S. Ahmet Arvasî’nin günlük yazıları derlenip, Türk-İslâm Ülküsü adıyla bir seri şeklinde yayımlandı. Bu eserlerine bakıldığında Ülkücü hareket ve Türk Müslümanlığı tasavvurunda teorik bir ayrım noktasına işaret ettiği düşünülür. Arvasî’nin Türk- İslâm Ülküsü ile Alparslan Türkeş Türk- İslâm sentezi, BBP ve Nizam-ı Alem Ocakları ile MHP ve Ülkü Ocakları arasında bir farklılaşmanın başladığı iddia edilmektedir. Bora’ya göre Ocak Türk Ocakları ve Ülkü ise Ziya Gökalp'in mefkure kavramını çağrıştırıyordu.
· MHP-BBP Ayrışmasının Teorik Temeli; Türk-İslâm Ülküsü ve Türk-İslâm Sentezi Farkılaşması mı?
Bu hususu netleştirmek için “Neden Türk İslâm Ülküsü” adlı yazısının derlenen kitabın ilk makalesi olarak konulduğundan hareketle okumalar yapalım. Emperyalizmin “kapitalist ve kızıl” boyutlarına direnmek için Türk milliyetçisinin görevinin ülke içinde kamplaşmayı engelleyerek «güya Türkçü» ve «güya İslâmcı» cepheler meydana getirmek isteyenlerin oyunlarını bozmak olduğunu söyler.
Müslüman-Türk olarak Türk-İslâm kültürü, Türk-İslâm medeniyeti, Türk-İslâm ülküsü ifadelerini günceller. Artık «sentez», tez ile anti-tez arasında salınmak yerine, “Türklük şuur ve vakarına, İslâm, imân, aşk, ahlâk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet'i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı dev]eli yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğünün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmek için «Türk-İslâm sentezi» ifadesini yeterli görmez. Bunun yerine, Arvasi, «Türk-İslâm Ülküsü» önerir.
Bu noktada Marksist diyalektiğin “tez" ile "antitez" arasında bir çatışma ve "sentez"in, bu çatışan değerlerden farklı olarak ortaya çıktığını belirterek, "diyalektik", teriminin bir bakıma "sistemin mantığı"nı ifade ettiğini belirtir. “İslâm'ın da kendine mahsus bir diyalektiği (bu terimi kelam ilmi ve teküllüm ile karşılar) var mıdır? İslâm "vahye" ve "peygamber tebliğine" dayandığına göre, bir felsefî sistem olmadığına göre, onun kendine mahsus bir "mantığı" olabilir mi?” sorusunu sorar.
Bunun cevabını İmam-ı Gazzâlî (M.1058-111), "Mahlûk, Hâlık'ın anahtarıdır" cümlesinde bulduğunu söyler. İslâm diyalektiğinin temelini "yaratıklara" bakarak "Yaradan'ı" keşfetmek, mutasavvıfların ifadesiyle "eserde müessiri görmek" olduğunu söyler. Ona göre, “Bu, müthiş bir "mantık" ve "İslâmî hakikati" bulmanın "diyalektiği"dir. Bu "anahtara" sahip olduktan sonra, düşünmek çok kolaylaşmaktadır.” "İslâm diyalektiğinde "eserden müessire gitmek" dediği tümevarım yöntemiyse bunun felsefi açıdan oldukça netameli olduğu ve kelâmî mantıkla zor çözüleceği açıktır. Bunun olası açıkları İbn Sina gibi düşünürler tarafından gündeme getirilmişti, ama Gazzâlî merkeze alınıp, felsefenin sefaletine düşülmemesi istenildiği için ona bakılmadığı ve Batı felsefesinde tümevarıma yöneltilen eleştirilerin de önemsenmediği görülmektedir.
Burada “Türk” terimini temellendirirken İslâmiyet, “milletleri inkâr etmez, aksine milleti, nitelikleri içinde tutarak geliştirir. Milli kültürü ve müesseseleri, kendi inanç ve ölçüleri içinde yeniden bir terkibe zorlar” şeklinde temellendirir. Din, sosyal yapıyı bütünü ile etkilemesi, milletin şahsiyet ve üslûbunu inkâr ve ihmal edeceği anlamına gelmez. “Bilâkis, milli şahsiyeti ve üslubu, getirdiği iman, aşk, aksiyon ve disiplinle gelişmeye götürür.“ Sorokin’den hareketle dini, kültür ve medeniyetlere şekil ve ruh veren bir “üst sistem” olarak görür.
· Türk İslâm Ülküsünü Yoğuranlar
Türk İslâm ülküsünü yoğuranlar olarak en az bin yıldan beri her türlü kültür ve medeniyet ürünleri inceleyen, araştıran “vahyin aydınlığına» ulaşan İmam-ı Buhari, İmam-ı Gazzâlî, Mevlâna Celâleddin, Yunus Emre, büyük mantıkçı ve şeyhülislâm Molla Fenâri, Yunan felsefesini İmam-ı Gazzâlî çapında tenkid edebilen ve yüce hünkâr Fatih Mehmed Han’ın takdirlerine mazhar olan Hocazade Efendi, İmam-ı Birgivi, İbni Kemal'in olduğunu söyler. Gazzâlî’yi Yunan felsefesinin eleştirmeni olarak görür. Onun “felsefenin sefaletine düşülmemesi”ni istemesini tehafüt müzakerelerin Gazzâlî merkezli okunması takip eder. Burada İslam filozoflarından Farâbî ve İbn Sina’ya yönelik tekfir boyutuna varan eleştirilerinin bütün felsefeye yaygınlaştırılmasının etkisi görülür. İbn Rüşd’ün Tehâfütü’-Tehâfüt, yani tutarsızlığın tutarsızlığı adlı karşı eleştirisinden hiç bahsedilmemesinden hareketle bu tespit yapılmıştır.
Arvasî, Gazzâlî’nin el-Munkız ve Tehâfütü’l felasife eserlerini “pür” tefekkür açısından muhteşem birer âbide olarak dünya kitaplarına şeref verdiğini, “felsefî tefekküre” kritik/eleştiri şuurunu getirdiğini söyler. Devamında “bütün din ve inançlar süzgeçten geçirilmiş ve İslâmiyet, tam bir şuur ve yüksek bir irâde ile tercih edilmiştir” genellemesinde bulunur.
Gazzâlî’nin Farâbî ve ibn Sina üzerinden eleştirilerini Yunan felsefesine yönelik olarak vermesi önemli bir tahriftir ve akademik etik açıdan hiçbir tutarlılığı yoktur. Benzer tavrı bizatihi felsefe doktorası yapan Nurettin Topçu’da görünce İslâm felsefesinin kurucu öğretisi olan Meşşailiğe yönelik eleştirilerin genel felsefe karşıtlığına dönüşme boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. Çünkü Arvasî’ye göre “Türk-İslâm Ülküsü, düşünmeyi emreden araştırmayı ibadet sayan, «taklidi iman»dan «tahkiki imana» çıkmayı isteyen yüce Peygamberin yoludur. Şartlandırma ise komünist ve materyalist doktrinin temelidir” der; ama düşünce tarihini (felsefenin sefaleti terimini kullandığı için felsefe tarihi demeyelim) “şartlanma” içinde okur; bunu oldukça sert bir üslupla gençlere sunar.
Bu durum ülkemizde felsefe karşıtlığının boyutlarının sadece tarikat ve cemaatlerde olmadığını, Türk Milliyetçiliğini savunan siyasal yapılarda da etken olmaya başladığını gösterir. İslâmiyet’i millet oluşturan unsurlardan birisi olarak değil de, mutlak ve bütünlüklü bir şekilde benimseyip milliyetçiliğin temel ilkesel varlığını dönüştürmeye yönelinmesinde Anadoluculuk öğretisi bağlamında Topçu’nun etkisi ayrıca çalışılmalıdır. Çünkü vefatıyla birlikte onun Kemalizm eleştirilerinin önemli oranda radikalleştirildiği tezi ve bunun yansımalarının muhafazakâr kesimdeki etkisi yakın dönemin anlaşılmasında önemlidir. Ülkücülerin Atatürk Milliyetçiliğine karşı mesafeli tavırlarının yanı sıra radikal İslâmcıların Atatürk karşıtı söylemlerini paylaşmalarına kadar gittiği söylenilir. Biz de buradaki “ülkücü” geleneğin içinden gelen birisi olarak “Türk-İslam Ülküsü ve Türk-İslam Sentezi” kavramsallaştırmaların ardına örtülenenleri Arvasi’nin dediği üzere “Akademik çalışmalar, kısa zamanda olmasa bile gelecekte mutlaka hedefine ulaşacaktır. Çünkü ilmî ve akademik çalışmaların başarısı için, elverişli ortamın bulunması gerekir” cümlesinin gereğini olarak Atatürk’e duyulan mesafeli tavrın tutarsızlığını belirtiyoruz.
Gazzâlî’nin tevil kavramına verdiği anlamlar ve İslâm dünyasında tekfir kurumunu meşruiyet sağlayan bakış açısının ortaya çıkardığı etkilerin muhafazakâr sağ (Ülkücü) kanaatte de olması, eleştirdikleri “güya İslâmcı” dediği kesimle benzeştirmektedir. Zaten Arvasî bütün dünyada bir felsefe sefaletinin sürdüğünü söyler, kara ve kızıl filozofların ve onların teorisyenliğini yaptıkları “Kızıl ve kara emperyalizmin” mağduru ettikleri insanları peygamberlerden uzaklaştırıldığını söyler. Sonra fiziği ve metafiziği inkâr etmeden insan ötesi kavramı içinde kelam disiplininin yöntemi olan diyalektik/cedel ile okumalar yaparak birleştirmeye çalışır. Çünkü ona göre, “felsefe, aklı araştırmaya sevk eder, fakat insana fert ve toplum olarak huzur ve mutluluk veremez. Bunu filozoflardan beklememek gerekir. Saadetin sırlarını yüce peygamberler kadrosunun vereceğini söyledikten sonra «Felsefe» ayrı şeydir. «Din» ayrı şeydir” diyerek, bunlar arasında fark bulamayanlar ya cahildir veyahut art niyetlidir” der. İbrahimi gelenek içinde felsefe ve din uyumuna dair metinleri üretenleri cahil ya da art niyetli olarak niteledikten sonra, «Akıl» ile «Vahiy» arasındaki farkı kabul etmeyenlere «filozof» ile «peygamber» arasındaki farkı kabul ettiremezsiniz” diyerek genellemelerini bir üst noktaya taşır.
Hz. Muhammed’den (sav) sonra bir daha peygamber gelmeyeceğine göre, bilge-yöneticilerin faal akılla onun görevlerini yerine getireceklerini, faal akılla fizik ve metafizik irtibatını kuran âlimler olduğunu, bunların peygamberlerin varisleri olarak görüldüğünü söyleyenlerin de art niyetli olmaktan kurtulamayacağı görülmektedir. Arvasî, Batılı filozof ve psikologlarını okuduğu ama Farâbî, İbn Sina gibi Türk filozoflarından haberdar olmadığı görülmektedir. (Literatür taramasında sadece bir yerde “hatta” terimiyle kullanıldığını görebildim) ya da Gazzâlî’yi merkeze alarak bir diyalektik tanımı yaptığı için onun etkisinde kalarak felsefe sefaletinden bahsetmektedir.
Bu tavır akıl tanımından da bellidir: “insan aklını üniversel (alemşumul) bir değer sanırlar. Oysa üniversal olan "Akl-ı Kül" dür. Akl-ı Kül ise, bütün varlık kıpırdanışlarını kuşatan ve bütün yaratıkları dizginleyen "adetullah" veya "sünnetulah’tır”, ifadelerine bakınca, felsefe sefaletinin bireysel boyutunu görmek mümkündür. “Güya İslâmcı” denilen kesimle felsefe karşıtlığında buluşmanın bir diğer noktası da akıl tanımında görülür. Arvasî, Mevlana’dan alıntılar yapar ve “Akıl, eğer aklından kurtulursa, o zaman tam akıl olur. Aklı, dersi, kitabı hep rafa koydum." "Aklın sermayesi divanelik sırrıdır. " Ona göre, “Peygamber «din» kurucusu, filozof «sistem» sahihidir. Din, vicdanı «iman» ile, aklı tefekkürle, cemiyeti getirdiği *norm»larla besleyen ve kavrayan bir İlâhi nizam»dır.
Felsefe ise, vicdanları etkilemeye, cemiyete «norm» getiremeyen, sadece aklı, bir «sistem içinde» düşünmeye götüren bir zihin çabasıdır.” Gerçi aynı yazının sonunda “Kültür ve medeniyette filozofların etki ve rolünü küçümsemek istemiyoruz. Ancak kültür ve medeniyetlerin doğuş ve kuruluşlarında peygamberlerin» rolünü ve değerini küçümsemeye kalkışanları uyandırmak istiyoruz” der. Bu ifadelerin ideolojik kurguyu beslemek için yapılan okumalar olduğu ve genel olarak cemaatlerde görülen felsefe karşıtlığının Arvasî geleneği üzerinden siyasal hayata da aktarıldığını görünce Türk-İslâm Sentezi fikrini ortaya atan Osmanlı Aydınlarındaki felsefi birikimin yok edildiğini söylemek mümkündür. İlaveten Batı fikri diriliş (Rönesans) ve dini diriliş (reform) çabalarına önemli katkıları olan ve Gazzâlî’ye de önemli eleştiriler yönelten İbn Rüşd’ün Faslu’l-Makal, Felsefe ve Din Uyumu adlı klasik metnine bakıldığında bile Arvasî’nin ifadelerinin ne kadar tutarsız ve ön yargılı olduğu görülecektir.
(Devam edecek, bir sonraki yazı: MHP-BBP Ayrışması: Türk İslâm Ülküsü Sosyal Bir Gerçeklik mi?
Mevlüt Uyanık
Prof.Dr., Hitit Üniversitesi;
Çorum Aydınlar Ocağı Başkanı