Nadir Toprak Elementleri Gerçeği! (6)

Nadir toprak elementleri (NTE) konusunda bir çift lafım da akademisyenlere?

Abone Ol

Bir çift lafım derken, sadece benim meslektaşlarım olan cevher hazırlama, hidrometalurji ve kimya konusunda uzmanı olanlar değil, konu uzmanı olmayıp fikir beyan eden tüm akademisyenlere.

Bazı akademisyenler, sanki sahaya gitmiş, sondajları yerinde görmüş, karotlardan numuneleri almış gibi Beylikova’da çok büyük rezervler olduğunu ve Dünya ile yarışacak özellikte olduğu bilgisini çok rahatlıkta medya ile paylaşabiliyorlar.

Üstelik, MİT’e bağlı olan “Milli İstihbarat Akademisi”nin daha 5 ay öncesi yayınladığı NTE ile ilgi raporunda, Beylikova’daki maden yatağı rezervlerin 2028 başına kadar bağımsız kuruşlarca (JORC-Avustralya) kanıtlanması gerektiği bilgisi olmasına rağmen!

Ayrıca, kimi akademisyenler Beylikova’daki tesisin “Kırka” da olduğunu ve NTE pilot tesisin çalıştığını ve NTÜ ürünleri üretildiğini de söyleyebiliyorlar.

Fakat, MİT’in bu raporuna göre 2028’ kadar pilot tesisin devreye alınması öncelikli olarak önerilmiş.

Bu arada, Aralık 2020’de Eskişehir-Kırka’da kurulan pilot tesis NTE için değil, “Lityum-karbonat” elde etmek için kurulmuştur.

Cevher hazırlama, hidrometalurji ve kimya konu uzmanı akademisyenlerin çoğu bir cevherin teknik olarak çeşitli yöntemler ile değerlendirilip /değerlendirilemeyeceği üzerinde çalışmalar yapar ve bilimsel dergilerde yayınlarlar.

Bu çalışmaların çoğu da başarılı sonuçlardır.

Sorun, teknik olarak kendilerince başarılı bir cevher işleme çalışmasını hemen yapılabilecekmiş gibi medyaya önermeleridir.

Birkaç çalışma hariç, teknik olarak yapılmış zenginleştirme ve rafinasyon çalışmaların çoğunda ekonomik olarak bir değerlendirme yoktur.

Kurulacak tesisin ömrü ne olacak?

Bu tesisin yatırım maliyeti ne olacak?

Yatırım maliyetinin geri dönüşü ne kadar sürede gerçekleşecek? Soruların cevabı yoktur!

Hatta! Cevherin çıkarılması, zenginleştirilmesi ve rafine edilmesi esnasından çevre ile olan etkileşimini de hesaba katılmamaktadır.

Bir akademisyenin akademik olarak kendi yetkinliğini akademik dergilerde ve toplantılarda sadece teknik ve bilimsel olarak sunmasında hiçbir mahsuru yoktur.

Bunu ben de, kendi bilimsel yayınlarımda yapıyorum!

Lakin! Bu tür konular ulusal basın veya sosyal medya üzerinden ifade edilirse, halkımızda “çok fazla kaliteli maden rezervimiz olduğu ve bunları kolayca işleyebileceğimiz” algısının oluşmasına sebebiyet verebiliyor.

Bazı akademisyenler, medyaya bir metalin hidrometalurjik olayını bir bardakta şekerin çözündürülmesi gibi izah ediyor.

Bir metalik cevheri hidrometalurjik (çözeltme yöntemi) olarak pH=1-2 gibi çok kuvvetli asit ortamda ve bazı kimyasallar ile çözündürme işlemi ile teknik olarak başarılan bir metal kazanımını ele alalım.

Teknik olarak çok düşük pH’da bu işlemi başardık ta! Çoğu yurt dışından temin edilen asit ve kimyasalların döviz cinsinden fiyatları çok fazladır.

Kimyasal maliyetler dışında, böyle bir asit ortamda işlem bittikten sonra çözeltiyi nötrleştirmek ( pH’ı 7-8 getirmek) için tonlarca öğütülmüş kireç maliyeti ne olacak?

Bilimsel çalışmaların çoğunda kullanılan kimyasalların, enerji, işçilik gibi diğer unsurların maliyet verileri de yok!

Ayrıca, yüksek asit ortamda dayanabilecek ve çözeltme işlemlerinin gerçekleştirileceği özel tankların ve özel üretilmiş ekipmanların ilk yatırım ve işletme maliyetleri ne olacak?

Hiç hesaba katılmayan ise, çözeltme işlemi esnasında başta asitler olmak üzere diğer kimyasalların oluşturacağı buharlarının atmosfere yayılması ile çalışanların sağlığı ve diğer çevre unsurların etkisini önlemek için harcanacak maliyetler ne olacak?

Tabi ki! Cam bardaktaki şekerin çözünmesinde maliyet yok! Çevre ve sağlık sorunu da yok!

Diğer taraftan, şeker sıcak suda daha çabuk çözünür. Bu durumda, suyun ısıtma maliyeti devreye girer! :)

Aslında, konu uzmanı akademisyenler bu çözündürme süreçlerini ne kadar zor olduğunu bilir!

Fakat, medyaya bu işlemi teknik olarak yapılabilir olarak anlatınca, bir bardaktaki şekerin kolayca çözündürdüğümüz gibi metalleri de kolayca çözündürebiliriz algısı oluşuyor.

Bu durumda, NTE gibi stratejik olarak önemli olan maden yataklarımızı 50-60 yıldır üretime katamayınca, gerçek olmasa da halkta “ABD veya Avrupa bizi engelliyor algısı” oluşuyor.

Bugün, Avrupa ülkelerinin hemen hepsi, NTE ürünlerinin %90’ını Çin’den neden ithal ediyorlar acaba?

Sebebini açıklamaya çalışayım!

Çin hükümetinin, rejim olarak çalışanlarına ne ücretler açısından ne de iş sağlığı açısından değer veren demokratik bir ülke olmadığını siz de benim kadar biliyorsunuzdur.

1.5 milyar nüfusa sahip olan ve maden sektöründe çalışan 50 bin veya 100 bin civarında ucuz iş gücünün ölmesi veya meslek hastası olması, Çin hükümeti için önemli bir kayıp olarak görülmüyor!

Ayrıca, madencilik ve rafinasyon sonrası ortaya çıkacak çevre faaliyetlerini de dikkate alacak ve bunu önlemek için para harcayacak bir ülke olmadığı için rafinasyon maliyetleri de düşüktür.

Bu konuyu daha iyi anlaşılması için halkımızın bildiği konular üzerinden izah etmek isterim!

Mesela! Hepinizin kullandığı cep telefonu, tablet ve bilgisayarlar üzerinde vermiş olayım!

Bugün, en pahalı ve en ünlü ABD menşeli cep telefonu şirketi, Çin’de ürettim yaptığını biliyorsunuzdur!

Peki! Bu ünlü firma cep telefonu gibi teknolojik ürünlerini, ABD hükümetinin siyasi ve ekonomik olarak düşman gördüğü Çin’de neden üretiyor?

NTE ile birlikte, altın, gümüş, nikel, kobalt gibi birçok metal bu ileri teknolojik ürünlerin elektronik devrelerinde ve pillerinde kullanılmaktadır.

Pillerin üretiminde ve elektronik devrelerde (Çip) bu metalleri lehim gibi yüksek ısıda işlem yaparken oluşan metal buharları, akut olarak zehirleyebildiği gibi zamanla çeşitli organlarda birikerek kronik kanser oluşuma neden olabilmektedir.

Metallerin çalışanlar üzerindeki olumsuz etkileri sebebiyle, gelişmiş ülkelerde İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) açısından çeşitli önlemlerin alınması zorunlu tutulur ve sürekli denetlenir.

ABD veya Avrupa’da cep telefonu gibi teknolojik ürün üreticilerinin, hem çalışan sağlığına hem de çevre sağlığına etkisinin olmaması için birçok şartı yerine getirmesi gerekmektedir.

Bu şartları sağlamak, çok fazla yatırım ve işletme maliyetleri demektir!

Bir başka örnekte, Türkiye’deki Çimento Sektöründen vereyim!

Çimento üretiminde en önemli unsuru olan “Klinker” malzemesi; kireçtaşı ve kil karışımının (bazen alüminyum veya demir madeni eklenir) 1500-1600 ̊C’de katı yakıtlar (kömür veya petrokok) ile döner fırın içerisinde kavrulmasıyla oluşmaktadır.

Elde edilen klinker malzemesine %5 civarında alçı taşı ilave edilerek belli bir inceliğe gelene kadar değirmenlerde öğütülür.

Bu öğütülmüş ürünün adı “Çimento” dur.

Ülkemizde, yaklaşık 55 adet çimento entegre fabrikası ve 22 adet de çimento öğütme fabrikası bulunmaktadır.

Son 15 yıla kadar, bu fabrikaların neredeyse %75’i yabancı şirketlerin ya da yabancı şirket ortaklığı şeklindeydi.

Peki! Yabancı çimento şirketleri kendi ülkelerinde çimento fabrikalarını neden çalıştırmıyorlar?

Çünkü! Çimento döner fırınlarının yakıt maliyetini düşürmek için kömür yerine petrokok kullanımına kendi ülkeleri izin vermemektedir.

Yakıt maliyetlerini düşürmek için, petrokok kullanabilecekleri Türkiye, Hindistan, Endonezya, Irak ve Suriye gibi ülkelerde çimento yatırımlarını yaptılar.

Peki! Bizde petrokok kullanmak serbest mi?

Cevap! hem “HAYIR” hem de “EVET” olacak!

Türkiye’de petrokok’u kendi evinizde yakmanız “Kanunlarımızca” yasak iken, çimento fabrikalarında yakılması “Kanun Üstünde Kararnameler” ile serbest!

Komik! Değil mi?

Yaklaşık 2.5 yıl önce, “Petrokok” konusunu ve insan üzerine etkileri üzerine yazdığım köşe yazımlarından detayları okuyabilirsiniz.

https://www.yaylahaber.com.tr/petrokok-bilmedigimiz-tehlike-1

https://www.yaylahaber.com.tr/petrokok-bilmedigimiz-tehlike-2

Günümüzde ise bu yabancı çimento şirketlerinin bir kısmı, Türkiye’de son yıllarda artan çevre baskıları nedeniyle yatırımlarını diğer üçüncü Dünya ülkelerine kaydırmışlardır.

Bugün, yabancı veya yabancı ortaklığı olan çimento fabrikası sayısı neredeyse toplam sayının yarısına düşmüştür.

Gelelim, Çin’deki en büyük NTE maden yatağının, başta çalışanlar olmak üzere maden etrafında yaşayan canlılar ve çevre açsından durumuna!

Çin’deki “Bayan Obo” madenindeki üretim sürecinde toryum, arsenik ve diğer ağır metal artıkları bırakması nedeniyle sık sık çevre savunucularının gündemine geliyor.

Sadece madenin çıkarıldığı “Bayan Obo” yatağının olduğu yer değil, maden yatağının yakınındaki NTE’lerin rafine dildiği “Baotou” şehrindeki durum da hiç iyi değildir.

Dünyaca ünlü medya kuruşları olan “The Guardian”ın 7 Ağustos 2012’de ve “BBC”nin 2 Nisan 2015’te yaptıkları haberlerde durumun vahimi yeti gözler önüne seriliyor!

https://www.theguardian.com/environment/2012/aug/07/china-rare-earth-village-pollution

https://www.bbc.com/future/article/20150402-the-worst-place-on-earth

Gazeteler, çevre savunucu sivil toplum kuruluşların yönlendirmesi ile durumu abartıyor diye düşünebiliriz!

Peki! Dünya’da en saygın olduğu kabul edilen Elsevier yayın evinin Etki Faktörü (Impact Factor) sırasıyla 11.3 ve 9.7 olan “Journal of Hazardous Materials” ve “Environment International ” dergilerinde çıkan bilimsel makalelere ne demeli?

Bu bilimsel makalelerin olduğu “veri tabanlarına” halkımız ücret ödemeden ulaşamaz!

Bilimsel yayınların olduğu veri tabanlarına Türkiye’deki her üniversitedeki akademisyenler, öğrenciler ve diğer çalışanlar ulaşabilmektedir.

Halkımız anlayabilsin diye, İngilizce olan dergilerin web üzerinden “Türkçe” sözlüğüne çevirerek son yıllarda yayımlanmış 3 tane makalenin sadece kapak kısmını verdim.

Bugün tüm Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de, Maden Mühendisliği bilim dalında en fazla bilimsel yayın Hidrometalurji (Liç veya Çözeltme) alanın da yapılmaktadır.

Üniversitenin laboratuvarlarında, küçük cam kaplar içinde çok az cevherler ile bu çözeltme testlerini sonsuz kimyasal türü (asitler, bazlar v.b.) seçeneği ve çözeltme şartları denemeleri yapmak kolay bir işlemdir.

Bu çözeltme işinin maliyeti ne olacağı hesaba katılmaz!

Ayrıca, 50 ml, 100 ml veya 250 ml’lik cam kaplar içerisinde yapılan her deneme sonrası laboratuvardaki çeşme suyu ile seyreltilmiş çözeltileri lavabolara dökülmesi de çevre açısından problem teşkil etmez!

Çözeltme konusunda bu kadar çok yayın olmasına rağmen ülkemizde, altın ve gümüş madenleri dışında hemen hemen hiçbir metal için (1973 yılında Seydişehir’de kurulan alüminyum hariç) bir çözeltme tesisi bulunmamasına ne diyeceğiz?

Altın ve gümüş metallerinde çözeltme yöntemi uygulanmasının nedeni ise; hepinizin bildiği üzere bu metallerin ticari değerinin çok fazla olmasıdır.

Ayrıca, altın ve gümüşün çözündürmesinde verimli ve ucuz olan siyanürün kullanılmasından da kaynaklanmaktadır.

Son söz olarak, olayları sadece teknik olarak bakmak çoğu zaman yeterli olmaz!

Bilimin, akademisyenlere görev yüklediği “sürdürülebilirlik” konusu açısından da durumu ele almamız gerekmez mi?

Bilimle ve sağlıkla kalın…