Türkiye İçin Bir Gelecek Tasavvuruna Dair Notlar

Abone Ol

Giriş:

Türkiye Cumhuriyeti jeopolitik açıdan kadim dünyanın kalbi (hinterland) durumunda olan Anadolu’yu merkez alarak kuruldu. Yeni devletin hazırlıklarını, kökeni Tanzimat ve Islahat fermanlarına kadar giden, I ve II. Meşrutiyet ilanlarıyla ivme kazanan bir süreç içinde görmek mümkündür. “Millî Edebiyat: Yeni Lisan, Yeni Devlet” diyebileceğimiz süreç ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşun teorik ayağı tamamlanmıştır. 1923 yılında “Yeter Söz Türkler’in ilkesiyle kuruldu.

Tarihteki kurduğu devletlerin bazılarının simgelerini Cumhurbaşkanlığı forsuna alarak mahiyet-hüviyet ilişkisini bütün dünyaya gösterdi. Yeni kimlik ve kişiliğiyle Selçuk ve Osmanlı Kültürlerinden istifade ederek kendine özgü bir “Cumhuriyet kültürü” oluşturdu. Siyasî ve idari Cumhuriyet 1923 yılında kurulmuştu ama edebi alanda “Yeni Lisan, Yeni İnsan” kavramsallaştırmasıyla önceden ilan edilmişti. Yeni politikaların ideolojik ayağını Gökalp ve Yusuf Akçura, sanat ve edebiyat boyutunu Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinden okumak mümkündür.

Düşünmenin toprakla yurtluk ilişkisi içinde gerçekleştiği, düşünmenin toprağı emen (veya daha iyisi onu “tutan”) bir içkinlik düzlemi olduğunu ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkçeyi merkeze alarak teşekkül ettirmeye çalıştığı fikrî temelleri, önceki devletlerin fikrî yapılarını da inceleyerek varlık, bilgi ve değer ilişkisi bağlamında dünyaya ilan etmeye de “Türk Felsefesi” diyoruz. Bunun temini için “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” gerekir. Bundan kasıt, Türkistan/Atayurt ve Türkiye/Anayurt fikrî sürekliliğinin yeniden okunması ve güncellenmesidir. Eğer bu başarılırsa, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte “Türkçe düşünmek ve Türkçeyi bilim dili yapmak” ve “Türk Felsefesi”nin teşekkülünün eş zamanlı olduğunu görülecektir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine dair bu kısa tespitlerden sonra günümüzde yaşanan fikrî, siyasî ve iktisadi sorunların tahlili ve olası çözüm önerilerinin artırılması için bu yakın dönemi din politikaları bağlamında kısaca hatırlamak gerekir.

“Yeter Söz Milletin”

Özellikle 1950 yılında “Yeter Söz Milletin” ilkesiyle başlayan çok partili hayat sürecinde cemaat ve tarikatların günlük politikaları belirlemedeki etkinlik oranı, siyaset ve din ilişkileri ile sivil dini hayat açısından tahlili şarttır. 1970’li yıllardan itibaren kendi içine kapalı cemaatler şeklinde yaşayan tarikatların 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Askeri Cunta’nın popülist politikalarla uluslararası alanda verdiği tavizleri gizlemek için “Yeter Söz Kitlenin” politikasıyla küresel kapitalizme entegre olma süreçleri, gelişme oranlarına şirket ve/ya holdingleşmeleri analiz edilmelidir.

Ekonomi-politik açıdan cemaat kapitalizmi oluşma süreci gözden kaçırılırsa, cemaatlerin niçin cemiyetleşmediği yani sivil toplum kuruluşlarına dönüşmediği, tersine ekonomi ve politika üzerindeki etkilerini gittikçe artırmaya çalışmaları hususu her açıdan incelenmelidir. Aksi takdirde özellikle kapalı küçük bir cemaat şeklinde olan ama 1980 askeri ihtilali ile 28 Şubat 997 örtülü darbesine methiyeler düzen; diğer cemaat ve tarikatların önü kesilerek eğitim, ekonomi alanında iyice etkinleşen, vakıf, dernek, sendika adı altında birçok birim kuran bir grubun daha sonra nasıl terörist bir yapıya (Fetö) dönüştüğünü, ortaya çıkardığı maddi ve manevi zararları telafi etmemiz zorlaşır.

"Yeter Söz Demokrasi ve Açık Toplumun"

Bu açıdan 15 Temmuz 2016 tarihi "Yeter Söz Demokrasi ve Açık Toplumun" ilkesiyle hareket eden milletimizin riyaset ve din tacirliğine geçit vermeyeceğinin simgesidir. Bununla birlikte darbe teşebbüsünü gerçekleştirmeye çalışan yapının niteliğine bakınca cemaatleşmeden cemiyetleşmeye (sivil toplum kuruluşlarına) dönüşme sürecinde başarısız kalındığının göstergesidir. Ama sonrasında diğer cemaatler bir öz eleştiri sürecine girmek ve siyasetle, devlet kurumlarıyla mesafesini yeniden ayarlamak yerine, ekonomi-politik alanda etkinliklerini artırmaya ve diğerinde boşalan yerlere talip olmaya hevesli görünmektedirler.

Bu çerçevede 15 Temmuz 2016 günü yapılan terörist saldırıyla gerçekleştirilmek istenilen ihtilalin arka planı keşfedilmek ve bir daha tekrar aynı hataya düşülmemek isteniyorsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak muasır medeniyet seviyesini aşması hedefleniyorsa, din politikası üzerinde ayrıntılı düşünmek gerekir.

Türkiye Cumhuriyetinin Tarihsel Temelleri

Bütün dünyada eş zamanlı olarak görülen (Musevî, İsevî ve Muhammedî) dini muhayyilenin yeniden dirilişi ve/ya ekonomi-politik alanda yeniden işlevsel hale getirilmesi şeklinde görülen gelişmelerin tahlili için tarihsel temelleri kısaca hatırlamak gerekir. Türkler 1789 Fransa ihtilaliyle değişen sosyo-politik dünya paradigmasına Tanzimat adı altında uyum sağlamaya çalışmıştır. İki yüzyıl süren modernleşme sürecine önemli oranda bürokratlar yön verdi ve yeni devleti de bu geleneği tevarüs edenler kurdu. Ama aslında Viyana bozgunu ile başlayan askerî mağlubiyetlere önlem almak için muasırlaşma/modernleşmenin ciddi olarak hissedildiği Lale Devrine kadar giden bir arka planı vardır.

Dünya iktisadının yani ekonomi-politiğinin mihverinin değişmesi, bizde refah kaynaklarının tıkanması, eski ticaret yollarının önemini kaybetmesi ve Batı’da ilmî dirilişi (Rönesans) ile başlayan dini alandaki ıslahatlarıyla (Reform) devam eden aydınlanma süreciyle zirvesine ulaşan bilgi bilimsel süreç karşısında buna uyum sağlamak için Osmanlı’da Islahat ve Tanzimat dediğimiz arayışlar başladı. Çünkü fikrî yenilenme (Rönesans) ile dini yenilenme (Reform) gerçekleştiren, dini bir çatışma alanı olmaktan laiklik ile çıkaran Batı, “yeni dünya düzeni”nin belirleyicisi olmuştu.

Osmanlı’nın Balkanlar ve Ortadoğu da yaşadığı travmalar İslamcılık ve Osmanlıcılık politikalarından vazgeçerek Türklüğü merkeze alması, yeni devletin kuruluş zeminini hazırlad. Laik, demokratik, sosyal bir hukuk yapılanması olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti, kurumlarını ve kanunlarını Batıyı merkeze alarak yapmaya çalışmıştır. Böylece dünyadaki yeni sosyo-politik durumu karşı konum alan bir sistemin monarşik yapının bütün kurumlarını ilga etmesine karşın Diyanet işleri Başkanlığını kurması tikelde tümeli yakalama çabasının sonucudur. Nitekim 3 Mart 1924 tarihinde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti 'nin yerine Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle 429 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Ardından Sahih hadislerin derlenip Türkçeye çevrilmesi, tefsir ve meal çalışmaları başlamıştır.

Bu gayretler, kültürlerin birbirleriyle rekabet eden evrensellik tasarımları/modelleri olduğundan hareketle, kültürler arası etkileşim ve bunun sonucundaki dönüşüm üzerinde durarak, toplumu oluşturan birey ve gruplara bir düşünce geleneği, ortak bir geçmiş ve ortak bir gelecek ülküsü sağlamak üzerine kuruludur.

Din, toplumsal aidiyetin yani asabiyetin oluşmasında dış şartların en önemlilerinden ve erk savaşlarına meşruiyet aracı olarak kullanılmaya en açık etkenlerden olduğuna göre, yeni sistem, Batının fikrî ve siyasî kurumlarını devşirirken, dini açıdan kendi rasyonalitesini, tarihsel birikimini korumaya çalışmıştır. Bu çabalar en azından İslam’ın temel ilkelerini, insanlığın diğer birikimlerini de göz önünde bulundurarak yeni bir yorumunu, kendi tarihsel-toplumsal sürecinde yapma gayretidir. Şimdi Arap âlemi ve Afganistan-Pakistan hattına baktığımız zaman İslam toplumunun parçalı yapısı, İslam’ın temel ilkelerinin yerli şartların çeşitliliğine uyarlanması bu yapılanmanın önemini ortaya koymuştur.

Türkiye Cumhuriyeti: “Türk Aklı”

Türkçeyi bir bilim ve felsefe dili yapmayı hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti, bir “Türk Aklı” ile hareket etmeye özen göstermiştir. Özellikle Selçuklu zamanında Tuğrul Beyin Abbasî ve Fatimî halifeleri çatışmasını gideren, ardından Nizamiye medreselerini açarak temel dini ilimler ile felsefe grubu derslerini birden veren eğitim anlayışına kadar giden bir Türk Aklı ve ürettiği dini, felsefi sistem Arap ve Fars akıllarının ürettiği Müslümanlık tasavvurlarından farklıdır. “Arap Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru” ile “Fars Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru”nun ilk dönemlerden başlayan ve günümüzde Şiî-Selefî çatışmalarıyla ekonomi-politik savaşlarının örtüldüğü, riyaset ve din tacirliğinin zirve yapıldığı dönemde, Türk Aklı ve Müslümanlık tasavvurunun önemi güncelliğini artırarak devam etmektedir.

Bu noktada Türkiye’nin mevcut durumunu ele alan ve bir gelecek tasavvuru üzerine kafa yoran akademisyen ve bürokratlarımızın vatandaşlarının dini tasavvurlarına adalet ve eşitlik ilkesine göre davranmayı hedefleyen laik sistemde yeni bir din politikası nasıl olabilir üzerine düşünmesi şarttır. Bu husus son derece önemlidir, zira dini değerleri siyaset ve ekonominin aracı haline getirerek bir nevi ticaretini yapan kişiler, cemaatler, tarikatlar özgür ve özgüvenli ve mutlu bireyler yetiştirmeyi hedefleyen felsefeyi en büyük engel olarak görmektedirler. İslam felsefesinin ilk filozoflarından olan Kindî’nin dediği din tacirliğinin engellenmesi ise ancak laiklik ilkesinin uygulanmasıyla mümkün olabilir.

Arap Baharı: Arap ve Fars Aklı ve Medeniyet İçi Çatışma

2010 yılında “Arap Baharı” diye nitelendirilen soğukkanlı reel bir politik ile bölge yeniden şekillendirilmektedir. Irak, Suriye ve Yemen’de her gün çatışma haberleri gelmekte, çatışan tarafların her birinin de özgürlük, eşitlik ve adalet için savaştığı söylemektedirler.

Bize göre Şiî ve Selefî zihniyetler “Mezhepçilik” adı altında mücadelelerine meşruiyet sağlamakta ama neticede bölge halkları yerine küresel güçlerin sürekli istikrarsızlık politikasına katkıda bulunmaktadır. “Tarihin Sonu” ve “Medeniyetlerarası Çatışma” teziyle Batı’nın enerji üretim ve arz merkezlerine yönelik savaşlarına meşruiyet araması, Şiî/Selefî çatışmalarıyla “Medeniyet İçi Çatışma”ya bıraktı.

Vekâlet savaşları şeklinde süren Şiî/Selefî zihniyetlerin yaptıkları ekonomik ve politik mücadelelerin son tahlilde bölge halklarından ziyade küresel güçlerin politikalarına zemin hazırladığını düşündüğümüz zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulurken laiklik ilkesini benimsemesinin ve onun riyaset ve din tacirliği için kullanılmaması için de hilafeti ilga ederken Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasının tutarlılığı da ortaya çıkar. Çünkü din, insan hayatında karşılaşılan ve tecrübe edilen oldukça geniş bir dünyayı kendisiyle anlamlandırdığımız inanç ve davranış sistemleridir. Din dili de, bu din açısından anlamlı görülen olgu ve olayların açıklanmasında, yorumlanmasında kullanılan başlıca araçtır.

Bize göre dini tasavvurları ve dinler tarihini sosyal tarih perspektifi ile incelenmelidir, bu bağlamda hareket noktalarımızı oluşturan Hanefi fıkhı, Maturidî Akaidi ve Yesevî geleneği derken onların Fars ve Arap din dilinden farklı olarak ortaya koyduğu zihniyeti kast ediyoruz. Bununla birlikte bu noktada özellikle belirtilmesi gereken husus bu şahıslar ve öğretilerinin sadece hareket noktası olarak alındığı, varış noktası olarak görülmediği, herhangi bir mutlak otorite olarak görülmediği, günümüz sorunlarına çözüm üretmek için bunları yetiştikleri ve fikirlerini ürettikleri ortam ve kendi tarihsellikleri içinde okumanın gerekliliğidir.

Bunu gerçekleştirmek demek, Fars/Şiî-Arap/Selefî çatışmasının dışında kalmak anlamına gelir. Ama burada dikkat edilmesi gereken husus, Şiî-Sünnî ayrımına düşmeden sosyal, demokrat ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel ve güncel birikimini okumanın gerekliliğidir. Çünkü ülke içinde Iğdır ve Kars yörelerine, ülke dışında Azerbaycan, Irak, İran, Suriye ‘de Türk olan veya Türkçe konuşan Şiî kardeşlerimizi teolojik gerilimin ve çatışmanın içine bırakma riski vardır. İlaveten Arapların Selefî öğretilerini “Sünnî” şeklinde sunarak eko-politik çatışmaya mezhepçilik adına meşruiyet sağlama çabalarına da katkıda bulunulmamış olunur.

Günümüzde Tinsel/Manevi Değerler

28 Şubat 1997 örtülü darbesinin sonrasında yaşanan dinî aşınmayı gidermeyi öncelikli hedefler arasında koyan hükümetin 2002 yılından itibaren yaptığı icraatlara rağmen Türkiye’de alanda bir merkezsizlik durumu söz konusudur. Peş peşe açılan İmam Hatip Liseleri ve sayıları çoğaltılan ilahiyat fakülteleri çözüme katkı sağlayacak birim olmayı başaramadılar.

DİB önemli oranda siyasallaşarak toplumsal yapıda uzlaşıcı konum olmaktan uzaklaşmaya başlayınca, Selefî zihniyet ile paralel bir şekilde cemaat ve tarikatlar birbirlerini dışlayarak kendilerine bir merkez ve çekim alanı oluşturmaya başladılar. Hem Selefî zihniyetin hem de kendisini “Sünnî” olarak sunan bazı tarikat ve cemaatlerin kadının toplumsal statüsü hakkındaki açıklamalarının benzerliği ve felsefe karşıtlığında buluşmalarında bu hususu gözlemlemek mümkündür. Evlenme yaşının düşürülmesi, çocuk gelin, kocaya sorgusuz sualsiz itaat, çok evlilik ve imam nikâhı gibi hususlar hakkında yapılan açıklamalar bütün sosyo-ekonomik sorunların dinî argümanlarla örtülendiği bir zihniyetin zihniyetin temel kodlarını vermektedir. Bu zihniyete sahip olanlar, Türkiye Cumhuriyetiyle birlikte hem herhangi bir aileye, aşirete sahip olmayı ayrıcalıklı sayan, “Seyyid” ve “Şerif” gibi dinî ayrıcalıkları (Nekabetü’l-eşraf) kaldırdığını bütün vatandaşlarını kadın-erkek eşitliğini sağladığını görmezlikten gelmelerinin çıkaracağı gerilimler ve olası çatışmalar üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapılmalıdır.

Not: Bunun nasıl olabilme imkanının müzakere edildiği “Din Eğitimi Politikaları ve Stratejik Araştırmalar” yazısıyla devam edeceğiz, nasipse

{ "vars": { "account": "UA-115444419-2" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }