Gazeteciliğin simge isimlerinden Uğur Mumcu, 3 Mayıs 1992’de Milliyet gazetesinde yayımlanan veda yazısında, gazeteciliğin ne olduğunu ve ne olmadığını yalın ama sert bir dille tanımlamıştı. Aradan 33 yıl geçmesine rağmen, Mumcu’nun medyada tekelleşme, çoğulculuk ve etik üzerine uyarıları güncelliğini koruyor.
“Gazeteci Her Şeyi Bilen İnsan Değildir”
Uğur Mumcu, yazısına “Gazeteciyi nasıl tanımlarsınız?” sorusuyla başlıyor ve gazetecinin her konuda fikir beyan eden, her şeyi bilen kişi olmadığını özellikle vurguluyor. Kendi tanımını ise şöyle yapıyor:
Gazeteci; haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan, bu kaynaklardan edindiği bilgi ve belgeleri okura sunan kişidir.
Bu görevin temel koşulu ise güvenilirliktir. Habere, belgeye ve bilgiye dayanmayan yazının gazetecilik olamayacağını söyleyen Mumcu, gazetecinin gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı durmayı göze alması gerektiğini açıkça ifade ediyor.
“Sarı Basın Kartının Arkasına Gizlenenler Var”
Mumcu, yazısında mesleğin yozlaşmasına da sert eleştiriler yöneltiyor. Devlet kapılarında ihale kovalayan, bankalardan aldıkları kredilerle zenginleşen, düzmece belgelerle hem gazeteleri hem de devleti aldatan kişilerin varlığına dikkat çekiyor.
Bu durumu, Osmanlı’daki “mabeyn kâtipleri”ne benzeten Mumcu, gazetecilik adına iktidarlara tutanak tutan anlayışın mesleği çökerttiğini söylüyor.
Okur Sayısı ve Gelişmişlik Kriteri
Uğur Mumcu, Türkiye’deki gazete okurluğunun da endişe verici boyutta olduğunu rakamlarla ortaya koyuyor. UNESCO’nun ölçütlerine göre gelişmiş sayılabilmek için her 1000 kişiden 100’ünün gazete okuru olması gerekirken, Türkiye’de bu oran binde 58’de kalıyor.
Mumcu, İngiltere, Danimarka, Almanya ve Fransa gibi ülkelerdeki okur oranlarını örnek göstererek, basın-okur ilişkisinin demokrasinin temel göstergelerinden biri olduğunu vurguluyor.
Tekelleşme Tehlikesi
Yazının en çarpıcı bölümlerinden biri, medyada tekelleşmeye ilişkin uyarılar. Mumcu, İngiltere, Almanya, Fransa ve ABD’de medya sahipliğinin ciddi yasal denetime tabi olduğunu hatırlatırken, Türkiye’de bu konuda neredeyse hiçbir kural olmadığını söylüyor.
Gazete, dergi ve televizyonlarda hızla tekelleşmeye gidildiğini belirten Mumcu, bunun hem yayın özgürlüğünü hem de reklam piyasasında adil rekabeti ortadan kaldırdığına dikkat çekiyor.
Cumhuriyet’ten Ayrılık ve Milliyet Dönemi
Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesinden ayrılışını da bu yazıda açık yüreklilikle anlatıyor. Gazeteyi borç batağına sürükleyen yönetimin ardından, “içi kan ağlaya ağlaya” ayrıldıklarını belirtiyor. Emeklerinden başka hiçbir geçim kaynağı olmayan gazetecilerin yaşadığı zorluğu özellikle vurguluyor.
Milliyet gazetesini ise haber çeşitliliği ve yorum özgürlüğünü esas alan bir “düşünce forumu” olarak tanımlayan Mumcu, burada gerçek anlamda demokratik bir gazetecilik ortamı gördüğünü söylüyor.
“Görevimiz Bağımsızlık Güllerini Sunmak”
Yazının finalinde Mumcu, Nazım Hikmet’ten alıntıyla gazeteciliği bir “kavga” olarak tanımlıyor. Kavgadan sonra ne çiftlik sahibi ne apartman sahibi olunduğunu, sadece görev başında kalındığını ifade ediyor.
Cumhuriyet gazetesine dönüş gerekçesini de bu anlayışla açıklayan Mumcu, gazetecinin asli görevinin; borç batağına sokulmuş, tirajı düşmüş bir gazetede bile okura “yedi veren bağımsızlık güllerini sunmak” olduğunu söylüyor.
Bu yazı, 24 Ocak 1993’te Ankara’da bombalı suikastla öldürülen Uğur Mumcu’nun, gazeteciliğe bıraktığı en güçlü etik miraslardan biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.