Üreten Memleketteyse, Türkiye Ayaktadır

Abone Ol

Bazen memleketin gündemi tek bir cümleye sığar.


“Çorum’dayım… İşimin başındayım…”


Bu söz, yalnızca bir konum bildirimi değil.


Bir duruş.


Bir mesaj.


Bir cevap.


Türkiye’de büyük ölçekli iş yapmak; sadece para kazanmak değildir.


Fabrika kapısı demektir.


İhracat kapısı demektir.


İstihdam kapısı demektir.


Ama kabul edelim…


Zaman zaman spekülasyon kapısı da demektir.


Son günlerde Ahlatcı Holding ve Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Ahlatcı üzerinden yürüyen tartışma tam da bu çerçevede okunmalı.


Bir tarafta “yurt dışına çıkış yasağı” başlığıyla yayılan haberler.


Diğer tarafta şirketin net, sert ve açık açıklaması.


Ve Ahmet Ahlatcı’nın, gazeteci İsmail Saymaz’a atfedilen sözleri:


“Bir yanlışlık var… Kara parayla işimiz olmaz… Bu karar en kısa zamanda kaldırılacaktır.”


Ben her zaman “iddia” ile “açıklama”yı ayırırım.


İddia başka.


Hüküm başka.


Hukuk başka.


Dedikodu başka.


Soğukkanlılık tam da burada başlar.


Kamuoyuna yansıyan bilgiye göre, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütüldüğü belirtilen bir soruşturma kapsamında yurt dışına çıkış yasağı talep edildiği ya da konulduğu iddiası var.


Şirket cephesi ise net konuşuyor:


“İddialar asılsızdır, dayanaksızdır, gerçeği yansıtmamaktadır.”


Bu tür süreçlerde iş dünyasının en hassas noktası bellidir:


İtibar.


İtibar bir bilanço kalemi değildir.


Ama bilançoyu doğrudan etkiler.


Bankanın kredi limitinden uluslararası müşteri ilişkilerine kadar her yere dokunur.


Bir söylenti…


Bir manşet…


Bir cümle…


Piyasanın nabzını değiştirir.


O yüzden büyük şirketler sessiz kalmayı değil, kurumsal açıklama yapmayı tercih eder.


Ahlatcı Holding’in yaptığı da bu.


Metin dikkatli yazılmış.


Vurgular net:


Türkiye Cumhuriyeti yasalarına tam uyum.


Uluslararası ticaret kurallarına bağlılık.
Sektör regülasyonlarına riayet.


Şeffaflık.


Hesap verebilirlik.


Etik iş yapma anlayışı.


Bu ifadeler sıradan PR cümleleri değildir.


Kurumsal kimlik beyanıdır.


Şirket açıklamasında dikkat çeken bir başka nokta var.


Kapalıçarşı piyasasında kayıt dışı ekonomiyi faturalandırarak kayıt altına alma vurgusu.


Türkiye’nin en kronik sorunlarından biri kayıt dışılıktır.


Kayıt dışılık; vergi kaybıdır.


Denetim zafiyetidir.


Haksız rekabettir.


Eğer bir iş insanı, bulunduğu sektörde kayıt kültürünü güçlendirdiğini söylüyorsa, bu iddia ekonomi açısından önemlidir.


Çünkü kayıt altına giren her işlem; devlet için vergi, piyasa için şeffaflık, sektör için sürdürülebilirlik demektir.


Ekonomi dediğimiz şey yalnızca kur grafiği değildir.


Faiz oranı değildir.


Altın fiyatı değildir.


Ekonomi en çok da güvendir.


Güven yoksa yatırım olmaz.


Güven yoksa ihracat anlaşması uzamaz.


Güven yoksa istihdam artmaz.


Ahlatcı Holding’in kendisini “üretim–yatırım–ihracat–istihdam” çizgisinde anlatması boşuna değil.


43 ülkeye ihracat bilgisi sıradan bir rakam değildir.


Bir Anadolu şehrinden dünya pazarına uzanan bir ticaret ağıdır.


Birleşik Arap Emirlikleri’nden farklı coğrafyalara uzanan sevkiyat; yalnızca döviz girdisi değil, Türkiye’nin marka değerine yazılan bir nottur.


Çorum’dan çıkan her ihracat kolisi, Anadolu’nun üretim gücünün imzasıdır.


Bu hikâyede bir başka boyut daha var.


Nesil meselesi.


Ahmet Ahlatcı artık tek başına bir isim değil.


Yanında yeni kuşak var:


Ahmet Emin Ahlatcı.


Ateş Ahlatcı.


Türkiye ekonomisinde aile şirketlerinin kaderi hep şu soruya bağlıdır:


Kurucu kuşaktan sonra ne olacak?


Birinci kuşak ticari refleksi güçlüdür.


Risk alır.


Büyütür.


İkinci kuşak kurumsallaşmayı güçlendirir.


Sistemi inşa eder.


Uluslararası standardı yerleştirir.


Üçüncü kuşak dijitalleşmeyi ve sürdürülebilirliği taşır.


Doğru yönetilirse aile şirketi bir zafiyet değil, bir avantajdır.


Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca kazanan değil; sistem kuran iş insanıdır.


Anadolu’ya yatırım yapan, bulunduğu şehirde kalmayı tercih eden, üretimle büyüyen iş insanı.


Ahmet Ahlatcı’nın “Çorum’dayım” vurgusu semboliktir.


Bir anlamı vardır.


Aidiyet mesajıdır.


Anadolu şehirlerinde moral, en az yatırım kadar kıymetlidir.


Bir fabrika bacası tüttüğünde şehir nefes alır.


Bir atölye açıldığında gençler umutlanır.


Bir ihracat bağlantısı kurulduğunda şehir büyür.


Sosyal medyada oluşan destek dalgasını da bu çerçevede okumak gerekir.


Bu yalnızca bir kişiye destek değildir.


Bir şehrin kendi üretim hikâyesine sahip çıkmasıdır.


Elbette hukuk süreci kendi mecrasında ilerler.


İddialar somutlaşır ya da çürür.


Hukuk devleti herkes için gereklidir.


İş insanı için de.


İşçi için de.


Gazeteci için de.


Siyasetçi için de.


Ama bir hassasiyet var:


Linç ekonomisi.


Linç ekonomisi yatırım iştahını kırar.


İtibarı zedeler.


Piyasa güvenini bozar.


Türkiye’nin ihtiyacı dedikodunun çoğalması değil, üretimin artmasıdır.


Ben meseleye şu pencereden bakıyorum:


Türkiye yalnız İstanbul’dan ibaret değildir.


Ankara’dan ibaret değildir.


İzmir’den ibaret değildir.


Çorum da bu ülkenin ekonomik haritasında bir noktadır.


Kayseri de.


Gaziantep de.


Konya da.


Anadolu’dan çıkıp dünya pazarına giden her şirket, ülkenin dövizine, istihdamına ve özgüvenine katkıdır.


Ahmet Ahlatcı’nın mesajı…


Holdingin kurumsal açıklaması…


Ahmet Emin Ahlatcı ve Ateş Ahlatcı’nın temsil ettiği devam duygusu…


Bunlar bir bütün olarak şunu düşündürüyor:


Türkiye, aile şirketlerini kurumsal omurgaya dönüştürdükçe güçlenir.


Şeffaflıkla.


Kayıtla.


İhracatla.


Ve en önemlisi…


Memlekette kalarak.


“Çorum’dayım” diyen bir iş insanı varsa…


Ben de buraya not düşeyim:


Üreten memleketteyse, memleket ayakta kalır.