kaynağı olmayı sürdüreceği değerlendiriliyor.

Mülkiyet sorunu çözümün en karmaşık başlıklarından biri

1974’te yer değiştiren Rum ve Türklerin geride bıraktıkları taşınmazlar, Kıbrıs sorununun en kapsamlı hukuki ve ekonomik dosyalarından birini oluşturuyor. Eski mülk sahipleri iade, tazminat veya takas talep ederken mevcut kullanıcıların haklarının nasıl korunacağı konusunda farklı görüşler bulunuyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kuzeyde oluşturulan Taşınmaz Mal Komisyonunu belirli koşullarda başvurulması gereken iç hukuk yolu olarak kabul etti. Bununla birlikte mülkiyet meselesi, yalnızca bireysel davalarla çözülebilecek bir konu olmaktan çok, kapsamlı siyasi anlaşmanın toprak ve nüfus düzenlemeleriyle bağlantılı bir parçası olmayı sürdürüyor.

Olası bir çözümde hangi bölgelerin yönetiminin değişeceği, kaç kişinin eski mülküne dönebileceği, hangi taşınmazlar için tazminat ödeneceği ve finansmanın nasıl sağlanacağı temel tartışma alanları arasında bulunuyor.

Kayıp kişiler dosyası insani önemini koruyor

1963-1964 çatışmaları ile 1974 olaylarında yüzlerce Türk ve Rum kayboldu. Aileler uzun yıllar yakınlarının akıbetini öğrenemedi.

Birleşmiş Milletler desteğiyle çalışan Kayıp Şahıslar Komitesi, iki toplumlu ekipler aracılığıyla mezar alanlarını araştırıyor, bulunan kalıntıları kimliklendirmeye ve ailelere teslim etmeye çalışıyor. Bu faaliyet, siyasi anlaşmazlıktan bağımsız biçimde yürütülen en önemli insani işbirliği alanlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Ancak tüm kayıpların akıbeti henüz açıklığa kavuşturulmuş değil. Tanıkların yaşlanması, yerleşim alanlarının değişmesi ve bazı mezarların taşınmış olabileceği iddiaları, çalışmaların zamanla yarışmasına neden oluyor.

Kapalı Maraş tartışması devam ediyor

Mağusa yakınlarındaki Maraş bölgesi, 1974 öncesinde Akdeniz’in önemli turizm merkezlerinden biriydi. Rum nüfusun bölgeden ayrılmasının ardından Maraş askerî kontrol altında kapalı tutuldu.

Birleşmiş Milletler kararlarında bölgenin eski sakinleri dışındaki kişilerce iskân edilmemesi gerektiği belirtilirken, son yıllarda Maraş’ın bazı kısımlarının ziyaretçilere açılması yeni tartışmalara neden oldu. Rum tarafı ve uluslararası kuruluşlar adımların BM kararlarına aykırı olduğunu savunurken, Türk tarafı mülkiyet hakları gözetilerek açılım yapılabileceğini belirtiyor.

Maraş, mülkiyet, egemenlik, yerinden edilmiş kişiler ve güven artırıcı önlemlerin bir araya geldiği sembolik dosyalardan biri olmayı sürdürüyor.

Harekât Türkiye ile Yunanistan ilişkilerini kalıcı biçimde etkiledi

1974 sonrasında Türkiye-Yunanistan ilişkileri yalnızca Kıbrıs üzerinden değil, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki diğer uyuşmazlıklarla birlikte şekillendi. Kıta sahanlığı, hava sahası, karasuları, adaların silahlandırılması ve deniz yetki alanları gibi sorunlar Kıbrıs meselesiyle iç içe geçti.

İki ülke arasındaki siyasi gerilim yükseldiğinde Kıbrıs’taki askerî denge daha fazla önem kazanıyor. Diyalog dönemlerinde ise Ada’daki çözüm çabalarının ilerleyebileceği beklentisi doğuyor.

Kıbrıs meselesi, NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan arasında savunma planlamasını zorlaştıran stratejik bir sorun olmaya devam ediyor. İngiltere’nin Ada’daki egemen üsleri ve garantörlük statüsü de Kıbrıs’ı Avrupa, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz güvenlik denkleminde özel bir konumda tutuyor.

Kuzey Kıbrıs’ın ekonomisi Türkiye ile yakından bağlantılı

KKTC’nin yalnızca Türkiye tarafından tanınması, doğrudan uluslararası ticaret, ulaşım ve finans ilişkilerini sınırlandırıyor. Kuzey Kıbrıs’a uluslararası uçuşların büyük bölümü Türkiye üzerinden gerçekleştiriliyor.

Türkiye, KKTC’nin bütçesine, altyapısına, ulaşımına, eğitimine ve kamu hizmetlerine mali destek sağlıyor. Türk lirasının kullanılması nedeniyle Türkiye’deki enflasyon ve kur hareketleri kuzey ekonomisini doğrudan etkiliyor.

Buna karşılık yükseköğretim, turizm, inşaat ve hizmet sektörleri kuzey ekonomisinin temel alanlarını oluşturuyor. Siyasi çözümsüzlük, yabancı yatırım, uluslararası finansmana erişim ve ticaret imkanları üzerinde belirleyici olmaya devam ediyor.

Toplumlar arası temaslar geçmişe göre arttı

2003’ten itibaren geçiş noktalarının açılması, Türk ve Rum toplumları arasında günlük temasları artırdı. Binlerce kişi çalışma, eğitim, alışveriş, turizm, dinî ziyaret veya aile bağları nedeniyle karşılıklı geçiş yapmaya başladı.

İki toplumlu sivil toplum kuruluşları, sendikalar, meslek örgütleri ve gençlik grupları ortak projeler yürütüyor. Kültürel mirasın korunması, kayıp kişilerin bulunması, sağlık, çevre ve afetlerle mücadele gibi alanlarda teknik komiteler faaliyet gösteriyor.

Bununla birlikte yarım yüzyılı aşan ayrılık, iki toplumun farklı eğitim sistemlerinde ve farklı tarih anlatılarıyla yetişmesine yol açtı. Yeni kuşakların birbirini yeterince tanımaması, karşılıklı güvensizlik ve milliyetçi söylemler kalıcı uzlaşmanın önündeki toplumsal engeller arasında yer alıyor.

Türkiye’de 20 Temmuz barış ve güvenliğin simgesi olarak anılıyor

Türkiye ve KKTC’de harekâtın başladığı 20 Temmuz, “Barış ve Özgürlük Bayramı” olarak kutlanıyor. Resmî törenlerde harekâtın Kıbrıs Türk toplumunu ortadan kaldırılma tehlikesinden kurtardığı ve Ada’ya barış getirdiği vurgulanıyor. Türkiye’nin resmî görüşü, 1974’ten bu yana toplumlar arası geniş çaplı çatışma yaşanmamasını harekâtın yarattığı güvenlik dengesiyle ilişkilendiriyor.

Kıbrıs Rum tarafında ise 20 Temmuz, işgalin ve yerinden edilmenin başlangıcı olarak anılıyor. Törenlerde kayıp kişiler, göçmenler, mülkiyet kayıpları ve Ada’nın bölünmüşlüğü öne çıkarılıyor.

Kıbrıs’ın gökyüzündeki kahramanı Cengiz Topel’in adı Çorum’da da yaşıyor
Kıbrıs’ın gökyüzündeki kahramanı Cengiz Topel’in adı Çorum’da da yaşıyor
İçeriği Görüntüle

Bu karşıt anma biçimleri, Kıbrıs sorununda yalnızca toprak ve yönetim paylaşımı değil, tarihsel hafıza ve adalet algısı konusunda da derin bir ayrılık bulunduğunu gösteriyor.

Harekâtın en belirgin sonucu güvenlik ile bölünmüşlüğün birlikte kalıcılaşması oldu

Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk toplumu açısından 1960’lı yıllardan beri devam eden kuşatma, saldırı ve güvenlik kaygılarını sona erdiren temel gelişme olarak kabul ediliyor. Kuzeyde coğrafi bütünlüğe sahip bir Türk yönetiminin oluşması, Kıbrıs Türklerinin kendi kurumları altında yaşamasını sağladı.

Öte yandan harekât, Ada’nın fiilen ikiye bölünmesini, geniş nüfus hareketlerini, mülkiyet sorunlarını ve uluslararası tanınma uyuşmazlığını kalıcılaştırdı. Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün 1964’ten beri görev yapması, çözümsüzlüğün ne kadar uzun sürdüğünü ortaya koyuyor.

Bugün Kıbrıs’ta sıcak savaş yaşanmaması önemli bir kazanım olsa da mevcut düzen kapsamlı barış anlaşmasına dayanmıyor. Ateşkes hattı, yabancı askerî varlık, garantörlük sistemi, kayıplar, mülkiyet, egemenlik ve uluslararası statü sorunları varlığını koruyor.

Kıbrıs sorununun geleceğini siyasi eşitlik ve güvenlik belirleyecek

Kalıcı çözüm için yönetim ve güç paylaşımı, siyasi eşitlik, toprak düzenlemesi, mülkiyet, güvenlik, garantiler ve askerî varlık başlıklarının aynı paket içinde ele alınması gerekiyor. Taraflardan biri için güvenlik sağlayan bir düzenin diğer tarafça tehdit olarak görülmesi, müzakerelerin temel çıkmazını oluşturuyor.

Türk tarafı geçmişte yaşanan saldırılar nedeniyle Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisinin vazgeçilmez olduğunu savunuyor. Rum tarafı ise Türkiye’nin askerî varlığının ve tek taraflı müdahale hakkının devam ettiği bir düzeni güvenli kabul etmiyor.

Kıbrıs Barış Harekâtı bu nedenle yalnızca 1974’te tamamlanmış bir askerî operasyon olarak değil, günümüzdeki siyasi modelleri, güvenlik doktrinlerini, Türkiye-Yunanistan ilişkilerini ve Doğu Akdeniz dengelerini biçimlendiren canlı bir tarihsel kırılma olarak önemini koruyor. Aradan geçen yarım yüzyılı aşkın süre, çatışmanın durdurulabildiğini ancak ortak ve kalıcı bir barış düzeninin henüz kurulamadığını gösteriyor.

Muhabir: İlhami Türksal