Günümüz Türk-İslâm düşüncesindeki evreleri özellikle 1980 Askeri darbesini yaşayan sağ kesimden herkesin haberdar olduğu fikir insanlarından birisi de Seyyid Ahmet Arvasî’dir. Bireysel, toplumsal ve ekonomik hayatımıza dair oldukça geniş bir yelpazede yazılar yazan Arvasî’nin temel temellendirmesi “Türk İslâm Ülkücüsü” ifadesinde şekillenmektedir.
“Türk-İslâm Ülkücüsü, Türk milliyetçisi olarak milletinin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik açıdan güçlenmesini, bütünleşmesini, gelişmesini ve yücelmesini temin için kadrolaşır ve teşkilatlanır. İslâm’ın iman, aşk ahlâk ve aksiyonuna sahiptir; onun şahsi dostu ve düşmanı yoktur; onun dostluğu da, düş+manlığı da Allah içindir. O, devletini dc, milletini de, bayrağım da * Allah için» sever ve yüceltir, Türk-Islâm Ülkücüsü, milletini mutlu, devletini güçlü kılmak için savaşır. O dâvasını, bütün tezleri ve bütün anti tezleri bilir ve tanır. O, kabul ederken de, red ederken de şuurludur. O, hem milli tecrübeyi, hem de beşerî tecrübeyi hazmederek bugünü yorumlar, geleceğe yönelir, onda «İslâm'ın basireti» ve «Türk ’ün haysiyeti» vardır. Türk-İslâm Ülkücüsünün, şu veya bu yabancı ideolojilerle ilgisi yoktur. O, «nizam -ı âlem » ve î'lay-ı kelimetullah» için dövüşen ve asırlarca dünyanın bir numaralı devleti olmayı başaran ecdadının sadık ve namuslu mirasçısıdır. O, insanı, hem maddesi ile, hem de ruhu ile kavrayan çağdaş bir «alperen» dir. Türk-İslâm Ülkücüsü, fikir, sanat, kültür, medeniyet, şahsiyet, cemiyet, ekonomi, ilim ve politika konularında orijinal ve yepyeni olduğu kadar, âlemşümul bir hakikat ile mayalanan «mutlu bir sentezin» takipçisidir. Bu yönü ile de ezeli, ebede bağlayan «sırat-ı müstakim» üzeredir.”
Soyadından hareketle önemli bir sûfî alim olan Abdülhakim Arvasî ile akrabalıklarından söz edilir. “Seyyid” sülalesinden olduğunu söylemesinden hareketle Arap kökenli olduğu düşünülebilir. Çünkü “seyyid” ve “şerîf” terimleri ile Hz. Peygamber’in Hz. Ali ile Fâtıma’dan doğan torunlarıyla onların soyundan gelenler için unvan olarak kullanıldığı bilinmektedir. Abbâsîlerle birlikte “seyyid ve şeriflere yönelik bazı hizmetleri ifa etmek için nakib, nakîbüleşraf veya nakîbünnükabâ adı verilen görevliler tayin edilmiştir.
Arvasî, 1952 yılında Erzurum Öğretmen Okulu'ndan mezun olduktan sonra Konya Doğanbeyli ilkokulunda üç yıl öğretmenlik yaparken Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümüne devam etmiştir. 1958 burayı bitirdikten sonra Balıkesir, Bursa ve İstanbul Eğitim Enstitüleri’nde öğretmenlik yapmıştır. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel İdare Kurulu'nda görev alan Arvasî, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'ndan yargılanmıştır. Mamak cezaevinde yatarken okuyup yazma etkinliklerine yoğun bir şekilde devam ederken kalp krizi geçirmiştir. Arvasî, 31.12.1988 tarihinde vefat etmiştir.
· Kendini Arayan İnsan: Kendini Bil Öğretisi
Ülkücülerin bir kesimi tarafından günümüzün Yesevîsi olarak nitelenen Arvasî "Kendini Arayan İnsan" adlı çalışmasında “Kendini bil emrini ne ilk defa Sokrat ifade etti, insanın meçhul olduğunu ne ilk defa Alexis Carrel keşfetti.” diyerek, insanın kendisini var olduğu günden beri aradığını, insan zekâsının ilk görevinin kendini bilmek olduğunu açıklar. Bu ifadeleriyle felsefe tarihinde rasyonalist geleneğin temsilcisi olarak “insanlara, kendilerinden gizlenen hikmeti ortaya çıkarmaya yardımcı” olan Sokrates’in “Kendini Tanı” ilkesinin İslâm düşünce geleneğinde insan-ı kâmil tasavvurunun “Kendini Bilen Rabbini Bilir” önermesine dönüşme sürecini açıklamaya çalışmıştır.
Arvasî, ileride göreceğimiz üzere “felsefenin sefaletine düşülmemesi” uyarısını yapar, ama hikmetlerin hikmeti, sanatların en üstünü olan felsefe, insanın kendini bilmesini sağlayan bilgileri verir. Müslüman filozoflar felsefeyi “Kendini bilen insan rabbini bilir” ve “Gücü yettiğince onun fiillerine benzer davranışlarda bulunmaya çalışma” açısından önemser. Çünkü nefsini felsefe ile disipline eden kişi, akli, ruhi, ahlaki etkinliklerde bulunur, olgun/kâmil biri hâline gelir. İbn Rüşd’e göre bu “Düşünen nefsin nihai kemale ulaşıncaya kadar yetkinleşmesidir.” Dolayısıyla bu ilim fayda bakımından en üstün derecede olandır. Çünkü onun bilgisi sayesinde uzak sebepler ile varlıkların bilgisi elde edilir ki bu insan bilgisinin nihai amacıdır. Çünkü kendini bilmek ve tüm güzelliklerin Allah’ın tecellisi olduğunun idrakinde olmaktır. İnsan başkasının teninde kendini bulamaz, kendini gerçekleştiremez. Ahmet Yesevî’nin Türkistan’da yaktığı çerağı Anadolu’ya taşıyan Yûnus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Özellikle Yunus, “İnsan âlemdir. Âlem insanda saklıdır.” önermesiyle bunu ifade eder.
Arvasî, kendini arayan Anadolu insanının bu bilinçlilik halini Türk-İslâm ülküsünde bulduğunu iddia eder ve bunun “Türk-İslâm sentezi” olmadığını vurgular. Bu kavramsal farklılaşmanın Türk Milliyetçiliğinde CKMP’nin ismi MHP olarak değiştirildiği 1969 yılındaki Adana Kongresine kadar uzanan bir temeli olup, 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasında yaşananlarla doğrudan ilintilidir. Bu bağlamda Arvasî, “Türk-İslâm Terkibi, bizim için, sadece bir “içtimaî vakıa” ve bir “millî emânet” değildir; bunun ötesinde, geleceğimizi teminat altına alan bir “ülkü”dür.” diyerek yeni bir dava/ideoloji isimlendirmesi yapar.
“Türkiye tarihini devletle toplum, merkezle çevre arasındaki mücadelenin tarihi olarak okuyan, AKP iktidarını da toplumun ve çevrenin devlete olan tepkisi üzerinden açıklayan liberal-muhafazakâr hegemonik söyleme meydan okuyacak, Türkiye tarihini sınıflar arası mücadele ve emperyalizmle ilişkiler eksenine, İslamizasyonu da bu bağlama yerleştiren ve devlet-din ilişkisini de bunun üzerinden okuyan bütünlüklü ve maddeci bir tarih yazımı Türkiye düşün dünyası ve akademyası açısından bir ihtiyaç” olduğunu düşünen ve buna yönelik bir metin ürettiğini zanneden Yaşlı ise Bora ve Can gibi “ülkücü hareketin İslamlaşma sürecinin ürettiği terminolojinin, temel teorik ve ideolojik tutumlarının, formüllerin kataloğu niteliğinde olduğunu düşünür.
Gerçekten öyle midir, çünkü bu kavramlar, Mustafa Çalık’ın ifadesiyle “telaffuz’u ne kadar ‘kolay’sa ‘gramer’i de bir o kadar ‘zor’ bir dil gibidir.” Üstelik Hakkı Öznur, Ülkücü Hareket’te 1965 yıllarının sonlarında Türk İslâm Sentezi ismini ilk defa kullanan kişinin Ahmet Er olduğunu söylemektedir.
Bu bağlamda metnin öncelikli hedefi, “Türk-İslâm Ülküsü” ve “Türk-İslâm Sentezi” ifadeleri arasındaki ayrım Türk Milliyetçiliğinin 12 Eylül 1980 ihtilali öncesi ve sonrasında yaşanılanlara bakılınca siyasi arenadaki (MHP-BBP) ayrışmasının da bir nevi teorik temellerine gönderme olarak sunulmasına yöneliktir. Metnin uzak hedefi ise Arvasî’nin insani ve ilerici bir hareket olarak “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri”nin herhangi bir ayrışmaya düşmeden Türk Milletine sunduğunu söylemesinin tutarlılığını müzakere açmaktır.
· İleri Türk Milliyetçiliği
Ülkücü gençlik üzerinde önemli etkisi olan yazarlardan Arvasî’ye göre, Türk milliyetçiliği, bütün insanlık âleminin, yani tek tek her milletin mutlu olmasını ister. “Türk milliyetçiliği, insanlık âlemini, bir sürü ve yığın olarak mütalâa etmez. Sadece bir aydın ve zümre hareketi değildir. Bütün nesil, dilim ve tabakaları ile Türk milletini kucaklayan bir fikir ve harekettir. Onun programı, «Çağdaş Türk-İslâm Ülküsünü» sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bütün yönleri ile gerçekleştirmektir. Büyük ve güçlü «Türk devletini» gerçekleştirme iradesini daima ayakta tutmaktır.”
O, Türk Milliyetçiliğini İslâm’ın iman ve şuuru içinde yücelmeyi gaye edinen ve Türk’ün mutluluğunu burada arayan bir hareket olarak görür. Bunun milletimizin vicdanında yatan bir gerçeğin teşhis ve tespit olduğunu söyler. Türk milliyetçiliğini insani ve ileri bir hareket olarak belirtir; çünkü bütün insanlık âleminin yani tek tek her milletin mutlu olmasını isteyen bir tasavvur olduğunu düşünür. Aynı şekilde Türk milliyetçiliğinin, sadece bir aydın ve zümre hareketi olmadığını, bütün nesil, dilim ve tabakaları ile Türk milletini kucaklayan bir fikir hareketi olarak ortaya çıktığını belirtmesi önemlidir: “Türk Milliyetçiliğinin programı, çağdaş Türk İslâm Ülküsünü sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bütün yönleri ile gerçekleştirmektir. Türk milletini iç ve dış sömürüden kurtarmaktır. Büyük ve güçlü Türk devletini gerçekleştirme iradesini daima ayakta tutmaktır.” Onun Türk-İslâm Ülküsü'nde devlet, Allah'tan başka ilâh yoktur diyen bir milletin, hür iradesini ortaya koyarak bu espri içinde teşkilatlanması demektir.
Böylece teşkilâtlanan bir milletin «dev eti» mukaddes anayasaya bağlı kalarak ve «sıratı müstakimde» yürüyerek sağladığı otoriteyi, bir «baba şefkati» içinde kullanır. O, «seyirci» değil «müdahalecidir; bir «zulüm aracı» değil «hürriyet, eşitlik ve adalet» müessesesidir; bir «sınıf ve zümreyi» değil bir «milleti» temsil eder; b ir «pu » değil «Hakka ve hakikate» boyun eğen bir otoritedir….Türk-İslâm Ülkücüleri İslâm'ın «basireti» ve Türklüğün «haysiyeti» içinde hareket ederek insanları esir alan veya almaya çalışan bütün ‘'tahakküm' unsurlarını, bütün «sahte mabutları» yıkmaya, «Allah'tan başka ilâh yoktur» parolası ile kitleleri hürriyete kavuşturmaya çalışırken, «millî demokrasisini» büyük tarihî mirası üzerinde oturtarak «sosyal adalete» «sosyal güveni iğe» «Fırsat ve imkân eşitliğine» dayanan sistemini kuracaktır. 0, bu sistemin bütün temellerini, kendi kültür ve medeniyeti içinde yakalamasını bilecektir“ (Arvasî, Türk İslam Ülküsü II, 2009,347-349)
Günümüzde önemli travmalar yaşayan aile sistemimiz üzerinde durması, onun ekonomik soyla ve kültürel açıdan kuvvetlendirilmesi, okulların yeniden düzenlenmesi, üniversitelerin Türkiye'nin ekonomik, sosyal, kültürel ve politik problemlerine çözüm bulacak üstün nitelikli insan yetiştirmesi, özellikle de Türkçe'nin geliştirilmesi ve yabancı etkilerden korunması fikirleri güncellenecektir. Onun Türk milliyetçiliğini, İslâm'ın iman ve şuuru içinde yücelmeyi gaye edinmeyi Türk-İslâm Ülküsü olarak sunması ve Türk'ün mutluluğunu burada arayan bir hareket olarak görmesinin karşılığı üzerinde durulacaktır.
(Devam edecek, bir sonraki yazı: Türk İslâm Ülküsünü Yoğuranlar )
Mevlüt Uyanık
Prof.Dr., Hitit Üniversitesi;
Çorum Aydınlar Ocağı Başkanı