“Uyan Ey Gözlerim, Uykudan Uyan”

Abone Ol
Tarihi bilmeden sarih yorumlar yapmak ve duruş sergilemek hayatın doğasına aykırıdır.
İşte burada Mehmet Akif Ersoy’u hatırlamak zamanıdır.
“Tarih tekerrürden ibarettir diyorlar / Eğer hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi hiç?”
Mustafa Kemal Paşa çakmak, çakmak gözleriyle giriyor söze, “Emperyalizm Türkleri hiç affetmeyecektir”…
Türkiye’de 1939’da başlayan ve 1990’lı yıllarda giderek artan emperyalist işgali bu sözlerin ışığında irdeleyemezsek sapla samanı, İsa ile Musa’yı birbirinden ayıramayız.
1939’da İngiltere, Fransa ve ABD ile ticaret ve işbirliği anlaşmaları imzalanır… Türkiye Osmanlı’dan sonra yeniden Batı’ya bağlanmaktadır.
1939’un Eylül’ünde başlayan 2. Paylaşım Savaşı emperyalizmin kendi derdine düştüğü bir dönemdir. Bu nedenle Türkiye'de, 1919’dan başlayarak 1938’e kadar süren iç isyanlar bıçak gibi kesilmiştir.
1945’de biten 2. Paylaşım Savaşı dünyaya yeni bir emperyalist patron yaratır... ABD…
1946’dan sonra başlayacak olan Marshall Yardımları Türkiye’nin Washington’a olan teslimiyetini pekiştirmiştir.
Kanuni dönemindeki kapitülasyonlar nasıl Osmanlı’ya ilk anda bir sorun olmamışsa Batı ile yapılan ikili anlaşmalar da geniş bir kesim tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. 
Bu dönemde batı ile yapılan anlaşmalara karşı çıkanları savuşturmak çok kolaydır… “Kökü dışarıda komünistlerdir bunlar…” ve “Türkiye’nin gelişmesine istememektedirler.”
Emperyalizm, Türkiye’nin Batı’ya bağlanmasından memnundur ama bir taraftan da Türk Devrimi’nin temel direklerinden olan Köy Enstitüleri, bir taraftan da Toprak Reformu ülke gündemindeki önemini korumaktadır. 
Türkiye’ye kolayca hükmedilmesi için devrimin duraklatılarak geriye döndürülmesi gerekmektedir. Bu amaçla emperyalizm, ülkedeki en gerici unsur olan feodal kalıntılarla işbirliği yapan ancak görüntüde sandık ve seçim müsameresi olan bir “çok partili demokrasi” istemektedir.
Meclis’te Toprak Reformu tasarısı görüşülürken CHP’den ayrılan dört kişi tarafından Demokrat Parti kurulacaktır. Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü.
ABD’deki iki partili tahterevalli demokrasisindeki partilerin birinin Cumhuriyetçi Parti, diğerinin de Demokrat parti olduğunu hatırlayıp sürdürelim yazımızı…
O yılların Türkiye’sinde demokrasi, demokrat gibi sözcükler gündelik hayatta pek kullanılmadığından halk Demokrat Parti’ye “Demirkırat” diyecektir. Temel slogan ise demokrasinin değişende değişmeyen bir ifadesidir. “Yeter Söz Milletindir”…
1949’da dönemin yönetimi NATO için başvurusunu yapmış, Köy Enstitülerini ise CHP eliyle dumura uğratmıştır.
Kendi uçağını yapan ve hatta ihraç eden Türkiye’nin uçak fabrikası ABD’nin isteğiyle kapatılır.
Makineli tarıma geçiş kırsaldaki nüfusu işsiz bırakmış ve kentlerin varoşlarında yeni bir sosyolojik yapılanma başlamıştır.
NATO’ya başvuran dönemin CHP iktidarı olsa da girmek Demokrat Parti’ye nasip olmuş, bu dönemde ABD ile yapılan ikili anlaşmalar giderek hız kazanmıştır. Topluma verilen gaz “Küçük Amerika” (!) olacağımızdır. 
Kentlere göçen insanlar, fabrikaların ucuz işgücü olarak görülmüş, ne kentlerin kimliğini yitirmesi ve plansız büyümesi, biz buna şişme demeliyiz aslında, ne de yeni kentlilerin sosyoekonomik ve sosyokültürel sorunları üzerinde düşünülmemiştir. İkametgâh olarak kentte yaşayan amma sosyokültürel olarak kentli olmayan bir nüfus yoğunluğu kentleri kuşatmıştır.
ABD, 1950 öncesinden başlayarak Türkiye’ye hep özelleştirmeyi, KİT’lerin satılmasını dayatmıştır. Hür teşebbüs gibisi var mıdır acaba? KİT’ler emperyalizm için komünist yönetimin özentileridir. Devlet ticaret yapmaz, hele sanayi ne demek ki?
1970’li yılların ikinci yarısında bir Sümerbank reklâmı vardı. “Sanayide Devlet”, derdi Erol Keskin o gür ve davudi sesiyle… Bu reklâmın hür teşebbüsümüzü pek rahatsız ettiğini söylerdi dostlar…
27 Mayıs 1960 sonrası yapılan Anayasa (1961) Türkiye’nin tıkanmış damarlarını açma çabasıdır. Ancak kısa zamanda tepesine, tepesine vurularak özünden uzaklaştırılmıştır. 12 Mart 1971 Muhtıra darbesi…
Bütün bunlar olurken ABD’nin gönderdiği Barış Gönüllüsü olarak tanıtılan tipler Türkiye’nin nokta, nokta etnisite (milliyet) ve inanç haritasını çıkarmışlardır.
Emperyalizm, Türkiye kamplara ayrılarak Alevi -Sünni, sağ-sol çatışmalarıyla 12 Eylül 1980 darbesine sürüklemiş, toplum yaşanan ölümler karşısında “Bu çatışma bitsin de nasıl biterse bitsin” noktasına sürüklenmiş ve 12 Eylül’de akan kan 13 Eylül’de bir anda kesilmiştir.
Ama esas mesele 24 Ocak 1980 kararlarının bugünkü teslimiyeti hazırlayan temel taşlardan biri olmasıdır. Öyle kararlardır ki bunlar sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin olduğu, bir toplumda darbeci bir anlayış dışında uygulanması mümkün olmayan yaptırımlardır. Ve öyle de olmuştur.
Bugün Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 1980’in altındadır. 1990’lı yıllarda başlayan kamu sendikacılığı sonucu sendikalı memur sayısı işçi sayısını geçmiştir.
Türkiye artık oltadaki balıktır ve kesinlikle yeme ihtiyacı yoktur. Yağmalanmaya hazır bir coğrafyadır.
Devlet eliyle sanayileşme peşinde olan DP ve AP’den sonra 12 Eylül sonrası sahneye konulan ekonomi politikaları ve 1983’de iktidara gelen ANAP özelleştirmeci çizginin şaşmaz savunucu olmuştur. Ama Türkiye ekonomisi bir anda çökertilemeyecek kadar güçlü kökleri olan devimle kurulmuş bir ulus devlet olduğundan teslim alınması 2002’den sonra AKP iktidarı eliyle sağlanmıştır. “Babalar gibi satıyorum…” diyen bir Maliye Bakanı… “Benim işim ülkeyi pazarlamaktır…” diyen bir Başbakan görülmüştür. 
1990’lı yıllar emperyalizme teslimiyetin yokuş aşağı gitti yıllardır. Sosyoekonomik çözülme hızlanmıştır.
AB’ye girme yalanı, Türkiye’nin teslimiyetinin elma şekeridir. Gümrük Birliği Anlaşması, ülkenin yabancı mallara karşı korumasız kalışının ve ulusal ekonominin narkoz verilerek parçalanmasıdır.
İkiz Yasalar, Bölge Kalkınma Ajansları Yasası, gemi azıya alan Patrikhane, iktidarların izniyle giderek artan misyoner faaliyetleri… Vakıflar Yasası’yla sağlanan toprak alma ayrıcalığı Sevr’i aratacak mertebededir. (Bu konuda Figen Özen’in yazıları bir ibret belgesi olarak tarihe kayıt düşülmüştür. Hâlâ okumayanlar varsa duyurulur.)
Cumhurbaşkanı’nın Başbakan’a Anayasa kitapçığı fırlatmasıyla (!) DSP, ANAP; MHP koalisyonunun üzerine napalm bombası gibi düşen ekonomik kriz… Kemal Derviş’in “kurtarıcı” olarak ABD’den ithali…
57. Hükümet döneminde yapılan Tarımsal Kota Anlaşması…
Yugoslavya’nın paramparça edilişi…
Ecevit’ten işgale destek alamayan ABD’nin koalisyonu çökertmesi…
28 Şubat denilen “darbe” ve Refah Partisi’nin kapatılması…
Derviş’in koalisyonu hücrelerine ayırması…
Ve siyaset sahnesine çıkarılan yeni aktör… AKP…
Türkiye, 2002 seçimlerine giderken ABD’nin “A” planı AKP’dir. Ama ya olmazsa… Sandık bu… Çünkü AKP daha genel kurulunu bile yapamamış yeni bir partidir. Erdoğan siyasi yasaklıdır. Mazlumu oynamaktadır…
Kemal Derviş CHP’ye monte edilir. Bu da ABD’nin “B” planı olmalı…
AKP seçimi kazanınca CHP’den milletvekili olan Kemal Derviş emperyalizme teslim ettiği Türkiye ekonomisini aynı limana palamarlayan AKP’ye övgüler düzmekle meşguldür. Milletvekilliğinden istifa ederek ABD’ye dönecektir. Çünkü Derviş görevini tamamlamıştır.
Ya CHP kazansaydı? Kemal Derviş Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı mıdır, yoksa bazı köşe yazarlarının zemin oluşturduğu gibi Baykal Genel Başkan, Derviş Başbakan mı olurdu? 
ABD’nin Irak’a demokrasi getirmek için (!) işgali planında Türkiye’de işlem tamamdır. ABD Güneydoğu’dan komşumuzdur (!) artık.
Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ABD Dışişleri Bakanı Powel ile imzaladığı 2 sayfa 9 maddelik gizli anlaşma…
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olmakla övünen bir Başbakan…
Ergenekon, Balyoz, Kafes vb tertiplerle Malta’dan Silivri’ye uzanan hat… Dün Osmanlı’nın işgaline karşı duracak aydın, asker ve siyasetçiler, bugün ulus devletin yıkılma tertibini millete anlatacak kadrolar…
Kanla, irfanla, kurulan ulus devleti, Kemalist Devrim’i savunacak kurum ve kuruluşların başlarına geçirilen çuvallar… Askerinden sendikasına… Dönüştürülen dernek ve partiler…
12 Eylül 1980 darbesiyle tırmanan emperyalist işgalin 12 Eylül 2010 referandumuyla ulus devletin hukuk kurumlarının teslim alınarak genişletilmesi.
Demokrasilerin kuvvetler ayrılığı ilkesinin artık kuvvetler birliğine dönüşmüştür artık. Bu ucubeye “ileri demokrasi” diyenler vardır.
TSK’nin teğmeninden generaline tutuklanan isimler… 300 generalin %10’u 30 general tutukludur. Bu tutuklamalar TSK’nin terfi piramidini de bozmuştur.
Mustafa Kemal Paşa’nın subaylara hitaben yaptığı konuşmada söylediği sözler çıkıp geliyor.
"Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayı mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz."
İmralı’yı PKK genel merkezine çeviren terörist başının devletle yaptığı görüşmeler… Örgüte verdiği talimatlar…
Güneydoğu’da kalkışma provaları… Hakkâri’de tezeğe sarılan Türk bayrağı…
Toplumun haber alma özgürlüğü mü dediniz? Al sana herkesime seslenen işbirlikçi medya… Kimi “darbe” söylentilerinin peşinde, kimi “laikliği”… Uniter ulus devletin altı oyuluyormuş ne gam…
Adalet bakanı ve üst düzey bakanlık kadroları ABD’ye eyalet görmeye gidiyorlarmış, ne gam
35 vali yardımcısı ve kaymakam eyalet eğitimine ABD’ye gitmişler, ne gam…
Üniversite öğrencileri ABD’ye eyalet gezisine gitmişler, ne gam…
Sırada eyaletlerin Gümrük sistemini yerinde inceleyecek olan Gümrükçüler varmış, ne gam…
İşbirlikçi medya ve yapay gündemler… Sen misin iktidarı eleştiren yayınlar yapan Oda TV…
Al sana gözaltı ve tutuklama... Al sana terörist suçlaması…
Bölge Kalkınma Ajansları yasasıyla göstere, göstere bölgelere ayrılan Türkiye’nin federasyona dönüşmesi için birileri gün sayıyor artık, anlaşılmıyor mu?
12 Haziran seçimleri Türk milletinin var oluş sınavıdır. Bu gerçeği millete anlatması gerekenler, umarım gaflet uykusundan uyanırlar… 
“Uyana ey gözlerim, uykudan uyan…”