Bilgi - Keşfet Haberleri

Ayasofya’nın 1.600 yılı aşan hikâyesi! 86 yıl sonra 24 Temmuz’da yeniden ibadete açıldı

İstanbul’un tarihî yarımadasında yükselen Ayasofya, yalnızca bir ibadet yapısı değil; Doğu Roma’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten günümüze uzanan çok katmanlı bir tarih belgesi. Üç kez aynı yerde inşa edilen yapı; kilise, katedral,cami ve müze kimlikleriyle çağlar boyunca siyasal, dinî ve mimari dönüşümlerin merkezinde yer aldı.

Abone Ol

Ayasofya’nın tarihi, İstanbul’un imparatorluk başkenti olduğu yıllara kadar uzanıyor. Bugünkü yapı, aynı noktada inşa edilen üçüncü Ayasofya olarak biliniyor. İlk yapı, ahşap çatılı bir bazilika biçiminde inşa edildi ve 360 yılında ibadete açıldı. Döneminde “Büyük Kilise” adıyla anılan bu yapı, 404 yılındaki ayaklanma sırasında çıkan yangında büyük ölçüde tahrip oldu.

İkinci Ayasofya, İmparator II. Theodosius tarafından yaptırılarak 415 yılında açıldı. Ancak bu yapı da uzun ömürlü olmadı. 532’de İmparator Jüstinyen’e karşı başlayan Nika Ayaklanması sırasında yakılarak yıkıldı.

Beş yılda yükselen mimarlık harikası

Nika Ayaklanması’nın ardından İmparator I. Jüstinyen, önceki yapılardan çok daha büyük ve görkemli bir kilise yaptırmaya karar verdi. Günümüze ulaşan üçüncü Ayasofya’nın inşası 532’de başladı ve yalnızca beş yıl içinde tamamlandı.

Yapının mimarlığını Trallesli Anthemios ile Miletli Isidoros üstlendi. Ayasofya, 537 yılında ibadete açıldı. Merkezî kubbeyi yarım kubbeler, kemerler ve taşıyıcı ayaklarla birleştiren tasarımı, döneminin en ileri mühendislik uygulamalarından biri olarak kabul edildi. UNESCO, Ayasofya’yı Bizans ve Osmanlı dönemlerinin benzersiz mimari şaheserleri arasında gösteriyor.

Ayasofya’nın görkemli iç mekânında mermer kaplamalar, sütunlar, altın zeminli mozaikler ve geniş kubbe düzeni öne çıktı. Yapı, Doğu Roma İmparatorluğu’nun en önemli kilisesi olurken imparatorların taç giyme törenleri ve büyük dinî merasimler de burada gerçekleştirildi.

Depremler kubbeyi defalarca sarstı

Ayasofya’nın tarihi yalnızca ihtişamla değil, yıkımlar ve onarımlarla da şekillendi. İstanbul’da meydana gelen depremler, yapının kubbesinde ve taşıyıcı sisteminde ciddi hasarlara yol açtı. Kubbenin bazı bölümleri farklı dönemlerde çöktü ve yeniden inşa edildi.

1346 yılında doğudaki ana kemer ile kubbenin bir kısmı çöktü. Yapı, fethe kadar geçen süreçte onarımlarla ayakta tutulmaya çalışıldı. Ancak savaşlar, ekonomik sıkıntılar ve bakımsızlık nedeniyle sürekli bir yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Haçlı işgalinde yağmalandı

Ayasofya’nın en ağır tahribatlarından biri, 1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi sırasında yaşandı. İstanbul’u işgal eden Haçlılar, kentin diğer bölgeleriyle birlikte Ayasofya’yı da yağmaladı.

İstanbul’un 1204-1261 yılları arasında Latin yönetiminde kaldığı dönemde yapı, Ortodoks kilisesi kimliğinden çıkarılarak Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedral olarak kullanıldı. 1261’de Doğu Roma yönetimi yeniden kurulduğunda ise Ayasofya tekrar Ortodoks kilisesine dönüştürüldü.

Fetihle birlikte camiye dönüştürüldü

İstanbul’un 1453’te Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından Ayasofya camiye dönüştürüldü. Yapı, Osmanlı döneminde yalnızca ibadete açılmakla kalmadı; kapsamlı onarım ve güçlendirme çalışmalarıyla da koruma altına alındı.

Ayasofya’ya zamanla minareler, mihrap, minber, hünkar mahfili, şadırvan, medrese, kütüphane ve imaret gibi bölümler eklendi. Böylece yapı, tek bir ibadet mekânından geniş bir külliyeye dönüştü.

Osmanlı dönemindeki en önemli müdahalelerden biri Mimar Sinan tarafından gerçekleştirildi. Yapının dışına eklenen payandalar ve taşıyıcı sistemi güçlendiren düzenlemeler, Ayasofya’nın depremlere karşı dayanıklılığını artırdı. Resmî tarihçede, Mimar Sinan’ın çalışmaları yapının günümüze kadar ulaşmasında temel unsurlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Mozaiklerle hat sanatının buluştuğu mekân

Ayasofya’nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, farklı inanç ve medeniyetlere ait sanat eserlerinin aynı yapıda yan yana bulunmasıdır.

Bizans döneminden kalan mozaiklerde Hz. İsa, Hz. Meryem, imparatorlar ve dinî figürler tasvir edildi. Deisis mozaiği, İmparator Kapısı mozaiği ve apsisteki Meryem ile çocuk İsa tasviri, yapının en önemli sanat eserleri arasında yer aldı.

Osmanlı döneminde ise kubbe, duvarlar ve mimari bölümler hat levhaları, çiniler ve çeşitli süslemelerle donatıldı. Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından hazırlanan büyük hat levhalarında Allah, Muhammed, dört halife ile Hasan ve Hüseyin isimleri yer aldı.

Bu durum, Ayasofya’nın yalnızca iki farklı dinî geleneğe değil, Bizans ve Osmanlı sanat anlayışlarının birlikte izlenebildiği ender yapılardan biri olmasını sağladı.

Cumhuriyet döneminde müzeye çevrildi

Ayasofya, Osmanlı döneminde yaklaşık beş asır boyunca cami olarak kullanıldı. Cumhuriyet döneminde başlatılan restorasyon ve inceleme çalışmalarının ardından, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürüldü.

Müze döneminde sıva altında kalan bazı mozaikler ortaya çıkarıldı, yapının Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait unsurları birlikte sergilenmeye başlandı. Ayasofya, İstanbul’un en fazla ziyaret edilen tarihî yapılarından biri hâline geldi.

Dünya mimarisini etkileyen yapı

Ayasofya, 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan İstanbul’un Tarihî Alanları içerisinde yer alıyor. UNESCO’ya göre yapı, yüzyıllar boyunca Avrupa ve Yakın Doğu’daki kilise ve cami mimarisini etkiledi.

Özellikle büyük merkezî kubbe, yarım kubbeler ve geniş iç mekân anlayışı, daha sonraki dönemlerde inşa edilen birçok dinî yapıya esin kaynağı oldu. Osmanlı klasik dönem mimarisinde Şehzade, Süleymaniye ve Sultanahmet camilerinde Ayasofya’nın mekânsal etkileri görüldü.

Ayakta kalmayı başaran medeniyet hafızası

Ayasofya’nın değeri yalnızca yaşında veya büyüklüğünde değil, farklı dönemlerin izlerini aynı çatı altında korumasında yatıyor. Bir tarafta Bizans mozaikleri ve mermerleri, diğer tarafta Osmanlı hatları, mihrabı ve minareleri bulunuyor.

Yaklaşık 1.500 yıldır depremlere, savaşlara, ayaklanmalara ve siyasal dönüşümlere tanıklık eden Ayasofya, İstanbul’un geçirdiği değişimin en güçlü simgelerinden biri olmayı sürdürüyor.

Bugün Ayasofya’ya bakıldığında yalnızca bir kilise veya cami değil; Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin üst üste biriktiği büyük bir tarih arşivi görülüyor.

86 yıl sonra 24 Temmuz’da yeniden ibadete açıldı

Danıştay 10. Dairesinin, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını 10 Temmuz 2020’de iptal etmesinin ardından yapı yeniden cami statüsüne kavuştu. Aynı gün yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Ayasofya’nın yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığına devredildi.

Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, 24 Temmuz 2020 Cuma günü, 86 yıl aradan sonra kılınan ilk cuma namazıyla yeniden ibadete açıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı programa İstanbul’un yanı sıra Türkiye’nin farklı şehirlerinden çok sayıda vatandaş iştirak etti. Camiye sığmayan cemaat, tarihî yarımada ve çevresindeki alanları doldurdu.

Böylece Ayasofya’nın tarihindeki önemli tarihler arasına 24 Temmuz 2020 de eklendi. Yapı, bu tarihten itibaren Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi adıyla hem ibadete hem de ziyaretlere açık şekilde hizmet vermeye başladı.