Filistin Atölyesi tarafından düzenlenen “Bir Şeyler Söyler Filistin / Kendi Filistin’ini Anlat” panel serisinin on beşincisi Çorum Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Panelde Avukat Burak Karaca moderatörlük yaparken Doktorant Abdulsamet Ölçek "Savaşın Sessiz Mağdurları: Filistin’de Hayvanlar" ve Siyaset Bilimi Yüksek Lisans Öğrencisi Esma Nu Aydemir de “Filistin’de İstisna Hali ve Nekropolitik İktidar” başlıklı sunumları ile panele katkı sundular.
Paneli açan Burak Karaca, ilk sözü Abdulsamet Ölçek’e verdi. Ölçek şunları söyledi:

SAVAŞIN SESSİZ MAĞDURLARI: FİLİSTİN’DE HAYVANLAR
“Savaş haberlerinde genellikle ölen ve yaralanan insanları, yıkılan binaları görüyoruz. Savaşın bir diğer mağduru olan hayvanlardır. Filistin’de İsrail saldırganlığının yarattığı yıkım sadece insanları değil, çevreyi, hayvanları ve insan yaşamının bağlı olduğu birçok unsuru da etkilemektedir. Tarihi eserler, ekosistemler, tarım alanları, yer altı kaynakları ve hayvanlar bu yıkımda yok olmaktadırlar. Savaş, yalnızca insan yaşamını olumsuz etkileyen bir olgu değil çok boyutlu bir yıkım sürecidir.
Enkazdan kurtarılan bir kedi, belki de o enkazdan çıkan bir çocuğun ailesinden geriye kalan tek canlıdır. O kedi, çocuk için enkazda kaybettiği ailesinden geriye kalan bir bağ ve yaşama tutunma umududur. Telef olan çiftlik hayvanları yalnızca ekonomik bir değer olarak görülmemelidir. Onlar bir ailenin geçim kaynağı, sofradaki gıdanın kaynağı ve kimi aileler için ekonomik açıdan ayakta kalabilmenin önemli bir güvencesidir. Ya da bir ailenin sahip olduğu eşek, onların taşıma ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarını karşılayan, günlük yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan önemli bir yardımcıdır.
Savaş koşullarında insanlarla hayvanlar arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi ortaya çıkar. İnsanlar, hayvanlardan ulaşım, taşıma, gıda ve kimi zaman geçimlerini sürdürebilmek için yararlanırken; hayvanlar da hayatta kalabilmek için insanların sağladığı yiyecek, su, barınma ve bakıma ihtiyaç duyar. Bir ailenin sahip olduğu eşeğin savaş nedeniyle kaybedilmesi, o ailenin ulaşım ve taşıma imkânlarının ortadan kalkması anlamına gelebilir. Aynı şekilde, insanların hayvanlarına yiyecek ve su sağlayamadığı koşullarda hayvanların hayatta kalması da son derece zorlaşır. Dolayısıyla savaş, yalnızca insanların veya hayvanların yaşamını ayrı ayrı değil, aralarındaki bu karşılıklı yaşam ilişkisini de tehdit eder.
Savaşın hayvanlar üzerindeki etkilerini yalnızca insanların sahip olduğu hayvanlar üzerinden değerlendirmek yanlıştır. Çünkü yaban hayvanları ya da daha önce evcil hayvan olarak yaşarken savaş ve çatışma koşulları nedeniyle doğada yaşamaya başlayan hayvanlar da benzer olumsuzluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Savaş ve abluka nedeniyle bir bölgeye duvar, çit veya benzeri fiziksel engellerin inşa edilmesi, yaban hayatını da doğrudan etkiler. Özellikle hayvanların doğal göç ve hareket güzergâhları üzerine kurulan duvarlar, onların gıda ve su kaynaklarına ulaşmasını, üreme alanlarına erişmesini ve mevsimsel hareketlerini sürdürmesini zorlaştırır. Savaşın yarattığı sınırlar yalnızca insanların hareket özgürlüğünü değil hayvanların da doğal yaşam alanları içindeki hareket özgürlüğünü kısıtlar.
Hayvanlar, çektikleri acıları insanlara anlatma, maruz kaldıkları kötü muameleyi kamuoyuna duyurma ya da kendi haklarını savunan hukuk kurallarının oluşturulmasını talep etme imkânına sahip değildir. Ancak hayvanların sessiz kalmaları onların acı çekmedikleri anlamına gelmez. Hayvanlar belki kendilerini insanlar gibi ifade edemezler; ancak tıpkı insanlar gibi acıyı ve korkuyu hissederler. Bu noktada insanların mı yoksa hayvanların mı acılarının daha önemli olduğu tartışmasına girmek anlamsızdır. Çünkü savaşın yarattığı acıyı insanlar ve hayvanlar arasında yarıştırmak yerine, bu yıkımın bütün canlılar üzerindeki etkisini görmek gerekir. Asıl önemli olan, savaşın bütün canlılar üzerinde yarattığı yıkıcı etkileri görmek ve sessiz canlıların yaşadığı acıları görünür kılmaktır.
Dolayısıyla İsrail, sadece insanlara soykırım uygulamakla kalmamakta Filistin’e ait –hayvanlar dahil- tüm değerleri ortadan kaldırmaktadır.”
Abdulsamet Ölçek’den sonra sözü alan Esma Nur Aydemir ise şu konuşmayı yaptı:

El freni unutulunca araç kontrolden çıktı
El freni unutulunca araç kontrolden çıktı
İçeriği Görüntüle

FİLİSTİN’DE İSTİSNA HALİ VE NEKROPOLİTİK İKTİDAR
“Modern siyasetin en can yakıcı sahası olan Filistin’den bahsedeceğiz. Amacımız, İsrail sorununu yalnızca bir savaş olarak değil; Filistin topraklarında yapılan soykırımla ve egemenlik kurma pratikleri ile Giorgio Agamben ve Achille Mbembe’nin kuramsal çerçeveleri içerisinde analiz etmektir. Agamben’in ‘istisna hali’ ve ‘çıplak hayat’ kavramları ile Mbembe’nin ‘nekropolitika’ diğer adıyla “ölüm siyaseti” teorisinin Filistin topraklarında nasıl uygulandığını açıklamaya çalışacağız.
Giorgio Agamben’in siyaset felsefesinde egemen, hukuku askıya alarak sosyal düzen ve birey üzerinde denetim ve kontrol yetkisi elde eden yani istisna haline karar verme gücüne sahip olandır. Agamben’e göre modern yönetimlerde istisna hali güvenlilik gerekçesi kabul edilerek yasal düzenin nihai temeli olarak uygulanmaktadır. Filistin’de, Agamben’in gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu söylediği, istisna halin olağanlaştırılması durumu açıkça görülmektedir. 1948 yılında başlayan İsrail’in terör sorunu ve ülke güvenliği gibi bahanelere sığınarak meşrulaştırmaya çalıştığı ve şiddeti arttırarak devam ettirdiği hukuk dışı uygulama ve faaliyetler tüm dünyanın gözleri önünde devam etmektedir.

Agamben’in istisna halini tam manasıyla anlamlandırabilmek adına yine onun için önemli bir yere sahip olan ‘homo sacer’ yani “lanetli insan” öznesini açıklamalıyız. Agamben lanetli insanı, “Antikitede beşeri hukukun dışına atılarak öldürülmesi cinayet sayılmayan ve aynı zamanda ilahi hukukunda dışında bırakılarak kurban edilemeyen insan” olarak tanımlamaktadır. Filistin halkının hukuksal durumunu göz önünde bulundurduğumuzda hem uluslararası hukukun hem de sömürgeci İsrail’e ait olan hukukun koruyuculuğundan mahrum bırakıldıkları dolayısıyla “lanetli insan” gibi yaşatıldıkları anlaşılır.
Agamben’e göre istisna halin mekânsal karşılığı olarak kampları görebiliriz. Kamplar normal hukukun tamamıyla askıya alındığı veya yok sayıldığı mekanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Filistin topraklarındaki ‘Utanç Duvarı’, Filistin halkının kamp hayatı yaşadığını gösterir. Elbette kurulan acımasız askeri noktalar bu durumu daha da zorlaştırır.
Achille Mbembe, Michel Foucault’un biyo-siyaset teorisini genişleterek, egemenin gücünün hayatı yalnızca düzenlemek ve yönetmek için değil ölüm ya da yaşamaya karar verme niteliği taşıdığını açıklamaktadır. Mbembe, böyle bir egemenliğin hüküm sürdüğü rejimleri ‘nekropolitik iktidar’ yani ölüm siyaseti olarak adlandırmaktadır. Filistin’de bugün, egemenliği hukuksuzlukla elde etmiş olan İsrail, kimin ölüp kimin yaşayacağına karar veren nekropolitik iktidar gibi hareket etmektedir. Filistin halkının üzerine bombalar ve mermiler yağdırırken kimseye hesap verme yükümlülüğünde bulunmayan İsrail, uzun yıllardır ölüm siyasetini uygulamaktadır.
Mbembe’ye göre nekropolitik iktidarda mekânın parçalanması, yani küçük ve birbirinden kopuk bölgeler haline getirilmesi de bulunmaktadır. Bu şekilde parçalanan ve birbirinden kopuk olan bölge, zalim egemenin her türlü yaptırımına açık, sosyal dokusu bozulmuş bir hal almaktadır. Filistin’in son güncellenen haritasına baktığımız zaman tam olarak bu tanıma uyan bir görüntü ile karşı karşıya kalmaktayız. İsrail, yıllar boyunca Filistin topraklarını küçük ve birbirinden kopuk parçalar haline getirmiştir. Ve bundan dolayı hareketi kısıtlanan, birbirinden kopuk yaşayan Filistin halkı, uluslararası hukukun korumasından yoksun bırakılır ve İsrail’in her türlü askeri ve fiziki şiddetine açık hale gelir. İsrail burada bir ‘ölüm düyası’ inşa etmiştir.
Toprakların parçalanmasının yanı sıra Mbembe’ye göre nekropolitikada bir diğer önemli unsur dikey egemenliktir. Egemen, yalnızca toprak üzerinde değil gerekli teknolojileri kullanarak gökyüzünde, yeryüzünde ve hatta yerin altında da hakimiyet kurmak istemektedir. İsrail,istediği başarıya elde edemese de, Filistin’de hava sahalarını, tepeleri, geçişleri ve yeraltını farklı biçimde ve teknolojilerle denetlemektedir.
Mbembe nekropolitik iktidarlarda insanların tek hamlede değil sistematik bir biçimde zamana yayılmış olarak öldürüldüğünü ifade etmektedir. Filistinlilerin temel yaşam koşullarının tahrip edilmesi, gıda, barınma ve tıbbi malzeme gibi hayati önem taşıyan tüm gerekliliklerden mahrum bırakılması, sistematik bir soykırımın ispatıdır.
Agamben’in istisna halini İsrail’in egemenliğini meşrulaştırma aracı olarak gördüğümüzde, sonrasında uyguladığı tüm faaliyetleri Mbembe’in nekropolitik iktidarı şeklinde değerlendirebiliriz. İstisna haline karar vererek bunu olağanlaştıran İsrail, sonraki süreçte Filistin halkını ve topraklarını tam da Mbembe’nin nekropolitikasında anlattığı gibi sistematik olarak yok etmektedir. Ayrıca bunu gizleme gereği de duymamaktadır.”

FİLİSTİN ATÖLYESİ HIZ KESMİYOR
Etkinlikte, her iki panelistin konuşmalarının ardından soru-cevap ve dinleyici katkıları bölümüne geçildi. Panelin sonunda moderatör Burak Karaca, güzel sunumlarından dolayı panelistlere ve yoğun katılımlarından dolayı dinleyicilere teşekkür etti. Karaca, “Filistin Atölyesi kürsüsü herkese açıktır” dedi.

Muhabir: Ebru Çalık