Yeter ki Su Kanala Girsin… (1)

Abone Ol
“Tarihimizi tetkik ediniz. Türk’ün çektiği bütün felaketler, maruz kaldığı tehlikeler ve musibetler hep kendi özbenliğini, milli varlığını ihmal ederek nereden geldikleri ve ne oldukları, hangi nesle mensup bulundukları belirsiz bir takım kimseleri kendilerine reis tanıyarak onların şuursuz bir vasıtası olmak mevkiine düşmüş olmasındandır.” Mustafa Kemal  (Kılıç Ali – Atatürk’ün Hususiyetleri, sf. 55) 
Tarihsel gelişim, ekonomik ilişkilere ve bu ilişkilerin yarattığı ihtiyaçlara dayalı bir süreçtir. Kültür ise bu temel üzerinde yapılanmış kavramların, halden hale geçen sürekliliği, bir yaşama biçimidir.
İlişkilerde her sonucun bir nedeni olduğu gibi her sonuç da bir sonraki aşamanın nedeni olarak sürecin devamlılığı sağlanmaktadır. Bu bağlamda aranan her yanıt, tarihin içinde saklıdır.
Devşirme sistemi Osmanlılarda 14. yüzyıldan sonra Türk yönetim geleneklerinden sapmanın kurumlaşmasıdır. Böylece katılımcı yönetim biçiminden mutlak hanedan egemenliğine geçilmiştir. Osmanlı artık, budunun yurdu değil, padişahın kişisel mülkü olmuştur. Yani Memalik-i Osman’dır artık…
Ele geçirilen geniş topraklarda çok farklı din ve etnik yapıdaki toplumların merkezi bir yönetim altına alınarak yeni bir düzen kurulması ve fetihlerin sürdürülmesi yeni gereksinimler yaratmıştır.
14. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Doğu’da Sivas’a, Batı’da Kosova’ya dek genişleyen Osmanlı Devleti’nde tımarlı sipahi sistemi yetersiz kalmıştır. Bu güç korunarak denetim ve yönetimi doğrudan ve sürekli olarak padişaha bağlı ayrı bir orduya gereksinim duyulmuştur. Devşirme sistemi işte böyle bir gereksinimin sonucudur.
II. Mehmet’in (Fatih) Türklerin devletteki son temsilcisi Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmesinden sonra devşirme sistemi yaygınlaşmıştır.
Devşirme sistemi genellikle 14-18 yaş arasında Balkanlardaki Hıristiyan çocukları seçişmiş, İstanbul’da eğitilmişlerdir. Osmanlı padişahları, özellikle başlangıçta, iktidarlarını korumak için gerekli insan kaynağının önemli bir bölümünü devşirmelerden karşılamışlardır.
Padişahlar devşirme sitemini o denli büyütüp genişletmişlerdir ki zaman içinde sistemin gerçek işleyişinin ne olduğu, neye hizmet ettiği karışmıştır. 15. yüzyılda, daha kuruluşundan yüz yıl bile geçmeden Yeniçeriler saray üzerinde güçlü bir baskı unsuru haline gelmişledir. Sadrazam öldürmüş, saltanat kavgalarına karışmış, taht alıp taht vermişlerdir. İmparatorluğun en güçlü olduğu 16. yüzyılda devlet yönetiminde o denli etkilidirler ki “Kulun (Yeniçerinin) kılıcı altından geçmeyen, padişah olamaz” özdeyişi nerede ise yerleşik kural haline gelmiştir. (!)
Ancak, 14-18 yaşında zorla Müslüman yapılan insanların geçmişlerini unutmaları olanaksızdır. Devşirmeler ne tam Müslüman olmuşlar, ne de yeni kimliklerini kabullenmişlerdir.
İçine sokuldukları koşullardan kurtulma olanağı bulunmayan devşirmeler, gücü ellerinde bulundurdukları sürece padişaha sadık görünmüşler, padişahın zayıflığını gördüklerinde ona karşı ayaklanarak isyan çıkartmışlardır. 
Bumerang özellikle 19. yüzyılda dönmüştür. Osmanlı nasıl devşirme denilen düzenekle Hıristiyan çocuklarını belli dönemlerde toplayıp eğiterek kendilerine asker, yönetici yetiştirmişlerse de emperyalist ülkeler, Osmanlı topraklarında okullar açarak Müslüman ve gayrimüslim çocukları devşirerek kendileriyle uyum içinde çalışacak yöneticiler, dönüştürülmüş aydınlar yetiştirmişlerdir.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde 465 Amerikan, 83 İngiliz, 72 Fransız, 44 Rus, 24 İtalyan, 7 Alman, 7 Avusturyalı, 3 Yunan olmak üzere 705 misyoner okulu açılmıştır. (Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika, Uygur Kocabaşoğlu, Arba Yay., İst. 1989 sf. 25 ak. İ. Tekeli-S. İlkin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, TTK Yay., 1999, sf. 112)
Osmanlı’da faaliyet gösteren misyoner okullarında ilk başlarda Hıristiyan çocukları eğitilmiş ve bunlarda yetiştirilenler yurt dışında örneğin Amerika’da yüksek öğrenime tabi tutularak Osmanlı’ya geri gönderilmiş ve Ermenilerin örgütlenmesinde önderlik etmişlerdir. Daha sonra misyoner okullarına Müslüman çocukları da alınmış ve emperyalistlerin emellerine hizmet eden devşirmeler yetiştirilmiştir.
1920-1938 yılları arasında bilindiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türkler tarafından, Türk budunu için yönetilen tam bağımsız bir devlettir.
Mustafa Kemal’in Hakk’a yürümesinin hemen ardından ise emperyalizm sızma operasyonlarını hızlandırmış, kendisine hizmet edecek kadrolar devşirmeye başlamıştır.
27 Aralık 1949… Bu tarih devşirme operasyonun  “tsunami dalgası”dır. Bu tarihte Talim Terbiye Kurulu’nun yapılandırılması amacıyla ABD ile Türkiye arasında bir ikili anlaşma imzalanmıştır. 4 Amerikalı uzman (CIA ajanı) 4 Türk, anlaşma gereğince bu kurulda görevlendirilmiştir.
Anlaşma gereğince bu Kurul’un Başkanı ABD’nin Türkiye’deki misyon şefi yani Büyükelçi’sidir. Mili Eğitim’de her türlü müfredat değişikli hakkında alınacak kararlarda oyların eşitliği halinde ABD Büyükelçi’nin kararı sonucu belirmektedir.
Ancak, bu yaşananlardan daha önce, 10 Kasım 1938’den sonra, 1939 yılında, Mustafa Kemal’in hazırladığı Tarih ve Medeni Bilgiler kitapları tozlu raflara derhal kaldırılmış, emperyalizmin karadulu karşıdevrim sinsice ağlarını örmeye başlamıştır.
Bildiğiniz gibi karadul denilen örümcek cinsi, zehriyle önce avını uyuşturur, bayıltır daha sonra ise parçalayarak yutar.
Emperyalizmle, karadul arasında korkunç bir benzerlik vardır. UYUŞTUR-BÖL-PARÇALA ve YUT…
Hangi yazımızdaydı o insanların için girip de onları yöneten uzaylılar?
“Dışı seni yakar içi beni” misali emperyalizme elini verip de kol ne kelime, başını kurtaran görülmemiştir.
Türk milleti artık “muasır medeniyet” dendiğinde Batı’da gelişen bilimi ve teknolojiyi alan değil, körü körüne Batı’yı taklit eder hale gelmiştir. Kültür emperyalizmi denen örümceğin ağları her geçen gün biraz daha toplumu kuşatmıştır.
Tanzimat sonrası “Ah monşer… Paris… Ah Paris…” diyerek yarım yamalak Fransızca konuşan, iki lafta bir cümlenin içine Fransızca bir sözcük yerleştiren Tanzimat aydınının yerini “Küçük Amerika ve Çağdaş Avrupa” hayalleriyle kendi tarihinden ve toplumundan koparılmış kuşaklar yetiştirilmiştir.  Artık Fransızcanın yerini İngilizce alacak, şarkılar İngilizce dinlenecek ve söylenecek, toplum kendi kültürünü küçümseyen, halkına tepeden bakan komprador aydınlarla karşı karşıya kalacaktır.
Osmanlı’nın son dönemimde İngiliz Muhibbi, ABD mandacısı olanların yerini yeni muhipler almıştır. “Biz adam olmayız…” deyişi işte bu halin kristalize olmuş ifadesidir. Son dönemde “AB’ci solcu” ifadesi de bu trajedinin bir başka karesidir.
“Kadın gece gibidir! Gece aydınlığı doğurur, kadın; insanı! Kadını olmayan bir dava, yazısı olmayan deftere benzer! İşte ben bu yüzden bir geceye yangınım, bir de kadına! (Muazzez İlmiye Çığ gibilerdir, kadından kastımız!)” “Biz Geceyi bekleriz… Cem Yağcıoğlu http://www.ilk-kursun.com/2011/03/biz-geceyi-bekleriz%e2%80%a6/
Kadınlarımız devrimci mücadeleden uzaklaştırılmak için düzenlenen sinsi tertipler onları salt laiklik cenderesine sıkıştırmıştır. Çağdaşlık dendi mi dekolte giyinmek, sokakta sigara içmekten ibaret olarak algılanmaktadır özgürlükler. Mustafa Kemal’in ilkelerinin diğerleri Devrimcilik, Devletçilik, Halkçılık, Milliyetçilik tedavülden kaldırılmıştır.
Tam bağımsızlık mı dediniz? Küreselleşme çağında dünyamız küçük bir köye dönüşmüşken bağımsızlık mı kalırmış!!!
Mustafa Kemal’in döneminde kapatılan yabancı okullar 10 Kasım 1938’den sonra yeniden yaygınlaşarak çalışmaya başlamışlardır. Bu okullarda da kendi toplumuna ve kültürüne yabancılaşmış, Batı’yı üstün gören, onun karşısında eziklik duyan komprador aydın tipi üretilmiştir. Sayıları az, etkileri çok bu tipler, ülkenin ve ulusun çıkarlarını değil, ilişki içinde oldukları küresel güç merkezlerinin istekleri yönünde hareket etmekte, ülke ve ulus karşıtı davranışlar gösterebilmektedirler.
Bu okullarda yetişip de Mustafa Kemal’in ilkeleri ışığında bir duruş gösterenlerin üretim hatası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözümüz onlara değildir.
Gerek Devlet, gerekse yabancı okullarda yetişen gençler 1946’dan sonra Amerikalı uzmanların denetiminde düzenlenen müfredatın eseri olarak kendi kültürlerine, tarihlerine yabancılaşmış, Batı’ya özenen aydınlar olarak eğitilmektedir. Bu durumda Kamuran İnan’ın “Türkiye’de 200 bin hain var” sözü anlam kazanmaktadır. Toplumun yaşanan bunca sorun karşısında bu denli duyarsız, ilgisiz, suskun kalmasının temel nedenleri yıllardır uygulanan “toplum mimarlığı” tertipleridir. Bunu tertibe bir de ele geçirilen yazılı ve görsel basını da eklediniz mi gelsin federasyon ile yönetilen ülkelerin istinat mahkemeleri… Gelsin Cumhuriyet’in yıkılmasına tepkisiz kalan, bireyleşememiş bireyci kalabalıklar… Bir diğer deyişle yarı cahil olup da âlim kesilen aydıncıklar…
Mustafa Kemal Paşa, devrimin ve ulusal varlığın korunması için, dış tehdidi yerelleştiren “devşirme” anlayışına kararlılıkla karşı koymuş, iç cepheyi güçlendirecek güçlü bir ulusal bilincin ve örgütün var olması için çalışmıştır. Bunu yaparken de halka ve ulusa güvenin, cesaret ve atılganlığın şart olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmıştır. 
Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nda devşirme kültürün etkisinden kurtulamayarak mandacılığı önerenlere şunları söylemiştir.
“Maddi ve özellikle manevi düşüş; korkuyla, beceriksizlikle başlar. Beceriksiz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında beceriksiz ve kararsızlıkta o kadar ileri giderler ki, adeta kendi kendilerini aşağılarlar. Derler ki, biz adam değiliz ve olmayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz kayıtsız ve şartsız, varlığımızı yabancıya bırakalım. Türkiye’yi, onu böyle yanlış yollarda dağılma ve yıkılma vadisine sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını tümüyle yeni bir inançla donatmak… Bütün millete taze bir maneviyat vermek… Düşmanla mücadele için asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün ülkenin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Görünen cephe (diğer cephe y.n.) doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephedir. Bu cephe sarsılıp, değişebilir; yenilebilir. Ancak bu durum hiçbir zaman, ülkeyi ve milleti mahvetmez. Önemli olan, ülkeyi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeği, bizden daha iyi bilen düşmanlar, iç cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten, kaleyi içinden almak, dışarıdan zorlamaktan çok daha kolaydır.” (Nutuk, sf. 392-393, ak. Tarih IV, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri, sf. 116, Kaynak Yay., 3. basım, 2001)  
İşte bu noktada Kemalist Devrimi yeniden hayata geçirecek kadrolara çok büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Algı yeteneğini kaybetmiş, beyinlerine narkoz verilmiş milletimizin gafletten uyandırılması için gerektiğinde birebir çalışacak kararlı ve sabırlı bir mücadele bizleri beklemektedir.
Yeter ki su kanala girsin… Damlayan suyun mermeri delmesi gücünden değil kararlılığındandır.