TALİBAN, İSLÂM VE GÖÇ

Abone Ol

Son bir aylık yoğun gündemimizin içine bir de Afganistan ve onunla birlikte “Taliban” konusu da zihin torbalarımıza eklenmiş oldu. Zira hem taşıdığı “İslami kimlik”, hem tarihsel bağın getirdiği sorumluluk ve sanırım en önemlisi de “yoğun göç” olayı zaman zaman ön plana çıkan bu konuyu bir anda alıp gündemin ilk sırasına oturttu.

Ben işin tarihsel kısmı veya siyasi boyutuyla çok ilgili değilim. Daha çok taşıdıkları “İslami Kimlik”, bu kimliğin ortaya koyduğu ve dünyaya aktardığı İslam mesajı benim daha çok ilgi alanım. Tabi bir de işin “küresel planlar” boyutu var.

Yaklaşık on günlük zaman içinde okuduğum onlarca yerel, ulusal ve uluslararası makaleler; izlediğim videolar, tartışma ve açık oturumlar, ülkemizdeki İslam’a bakış ve bu bakışın senteziyle ortaya çıkan din algısı ve tüm bunlara kendi naçizane birikimlerimi de ekleyerek bu araştırmaya öncelikle kısa kısa hemen her yerden ulaşabileceğimiz daha derli toplu bilgilerle başlayalım;

Taliban nasıl kuruldu?

Arapça talib (öğrenci) kelimesinin çoğulu Taliban (öğrenciler) adını benimseyen örgüt, ülkenin güneyinde Molla Ömer Ahund liderliğinde yaklaşık 50 medrese öğrencisiyle birlikte 1994’te kurulmuş. Yani karşımızda 27 yaşında bir örgüt var.

Burada dikkat etmemiz gereken bir şey var. Yaratılmak istenen İslam fobinin değirmenine su taşıyacak böylesi bir kuruluşun başrolünde kim var; yine Müslüman. Yeniden sorgulanacak inanç sistemi, ait olduğu kültür, sosyolojik atıflar televizyon ve gazetelerin manşetlerini süslüyor mü yeniden, evet!

Devam edelim;

Aslen Kandaharlı olan Molla Ömer, bir süre Pakistan’da ardından da Kandahar’ın kuzeyindeki Meyvend ilçesinde medrese eğitimi almış ve Sovyet işgaline karşı savaşmış.

Gelenekçi bir yapıya sahip Afgan toplumu içerisinde hızla taraftar toplayan ve yükselen grup, ilk amacını, Sovyet savaşı ve akabinde patlak veren iç savaşlar sırasında ortaya çıkan savaş ağalarından kurtulmak olarak tanımladı.

Kuruluş felsefesini de Afganistan’da İslam’a dayalı bir yönetim getirmek olarak tanımladı.

Dikkat edelim, İslam’a dayalı bir yönetim!

Ama hangi İslâm?

Yok etmek yerine yaşatmayı, günahkara düşman olmak yerine günaha düşman olmayı, dini bireysel bir tercih olarak sunup imtihanı da bunun üzerinden kodlayan ve bu yüzden de “zorlama yokturdiyen İslam mı yoksa baskıcı, zorba, ceberrut; sevgisi, merhameti ve adaleti sadece kendinden olana işleyen, kendisi gibi düşünmeyen veya davranmayanı yok etmeye kodlu ve bu kodların kutsal argümanlarla desteklendiği din sosuna bürünerek cazip hale getirildiği İslam mı?

Ne var burada dikkatimizi çeken? Küresel şeytani zekanın kurduğu İslam Fobi değirmenine su taşımak ve bu suyu da bizzat Müslümanlara taşıtmak yok mu?

Hep söylüyorum evet, İslam Fobi konusu bence asıl karın ağrımız. Zira adamlar niyetlerini de söylemlerini de eylemlerini de gözümüzün içine baka baka söylüyor ve yapıyorlar.

ABD’li general Wesley Clark’ın: “DAEŞ’i biz kurduk” demecini anımsayın, ne demek istediğimi daha net anlarsınız.

Evet, onların şeytana bile dudak ısırtan zekasını zaten biliyoruz ama; bu ve benzeri oluşumlara ısrarla “şehit (!)” olma hevesiyle yapılan ülkemizin ve dünyanın her yerinden katılımları, insanların dini duygularını sömürerek eleman kazandıran oluşumları, asıl imtihanın “yaşatmak” olduğunu haykıran İslam ile terörü eşdeğer hale getirme çabalarına karşılık sus pus olan ve sayısı resmi rakamlarla yüz binleri bulan; bütçeleriyle Karun’a rahmet okutan ve tek dertleri kendilerine taraftar kazandırma olan örgütlenmeleri; nemli olan tarlalarımızda atılan şeytani tohumların anında yeşererek fitne ve fesad ağaçlarına dönüşen ahvalimizi anlatamıyoruz!

Ama bu noktada aklımızla kalbimizi buluşturup sormak gerekiyor;

İslam korkusu yaratmak amacıyla mezhep farklılığı adı altında bu tür oluşumları besleyip “İşte İslam budur ve kendinden olmayanı yok etme dinidir” fikrini dünyaya lanse etmek ve halen bu tezgâhı mazlum insanların sırtından sürdürmek şöyle dursun her gün bu oluşumlara dünyanın her yerinden “cihad fikri” ile “cennet beklentisi” ile katılan binlerce insan nereden geliyor?

Kim bana ne derse desin yaşatmak yerine yok etmeyi, kazanmak yerine itmeyi, kucaklamak yerine ötekileştirmeyi salık veren hiçbir İslami oluşum “Muhammedi sedanın” nefesi olamaz ama asıl sormamız gereken soru din adı altında kafa kesen, ırzlara geçen, insanların mallarını gasp eden, kan dondurucu zulümler işleyen ve masum insanları katleden militanlar nereden geldi? Kosova’dan, Çeçenistan’dan, Türkiye’den, Amerika’dan, İngiltere’den nasıl bu kadar vahşi(!) Müslüman çıkabiliyor? Neden Müslümanlar kendilerini kullanmak isteyen güçlerin elinde oyuncak olup, onların emirlerine asker oluyor?

Bence bugün asıl sorulması ve asıl düşünülmesi gereken budur!

Adamlar zaten İslam düşmanı!

Üzerindeki yorganı sıyırıp günün ilk ışıklarında nefsine darbe vuramayan ama gece gündüz “kağıtlara simit çizip martı doyuracağını” sanarak “İslam devleti” rüyasıyla yaşayanların su taşıdığı bir değirmen yok mu ortada?

Kabul etmeliyiz ki, Müslümanların düşünce biçimi, içinde bulundukları hal ve davranış, sadece kendilerine zarar vermekle kalmıyor; İslam’ın yanlış anlaşılmasına, mesajının örtülmesine, hatta zanlara mahkûm edilmesine neden oluyor. Bunun canlı pek çok örneğini hem kendi ülkemizde hem de Müslümanların yoğunlukta olduğu diğer coğrafyalarda apaçık bir şekilde yaşayıp görüyoruz.

Devam edelim Taliban’ın kuruluşuna;

Kurulduktan birkaç ay sonra çoğunluğu medrese ve şeriat okulu öğrencileri olmak üzere savaşçı sayısı 20 bini bulmuş. Kısa süre sonra Pakistanlı Peştun etnik kökenden Mevlana Samiul Hak liderliğindeki Darul Ulum Hakkaniye medresesi öğrencilerinin önemli bir kesimi de yine örgüte dahil olmuş. Kaynaklar, “öğrenciler hareketinin” mensuplarının çoğunun ülkenin güneyindeki Peştun kökenli kişilerden ve Pakistan’daki medreselerde eğitim gören mülteci ailelerin çocuklarından oluştuğunu fısıldıyor.

Özellikle yurt dışı kaynaklı analistlere göre, örgütün kuruluşundan itibaren en büyük destekçisi ve yol göstericisi Pakistan istihbarat teşkilatı (ISI) olmuş. Uzmanlar hem askeri eğitimin hem de maddi desteğin doğrudan ISI tarafından sağlandığını belirtiyor.

Kuruluşundan kısa süre sonra, Afganistan’ın ikinci büyük kenti Kandahar’a saldırmışlar ve 3 Kasım 1994’te ciddi bir direnişle karşılaşmadan Pakistan sınırındaki kentin kontrolünü ele geçirmişler ama bu aynı zamanda zayıf durumdaki Kabil merkezi hükümetine de ilk darbe olmuş. Bu hızla 1995 yılında ülke genelinde 12 kentte kontrolü sağlamışlar.

Yolsuzluklara ve rüşvete savaş açtıkları için de grubun popülaritesi toplum içinde günden güne artmış. Çünkü ele geçirdikleri şehirlerde kanunsuzluklar ortadan kaldırılmaya ve emniyet tesis edilmeye başlanmış.

Ülkenin güneyindeki Peştun nüfusun yoğunlukta yaşadığı kentleri ciddi bir direniş görmeden bünyesine katan Taliban, 1995’te Kabil’e dayanmış ve başkentin kontrolünü ele geçirebilmek için Kabil’i 3 ayrı koldan bombalamış. Ancak Sovyetler Birliği’ne karşı verdiği direnişle adını duyuran Ahmet Şah Mesut liderliğindeki güçler Taliban’ı burada ağır bir yenilgiye uğratmış.

Pakistan’dan ve bazı Körfez ülkelerinden para ve silah desteği aldığı kaynaklarda açıkça belirtilen Taliban gücünü yeniden topladıktan sonra otorite boşluğundan faydalanalarak 27 Eylül 1996’da Kabil’e girmiş ve ilk olarak BM binasına sığınan eski Devlet Başkanı Muhammed Necibullah Ahmedzay ile kardeşi Şahpur Ahmedzay idam edilmiş.

Başkentin ele geçirilmesi zamanına kadar milis bir yapı olan Taliban, bu tarihten itibaren kendi hükümetini kurduğunu açıklayarak ülkenin adını Afganistan İslam Emirliği, kurucu lider olan Molla Ömer’i de Emirel Müminin (Müminlerin emiri) olarak ilan etmiş. Bayrağını değiştirmiş ve İslami geleneğe uyarak Molla Ömer adına camilerde hutbe okutmaya başlamış.

Afganistan’ı yakından takip eden uzmanlara göre ise Taliban, bu tarihten sonra Pakistan’ın bölgedeki çıkarları için vekalet savaşı veren bir örgüt haline dönüşmüş. Bu yüzden de Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Taliban’ı aynı hızla resmen tanımış.

Tabi bu kadarla sınırlı değil.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinin ardından diğer gruplar, ülkenin kuzeyindeki Mezarı Şerif’i geçici başkent ilan etmiş ve bu kez Burhaneddin Rabbani liderliğinde bir araya gelen ve adını Kuzey İttifakı olarak duyuran gruplar, ellerindeki kentleri kaybetmemek için Taliban’a karşı mücadeleye girişmiş.

Taliban ise, 1997’de Mezarı Şerif’e saldırmış ve halk direnişi ile karşılaşan örgüt, burada yaklaşık 10 bin savaşçısını kaybetmiş. 7 bin civarında Taliban militanı da Kuzey İttifakı tarafından esir alınmış. Kaynaklar daha sonra bu militanların da öldürüldüğünü ifade ediyor.

Mezarı Şerif’teki bu savaşla ‘beyin takımını’ kaybettiği belirtilen örgüte, bu kez küresel güçler tarafından kurulduğu artık resmi ağızlar tarafından da inkar edilmeyen ve asıl amacı İslam Fobi yaratmak olan El Kaide’ye bağlı çok sayıda savaşçı katılmış.

Taliban, topladığı güç ve örgüte yeni katılanlarla birlikte Ağustos 1998’de yeniden Mezarı Şerif’e saldırmış. Bu defa kenti almayı başaran grup, siviller dahil birçok kişiyi ya öldürmüş ya kendi mahkemelerini kurarak idam etmiş.

İran’ın Mezarı Şerif’teki konsolosluğuna saldırmış ve 9 İranlı diplomat ile bir gazeteci öldürülmüş. Çok sayıda kişinin evi ve araçları ya gasp edilmiş ya da yakılmış.

1998 yılına geldiğimizde ise bu “öğrenci grubu” Afganistan’ın yüzde 90’ını kontrol altına almış ve muhaliflerin elinde sadece Şah Mesud’un kontrolündeki Pencşir bölgesi kalmış.

Ve ekilen fitne tohumlarının fesad ağaçlarına dönüşmesiyle Müslümanı Müslümana kırdıran asıl küresel oyun şimdi başlıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan 11 Eylül saldırılarının ardından; ABD yönetimi, Taliban’dan El Kaide lideri Üsame bin Ladin’i teslim etmesini istemiş ancak Taliban, Ladin’i ‘misafir’ olduğu gerekçesiyle iade etmeyeceğini bildirmiş.

Bunun üzerine ABD, 7 Ekim 2001’de yani bundan yirmi yıl önce, Kuzey İttifakı’nın da desteğiyle Taliban’a yönelik operasyon başlatmış.

Gaye o sıralar El Kaide’nin beyin takımını ele geçirmek olarak gösterilse de tıpkı Irak’ta göz dikilen petrol kuyuları gibi, tabi ki bunun da arkasında Afganistan’daki zengin lityum kaynakları olduğunu bugün çok daha net görüyoruz!

Kısa sürede başkent Kabil dahil, elindeki tüm şehirleri kaybeden Taliban, kalesi konumundaki Kandahar’a çekilmiş ama ardından burayı da kaybetmiş ve dağlara çekilmek zorunda kalmış.

Ancak pes etmemişler. Bu kez 2002’den sonra gerilla taktiği ile ABD ve Batı destekli Kabil hükümetine karşı savaş vermeye başlamış.

Amerikan işgalinin üzerinden geçen 20 yıl sürenin ardından bir kez daha dünya sahnesine çıkan ve adından söz ettiren Taliban’ın; ABD varlığının sona ermesini ve tüm yabancı güçlerin ülkeden çekilmesini istediğini, dönemin ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile Şubat 2020’de barış anlaşması imzalandığını ve bu anlaşmada örgütün istediğini aldığı bir sır değil artık.

Bugünkü tablo

İktidardan uzaklaştırılmasının ardından gücünü yeniden toparlayan Taliban, yapılan anlaşma gereği 15 Ağustos 2021 itibarıyla tüm Afganistan’ı yeniden ele geçirdi. Cumhurbaşkanı Eşref Gani ülkeden kaçtı. Afgan analistler, Pakistan’ın sağladığı destek nedeniyle Taliban’ın eski gücüne yeniden ulaştığını dile getiriyor.

Son 40 yıldır sömürü, işgaller ve iç savaşlardan yorulan halkın yeni bir kanlı savaşı kaldıramayacağı göz önünde bulundurulursa hem Afgan halkı hem de merkezi hükümet, Taliban’ın barış masasına oturmasını istiyor ve Afganlar örgütten siyasi partiye dönüşerek seçimlere girmesini talep ediyor. Böylece Taliban örgütünün halk nezdinde tabanının bulunup bulunmadığı da netleşmiş olacak ancak Taliban tüm bunları reddediyor.

Burada beni gülümseten “ABD,Afganistan’da yenildi” iddialarına karşılık bir açıklama yapmak da gerekiyor. ABD hiçbir yerde yenilgiye falan uğramış değil. Zira amaç özgürlük, demokrasi adı altında işgal edilen bakir toprakların yer altı kaynaklarını vakum gibi emerek kendi halkına refah sağlamak ve gücüne güç yatarak dünyadaki diğer bakir alanlara yönelmek. Bunu da bal gibi başarıyor. Bu tespitime karşı çıkanlar, ABD’nin 20 yıl içinde Afganistan Cephesinde harcadığı para (ki yaklaşık 2 trilyon dolar olduğuna dair bilgiler dolaşıyor) ile bu zaman sürecinde Afgan halkına ait zengin lityum kaynaklarından elde ettiği geliri bir kıyaslasın. Ne demek istediğimi gayet net anlayacaklardır.

Evet!

Mümkün mertebe kısa bir şekilde anlatmaya çalıştığım 24 yıllık serüven, adeta bir film senaryosu gibi değil mi?

Zengin yer altı kaynaklarına ulaşmak isteyen muktedirler, türlü bahaneler altında hem bu kaynaklara istediği gibi ulaşıyor hem de oradaki insanları kılını dahi kıpırdatmadan birbirine kırdırmayı “kendisi örgütler kurarak” başarıyor. İşi bitip alacağını aldıktan sonra da ortamı öylece bırakıp ellerini ovuşturarak geride bıraktığı enkazın üzerinden tüten dumanları keyifle izliyor. Tarla nemli olunca doğaldır ki hangi tohumu atarsanız atın yeşeriyor!

ABD’nin Afganistan’dan çekilirken 90 milyar dolarlık uçak, helikopter dahil silah ve mühimmatı Taliban’a bırakması da “alın birbirinizi yiyin” mesajının ete kemiğe bürünmüş hali değil mi sizce de? Kaldı ki yakın tarih bunun örnekleri ile dolu.

Küresel şeytanların resmi ağızlardan en üst düzeyde yaptığı pişkin açıklamalar kutsallık tercihlerimize tokat gibi çarpsa da yazık ki pek de uyanacağa benzemiyoruz!

Peki nasıl başarıyorlar ve tarlalarımız neden bu kadar nemli ki adamlar hangi tohumu atarsa atsın bu fitne tohumları kısa süre içinde fesat ağaçlarına dönüşebiliyor?

Bence bunu başarmak için üç şey yaptılar! Yedi yirmi dört mesaileri ile de yapmaya devam ediyorlar. Adamlar davasında “samimi” olduğu için de ilahi kodlama işleyişi gereği “çalışana” veriyor;

Önce müslümanların ufkunu açan; anlama, kavrama yeteneğini geliştirecek eğitim sistemi yerine tam aksine Müslümanların anlayışını körelten ve öldüren, onları robotlaştırıp mankurtlaştıran eğitim sistemleri kurdular ki; bu sistemde muhalefet, düşünmek, akletmek, sorgulamak kesinlikle yok. Bakın ülkemiz dahil İslam Coğrafyalarındaki okul müfredatlarımıza ne demek istediğimi gayet net anlarsınız!

Tevekelli yırtınmıyoruz “biz bu dünyaya bin yıl boyunca kendi kaynaklarımızdan beslenerek hükmettik” diye. Ama adamlar kendi kürsülerinde atamızın, dedemizin ortaya koyduğu ölümsüz eserleri okutmaktan da geri durmuyorlar.

İkinci olarak da, Müslümanları kendi kurdukları sözüm ona dinsel örgütlerle birbirlerine karşı kışkırtarak, ellerine Avrupa’nın yaklaşık 250 yıl boyunca birbirini kırıp geçirdiği mezhep silahını(!) verdiler!

Nasıl olur demeyin!

Bir hamaset kültürü içinde geçmişi ile övünen, ceddinden göğsünü gere gere söz eden ama onların mirası üzerinde sadece tepinen bizler değil miyiz, evet!

İnsan kalabilmenin, koşulsuz sevginin, katıksız merhametin ve amasız adaletin varlığının dünyayı cennete çevirecek olduğunu anlatan en son, en mükemmel, en sahih, en sağlam, en muciz, en neciz, en edebi kaynak olan Allah’ın kelamı bir servetle övünen bizler değil miyiz? Evet!

Ama öte yandan üzerinde tepindiğimiz manevi mirastan bihaber; bu servete olan ihtiyacımızı, onsuz düşünce ve davranışın biçareliğini idrak edemeyen yine bizleriz değil mi? Yazık ki yine evet!

Elinize aldığınız bir ekmeği bütün halinde alıp yutamazsınız, ancak onu parçalara bölerek çiğneyip midenize indirebilirsiniz. Adamların yaptığı şey de bu işte! Tıpkı İspanya’da muhteşem bir hüküm süren Endülüs Emevi Devleti gibi. Bakın o devletin yıkıldığı tarihlere ne demek istediğimi gayet iyi anlayacak, ayrışmanın nasıl zehirli bir tohum olduğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz!

Üçüncüsü ise zihinsel kölelik!

Farkında mısınız bilmiyorum, o kadar garip ve paslı bir iklimden geçiyoruz ki elimizdeki telefondan izlediğimiz televizyon dizilerine, gözümüzün içine sokulan reklamlardan başımızdan aşağı yedi yirmi dört boca edilen enformasyon sağanağına kadar neredeyse her şey, bizleri uyuşturmak adına bir anestezi uzmanı titizliğinde çalışıyor.

Tek görevleri var; uyuşturmak!

Bu uyuşmayla beraber farkındalıkları törpülemek; nefse, onun istediği haz, hız ve ayartıcı güçlere yöneltmek, köklerinden uzak bir halde gökler vaat etmek, şahit olmak yerine sahip olma hırsını tetiklemek ve bu sayede tüketmek, tüketmek, tüketmek!

Önce kendimizi, sonra ailemizi, sonra değerlerimizi ve adım adım tüm toplumu.

Asıl amaç ise her farkındalığın birer nimet, bir ayet olduğu gerçeğinden çok uzakta tek tip insan modeli oluşturmak!

Zira tüm bu saydıklarım adeta “yürek birliği” yapmış; kozmetik endüstrisi bedenlerimizi ele geçirerek, sağlık endüstrisi daha çok ilaç satmak adına yeni hastalıklar üreterek, romantizm endüstrisi bize aşk ve sevgi satarak bize hep birlikte “sınırsız başarı, gençlik, aşk ve mutluluk” satma derdinde!

Üstelik vaat etmek yerine, çağın hızına uygun bir şekilde “hemen, şimdi, burada” argümanları ile zihinlere olta atıyorlar ve ne yazık ki başarıyorlar da!

Ama ilginçtir ki yapılan araştırmalar ve Dünya Sağlık Örgütü verileri tüm bu endüstrilerin doğum yeri olan Amerikan toplumunun dünya genelindeki antidepresan tüketiminin üçte ikisine sahip olduğunu gösteriyor! Antidepresan ilaçlarla sağladıkları imitasyon, naylon mutlulukları ile dünyada ulaşabildikleri her yere daha fazla “özgürlük(!)”, daha fazla zenginlik, daha çok toplumsal saygınlık, daha çok sosyal çevre ve daha çok nüfuz vaat ediyorlar.

Dünyevi kazanımlar ve süfli zevklerin ön plana çıkarıldığı, ciddi bir revaç gördüğü ve tüm algıların zihinsel bir kölelik ile ele geçirildiği toplumlarda yem olarak kullanılan bu argümanlar, doğal olarak müşteri bulmakta da zorlanmıyor ve yazık ki bu vaatlere kanan insan sayısı da az değil.

Acıyı öteleyen, onunla yüzleşmekten kaçan bu insanların sayısı arttıkça da hayatın doğal akışındaki ıstırabı, acıyı, gözyaşını yok saymamızı fısıldayan mutluluk tacirleri zaferden zafere koşuyor. Yaşlanmayı geciktiren kozmetik ürünleri yok satıyor, sevgiyi öne çıkaran argümanlar el üstünde tutuluyor, on adımda “bizi harika insanlar(!) yapan” kitaplar milyonlarca satıyor ve kapital dininin istediği “müşteri profili” kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Aramızda her gün dönen, döndürülen çarkıfelek bu değil mi?

Hayatın kesişim kümesinde bütün bu fuzuliyatın dışında bir şey var mı avuçlarımızda?

Evet, insanlığın ekranlara bakmaktan önünü göremeden yürüdüğü bu körlemesine gidişat beni zihinsel olarak kıvrandırıyor.

Çünkü hemen her tarafta gözümüzün içine sokulan “yeni dünyanı düzeni” dedikleri şey; insanın kendisiyle buluşamaması, doğal olanın örtülmesi, ötelenmesi ve dalgalı hallerin süreklileştirilmesi esasına dayanıyor.

Sakin olan ve günde en az bir kez olsun kendisiyle buluşabilen insan ise bu yeni düzenin müşteri tariflerine uymuyor. Çünkü “yeni” olarak tabir edilen bu düzen; insanı kendi normallerinin dışında bir düzlemde uç duygularda yaşayan; haz ve hız peşinde koşan, ayartıcı tüm güçlere teslim, sinir uçları açıkta; dolayısıyla etkilere, etkilenmelere, yönlendirilmelere, güdülenmelere daha açık bir hal ve kıvamda istiyor ki kolaylıkla çekip çevirebilsin, istediği kalıba dökebilsin, istediği prototipe uydurabilsin.

Herkesi potansiyel müşteri gören ve kapital bir algı üzerine inşa edilen bu düzende maksimum kârlılık temelinde yükselen her türlü maddi, zihinsel, kültürel mekanizmanın sürprizlere açık olmayan, itiraz geliştirmeyen, kendini dalgalara bırakan müşteriye ihtiyacı var çünkü.

Aslında görebilen ve akledebilen kalpler için resmin bütünü çok net;

Zira bugün “tüketici” dediğimiz kişi; sırtında kırbaç şaklamayan bir köle, ama köle tüccarları onları Afrika çöllerinden getirmiyor artık. Zihinlerini uyuşturup bütün dirençlerini kumanda ediyor. Çünkü adamlar sadece üretimde bulunmuyor; ürettiği her neyse medya araçları ve reklamlar vasıtası ile onu talep edecek bir ihtiyaç da üretiyor.

Bu yüzden de internetin ve televizyonun girdiği her ev fethedilmiş bir toprak parçası gibi. Zira özellikle kumanda masasındaki reklamcılar “vaat edilmiş topraklara” ancak bu sayede ulaşabiliyor. Sadece ulaşmakla kalmıyor; “fethettikleri bu topraklarda” hemen her şeyi bize bir ‘ayrıcalık‘ olarak satmaya çalışıyor. Sonra o ayrıcalıkları yarıştırmaya başlıyorlar ve nihayetinde hepimiz bu girdabın içinde kayboluyoruz.

Kahir ekseriyetimizin zihinsel yönetimini eline geçiren, her zayıflığımızı, her algı defomuzu kuruş kuruş cebine akıtan bu tüketim vakumları, markalar ekonomisi ve egemen sermaye krallıkları başarıyorlar mı, evet hem de alkışlanası bir performansla başarıyorlar.

Peki bu iş nasıl başladı?

Devir on dokuzuncu asrın sonları.

İslâm dünyası bin yıldır ağa iken iki asırdır maraba olmuş ve müslüman aydınlar kara kara düşünüyor; “biz nerde hata yaptık?” diye. Her kafadan bir ses yükseliyor;

Biri; “Kılıç kalkan olsaydı kimse bizi mağluğ edemezdi” diyor.

Öbürü; “Zamane şartlarına, topa, tanka, tüfeğe küselim; ağıtlar yakalım, ilimlerini olabildiğince aşağılayım” diyor.

Bir başkası; “Biz de aynı silahları alalım, onlar bizi nasıl öldürüyorsa biz de onları öldürelim” diyor.

Tabi dünyanın en önemli yer altı zenginlik kaynaklarına sahip oldukları halde; kimsenin aklına zamanın silahı olan ilim ve bilimle kuşanmak; onlar gibi silah sanayisi oluşturmak gelmiyor.

Sorun sadece silah değil üstelik; ticaret, üretim, eğitim almış başını gitmiş.

Arap Yarımadası’ndan bir ses yükseliyor bu kez;

“Kur’an-ı Kerim’e dönelim. Bizim özümüz orası”

Ölçülüyor, biçiliyor, tartılıyor ve gayet meşru olan bu istek yerine getiriliyor.

Peki nasıl?

13 asırlık kültürel birikim toptan hurafe ilan ediliyor ve en başa gidiliyor. Ama o zamanın ruhuna değil; kendi zannettiklerinin algısına. Aradaki süreçte oluşmuş ne kadar ilim varsa hepsi zihinsel olarak resetleniyor ama; bin küsur yıllık mazi tümden reddedildiği için araya giren kültürel boşluğu kapatmak için bu kez “bedevi örf” ile zihinlere enjekte ediliyor.

Sonuçta da “mazideki cennet gibi hayatın” özlemiyle tüm kökler budanıyor ve bunun adına toplumsal ıslah konuluyor. Ama ısrarla kök arayan topluma da bu kez korsan kökler sunularak; “Allah’ın rahmetini kaybetme korkusu yerine Allah’tan korkma öğretiliyor. Zihinlerdeki cennete ulaşmak için huriler vaad ediliyor. O hurilere kavuşmak için yaşatmak yerine yok etmek, cenneti inşa etmek yerine cennet uğruna dünyayı cehenemme çevirmek öğretiliyor.

Bugün Ortadoğu’da “yaşatmanın asıl imtihan olduğunu vazeden manevi dinamiklere rağmen” patlayan bombaların altına ıslak imzalarını gururla atmaya da devam ediyorlar.

Peki ya öze döndüler mi?

Evet tabi ki…

Mushafı öyle bir kutsadılar ki, onun manasına kafa yormak yerine, dağıtmak en büyük ibadet haline geldi. En güzel anlayan değil, en güzel okuyan rağbet gördü. Üç saat ötedeki Sudan açlıktan ölürken her yıl hacc mevsiminde Beytullah’ı yüceltmek adına 200 kilo altın işlemeli örtüleri astılar.

Nice yenilmiş kadroları tarih sahnesinden çekilmiş olsalar bile, arkalarında yepyeni bâtıl kapılar bıraktılar. Üstelik açık bıraktıkları bu kapıların arkası kendilerine ve inançlarına düşman kadrolarca sürekli ihya edildi.

Bunlarla yüzleş(e)memiş toplumların veya yaklaşık dört yüz küsur yıldır yaşanan şu dezenformasyonu okuyamayan idraklerin bugünkü zulümlerin kaynağına inebilmesi mümkün değildir.

Gelelim günümüze ve bizim “öze dönüş” hikayemize…

Ailenin küçüldüğü ve toplumun atomize olduğu modern(!) çağımızda artık gençleri kuşatan geleneksel yapı ve büyük aile ortamı yok; onlara yaşam içindeki rollerini, nezaket kurallarını ve toplumsal ilişkileri öğreten ak sakallı dedelerimiz, nur yüzlü ninelerimiz de aramızdan yavaş yavaş birer yıldız gibi kayıyor.

Anadolu topraklarında neredeyse bin yıl süreyle; gençlerin eğitimi, sorumluluk kazanmaları, bir mesleğe yönlendirilmeleri, usta-çırak modeliyle hayata ve geleceğe hazırlanmaları konularında müthiş bir işlev üstlenmiş olan ahilik sistemi de yok artık ve ortadan kalkması (ya da kaldırılmasıyla) oluşan boşluk bir türlü doldurulamadı.

Peki neden?

Hissetmeyen, fark etmeyen, ayrıntıların peşine hiç düşmeyen, anlamaya, anlamlandırmaya gayret etmeyen, her şeyi daha anlamlı yaşamaktan korkan, gerçeği yaşamanın insanı incittiğine, yorduğuna, kırdığına, canını sıktığına, şu kör akıntının gerisinde bıraktığına inanan ve bütün bu korkularla kendi hayatından kaçan; gözünü ve kulağını tıkayan, vicdanını örten, kalbini kırk kilitle kilitleyen ve tüm bunları düşünmemek için her şeyi gürültüye boğan ve yazık ki varlık imtihanını kaybeden bir toplum bu kadar kısa sürede nasıl çıktı ortaya?

Cevabı basit;

Sanayi devrimiyle ait olduğu ruha kavuşan batı, kapitalizmin en vahşi gömleğini giyip karşımıza dikildiğinde ne yapacağımızı bilemedik. Zamana, zemine, şarta, menfaâte göre değişim gösterebilen, kendisi değil, değişkenliği sabit ama tek gayesi hayata dair ne varsa tüketmek olan bu gömleği giyebilmemiz için bizim olanı vermemiz gerekiyordu.

Peki ne oldu?

Ne bu gömleği giymeye kalbimiz müsaade etti, ne de yaşadığımız o huzurlu, yokluk ama kanaat dolu yaşamımızı vermemeye aklımız yetti ve uzunca bir süre arafta kaldık. Çünkü kalbimiz, tecrübemiz, imanımız bize başka bir şey söylüyordu; okulumuz, çarşımız, evimiz ise başka bir şey fısıldıyordu.

Özellikle 90’lı yılların başında bu fısıltılar hayatımızın içinde çoğaldıkça kendi doğrularını muhatabının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyen ve bu sayede ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir grup ortaya çıktı. Bu grubun toplum içindeki ekonomik ağırlığı ile de kendi doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye gayret eden ama bu gayrete karşılık muhatabının yanlışlığını bile bile yaşamaya mecbur kalan ikinci bir grup ortaya çıktı.

İlk kısım muhatabının dayatmaları ile dünyaya olan meyline hız verdi, vaad edilenin değil peşin olanın peşine düştü ve siyasetten ticarete, bürokrasiden medyaya kadar her sahada zoraki var oldu.

Bu var oluşun bedeli, bizi biz yapan tüm maneviyatımızın yok edilmesiydi ve yazık ki seve seve ödendi bu bedel.

Diğer kısım ise, inandığı ve yaşadığı arasındaki uçurumda mahzun bir tavır sahibi oldu veya bu puslu buhranda kalbini kısmen muhafaza ederken şahsiyetini yitirdi.

Bu alışverişle birlikte savrulduk ve bu savrulmalarımız sürekli bir savunma doğurdu. Hem içimizdeki başkalarına hem bizi başkası olarak gören dışımızdakilere, hem de kendi iç dünyamıza gidişatımızı savunur hale geldik;

“Müslümanlar gerici değildir”,

“Osmanlı kötü değildir”,

“İslam terör dini değildir”,

“Tesettürlü cahil değildir”

Sayısını binlere kadar çıkaracağımız bu benzeri savunma biçimleriyle başkalarına ne olmadığımızı tarif edelim derken kendimiz kim olduğumuzu unuttuk ve yazık ki kaybettiklerimizi bulalım derken kendimizi yitirdik.

Yokluğuna kahrolmamız gerekenlerin kısmi varlığına sevinme, varlığına isyan etmemiz gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini işte böyle yaşamaya başladık ve yaşamaya da devam ediyoruz.

Ne dersiniz? Sizce de tek sebep sahip olma hırsımız değil mi bugünkü doymaz bilmez açlığımıza?

Bizim halimizin resmini çizdikten sonra şimdi yeniden gündeme oturan ve bizim gevşek anlayışımız ile “radikal” olan Taliban ruhunu kıyaslayalım ve Taliban’ın kendi inandığı değerler manzumesi içinde gücü ele geçirdiği vakitlerde ne yaptığına da bakıp işin bizi ilgilendiren göç ve demografi kısmına geçelim;

Önceleri nispeten yumuşak bir görünüm veren örgüt, Kabil’in ele geçirilmesinin ardından çok katı kurallar uygulamaya başlamış ve şeriata dayalı anayasal sistemi yürürlüğe sokarak Hanefi mezhebini ön planda tutmaya başlamış.

Şeriatın gündelik hayatta uygulandığını takip etmek için Emr-i bil Maruf (iyiliği emretme) Bakanlığı oluşturulmuş.

Hayatın her alanından soyutlanan kadınların çalışması, kız çocuklarının okula gitmesi ve eğitim alması tamamen yasaklanmış.

Kadınlara peçe zorunluluğu erkeklere ise takke ve sakal mecburiyeti getirilmiş.

Sakalını kesenler için 6 aydan başlamak üzere hapis cezası verilmiş; yüzü görülen kadınlar kırbaçlanmış.

Afganistan Televizyonu’nun yayını durdurulmuş ve fotoğraf dahil her türlü görsel yayın ve müzik yasaklanmış.

Erkeklere, evine en yakın camide 5 vakit namaz kılma mecburiyeti getirilmiş.

Emri bil Maruf görevlileri camilerde yoklama almaya başlamış.

Mazeretsiz camiye gitmeyenlere ağır yaptırımlar uygulanmaya başlanmış.

Namaz surelerini bilmeyenler kırbaçlanıp çeşitli eziyetlere maruz bırakılmış.

Bütün okullar medreseye dönüştürülmüş ve ders kitaplarındaki görseller yok edilmiş.

Medreselerde 3’üncü sınıftan itibaren tüm erkek öğrencilere en az 3 metre olmak üzere sarık sarma mecburiyeti getirilmiş.

Ele geçirilen tüm bilgisayarlar TV kabul edilerek kırılmış.

‘İslam devletine karşı gelenler’ hain ilan edilerek “kafir sıfatı” ile doğrudan idam edilmiş.

Özellikle farklı mücahit gruplara mensup kişiler, yakalandıklarında şer ve fesat hükmü ile idam edilmiş.

Çok sayıda kişinin çeşitli sebeplerle elleri kesilmiş.

İdamların ve el kesmelerin birçoğu cuma namazlarından sonra gerçekleştirilmiş ve “korku salmak için” halka izlettirilmiş. Ama bununla yetinilmeyip kesilen eller, şehrin merkezinde çürüyene kadar sergilenmiş.

Resmî kurumlarda Peştu dili mecbur edilmiş ve toplu taşıma araçlarındaki aynalar, kadınlara bakılabileceği gerekçesiyle kaldırılmış.

Tabi bunlar görünür olanlar ve İslam adı altında uygulamaya sokulanlar. Yoksa yazmaya kalksak sanırım ciltler dolusu kitaplar çıkar ortaya.

Hanefi fıkhının yüzyıllar öncesinden kalan içtihadını donmuş olarak alıp günümüze entegre etmeye çalışan, güncelleştirmeyi aklına dahi getirmeyen ve Arap kültürünü olduğu gibi din kabul eden bu sert, zorba, kaba ve ceberrut anlayışın İslam’ın özü ile ne kadar bağdaştığına bakmadan önce ülkemizin elbette tamamı değil ama önemli bir kesiminin bu yakınlığa sahip olduğunu kimse inkâr edemez!

Zira bir öğrenciler grubu olarak lafz edilen Taliban hareketini oluşturan medreselerde andığım üzere “Hanefi” fıkhının, Ebu Hanife’nin, Ebu Yusuf’un, talebesi sayılan İmam Muhammed bin Hasan’ın klasik eserleri üzerine bir eğitim veriliyor.

Zaten bizdeki Milli Eğitim’in bilgisi ve denetimi dışındaki medreselerde de aynı kitaplar okutuluyor. Yani arada inanç bakımından esaslı bir fark yok gibi görünmekte. Tek fark Taliban’ın eski fetvalara sıkı sıkıya bağlı kalmış olması ve yeni durumlarda da günümüz koşullarına dair bir güncelleme yapma çabasında dahi bulunmadan bu fetvaları aynen uygulama niyetidir.

Umarım ezici bir kesimin neden Taliban ve benzeri oluşumlara sempati duyduğunuz anlatabilmişimdir.

İnananlarının canına kast eden silah

Şimdi de oynamadan, eğip bükmeden, kıvırmadan, mertçe, delikanlı gibi; ne derler diye düşünmeden, ‘ne desinler’in hesabına hiç girmeden; olmak istediğimiz kişiymişiz gibi yapmayı bırakarak; olduğumuz kişiyi kalbimizin aynasında seyrederek; neysek, kimsek, kimin nesiysek işte o olalım ve bir beş dakikalığına başımızı ellerimizin arasına alıp düşünelim;

İnsan kavramının birbirine “emanet” edildiği ilahi bir sistemin içinde, bu emanete hıyanetin en hunharca gaspına şahit olmamıza rağmen…

Dilimizle haykıra haykıra, göğsümüzü gere gere haykırdığımız imanımızın zerresini hissetmediğimiz ve bir otun dahi yeşermediği çöle dönmüş yüreklerimizin, var olduğunu sandığımız ama artık sistemin ilah enflasyonunda iyice körelmiş, katılaşmış, mühürlenmiş vicdanlarımızın bu makus gidişatını görmemize rağmen…

Onlarca yıl öncesine rağmen çoğalan camilerimizin, Kur’an kurslarımızın, artan hocalarımızın, alimlerimizin (!) çoğunluğu ile birlikte tersinden işleyen bir mekanizma ile rahmet, merhamet, adalet, şefkat, empati kavramlarının buharlaşıp uçtuğunu görmemize rağmen…

Din adına, Allah adına insanların kafasının canlı canlı kesildiği, ırzlarına geçildiği, köle pazarlarında satıldığı bir kurgu içerisinde kendini bu dinin temsilcisi addeden ve “İlah” kavramını tekellerine alarak “rububiyet”e soyunan ama bunca zulme, bunca işkenceye, bunca vicdansızlığa, bunca insanlığa tek harf kelam etmeyen ve bu din-i Mübin-i onlarca hatta yüzlerce parçaya bölen cemaat ve tarikatları görmemize rağmen…

Bu dünyaya gönderiliş gayesinin yeme, içme, uyuma, şehvani arzularını tatmin etme olduğu hezeyanı içinde, üzerine serpilmiş ölü toprağı ile adeta bir “hayvan” gibi yaşayan koca bir güruhun herşeyi Yaratan’a havale edip “yaratan oysa gereğini de o yapsın” aldanışıyla içine yuvarlandığımız “esfeliyet” çukurunu kendi gözlerimizle müşahade etmemize rağmen…

Elinden, dilinden, belinden “emin” olunması gereken Müslümandan kaçıp gayr-i müslime sığınan yüzbinlerce insanın yaşamları üzerinden sergilenen iğrenç oyunlara gözlerimizle şahit olmamıza, kalplerimizle buğz etmemize rağmen…

Başımıza “beyinsizliğimiz” yüzünden yağan pislikleri “kader” ve “takdir-i ilahi” olarak addedip kendi zanlarımızla Allah’ı haşa “zalim” olarak gösterme çabamızın farkına varmamıza rağmen…

Yaşanan onca haksızlığın, zulmün, insansızlığın vicdanlarımızı törpülemesini görmemize; bu haksızlığın, zulüm ve insansızlığın karşısında “kıyam” etmemiz gerekirken “müstekbir” ilahlara secde ettiğimizin farkına varmamıza rağmen sorgulayalım!

Nasıl oldu da Allah’ın “yaşatmak için” gönderdiği kitap, “öldürücü, yok edici, kendisi gibi düşünmeyenlerin canına kast eden” bir silah oldu? Üstelik bizzat kendi inananlarına yönelen bir silah!

Asıl sorumuz bu çünkü!

Ortadoğu’yu, Afganistan-Pakistan hattını ve son dönemde de Afrika’yı mesken tutmuş olan bu sözde İslamcı şebekeler kendilerine “mücahit” de deseler hep müslümanları öldürüyorlar.

Peki Müslümanın Müslümanı öldürmesi nasıl mümkün olabiliyor?

Bırakın Müslümanı bir insanı nasıl böyle vahşice katledebiliyor?

İnandığını sandığı dinin ortaya koyduğu her emir ve hüküm, başta adalet olmak üzere rahmet, merhamet, şefkat en çok da sevgi dilinin inşa edilmesi üzerine algılar yaratırken; tüm davet bunlar üzerine bina edilmişken…

Allah kelamında insanlığa kendisini sevgi, merhamet, iyilik, saygı, şefkat manasını içeren kelimelerle tanıtıyorken hem de.

Kur’an-ı Kerim’in bütün surelerinin bunlarla başlaması, gün­delik hayatta her işe bunlarla başlanmasının istenmesi, “besmelenin” dahi bu kavramlar üzerine bina edilmesi Kur’an’ın en temel mesajının “sevgi” olduğunu apaçık gösteriyorken din adına, Allah adına, Peygamber adına bu vahşet nasıl yapılıyor?

Çünkü hikmetten, basiretten, ahlaktan, hukuktan yoksun “ilim patentli” fetvalarla birbirlerini “kafir” olarak görmeye başlıyorlar. “Müslüman öldürüyorum” diye değil, “kafir öldürüyor, sevap işliyorum” niyetiyle yapıyorlar bu vahşetleri!

Bu sayede de ama farkındalıkla ama farkında olmadan Batı’nın cihata yönelik manipülasyonlarına malzeme sunuyor; İslam’ı terörize etme, olmadı karikatürize etme, o da olmadı ‘bu görüntüleri yaymakla’ pasifize etme amacına hizmet eder hale geliyorlar.

Peki bu insanlar bu girdapta nasıl boğuluyor?

İşte asıl sorun burda.

Öncelikle şu akıldan hiçbir surette çıkarılmamalıdır ki din ısrar değil bir tekliftir.

Kimin teklifi?

Bizzat Yaratan’ın teklifi.

Bu yüzden de inanç kişinin bireysel sorumluluğudur.

Ahiretteki hesap da zaten bu bireysel sorumluluğun sonucudur. Yani din insanı tutsak etmek için değil aksine özgürleştirmek için; yok etmek için değil, yaşatmak ve mutlu kılmak için vardır!

Din, bize, aklımıza, vicdanımıza ve yaratılışımıza uygun olarak farkındalık ve duyarlılık kazandırmak; varoluş anlam ve amacımızı kavramamızda bize destek olmak; dünya hayatının geçiciliği ve ölüm gerçeği karşısında nasıl bir hayat yaşamamız gerektiği hususunda bizi bilgilendirmek; en güzel şekilde yönlendirmek; insan onuruna uygun bir hayat yaşamamız; barış,huzur,güven içinde yeryüzünü güzel ve yaşanılabilir bir yurt kılmamız; iyi ve güzel olana yönelerek kötü ve çirkin olandan uzak durmamız; bencillik, kin,öfke,hırs ve nefret gibi kötü huylardan arınmamız; yani kısacası Allah’ın bizden razı olacağı bir hayat sürmemiz için vardır.

Olmuyor mu?

O zaman bizim din anlayışımızda bir problem vardır. Dolayısıyla sorunu dinde değil, kendimizde ve dine bakış açımızda aramamız gerekir.

Tekrar söylemek gerekir ki;

Din bir taraftarlık değildir!

Din bir gelenek değildir!

Din folklorik bir ritüel değildir!

Din, Allah’ın kullarına zulüm aracı değildir!

Din insanı korumak, değer vermek ve yüceltmek için gönderilmiştir!

Peki insanları katletme olarak algılatılan cihat kavramı nedir?

Özgürlükleri çiğneyen, baskıcı güçlere karşı kıyamın adıdır.

Başka?

İslam’ın önündeki engelleri bertaraf edip insanların kendi iradeleri ile İslam’a ulaşma imkanını sunmaktır.

Peki bunu nerden biliyoruz?

Bakalım…

Mekke fethedildiği sırada Hz. Peygamber (sav)’in “Küçük cihatı kazandık şimdi büyük cihata başlıyoruz” dediğini anlatıyor siyer ve hadis kitapları.

Yukarda tarifini yaptığım haliyle “küçük cihat” ile müşrikler dize getirilmiş; Rahman, Hz. Peygamber (sav)’i kutsal davasında muzaffer kılmış; yirmi bir yıl boyunca ortaya koyduğu ilahi kelamla canıyla, malıyla savaşanlar teslim olmuş, kaçacak başka yer bulamadıkları için de müslüman olmuşlardı.

Peki şimdi sıra nerde?

Büyük cihatta!

İnsanın kendi nefsiyle savaşı başlıyor; kendisiyle başbaşa kaldığı anlarda; vicdan denen gökkuşağının ucu bucağı görünmeyen siyahı karşısında muhasebesini başlatarak Rabbe kul, elçisine ümmet olma yolundaki adımlarını okuması ve kendisini düzeltmesi gerekiyor!

Alın bunu yukardaki tabloyla birleştirin!

Nerde Hz. Peygamber (sav)’in tespiti?

Hani büyük cihat?

Bitti mi?

Hayır!

Kur’an-ı Mübin’e bakalım;

Furkan suresinin 52. ayetinde “Onlarla büyük cihat ile cihat et” buyuyor Allah! Bu ayet, Peygamberliğin beşinci ya da altıncı yılında indi.

Düşünün!

Daha Hicret’e yedi–sekiz yıl var.

Mekke’nin ilk yılları yani…

Hz. Peygamber (sav)’in sahabesinin o ilk yıllarda Mekke’de herhangi birine el kaldırdığını, kavga ettiğini, savaş yaptığını duydunuz mu?

O zaman ne anlayacağız “büyük cihat” sözünden?

İnsanın elinden gelen gücü Allah yolunda sarf etmesini, gönül kazanmak için, yürek fethini kazanmasını anlayacağız.

Alın size en güzel cihat örneği!

Halleriyle cihat!

Davranışlarıyla cihat!

Sevgileriyle cihat!

Paylaşımlarıyla cihat!

Kardeşlikleriyle cihat!

Tüm mahlukatı kucaklayan merhametleriyle cihat!

Peki Medine?

Ordaki tüm savaşlar sadece “savunma” amaçlıdır.

Nefs-i müdafaadır!

Sonuç?

Cihat, insanın var gücünü kullanarak imanı bir yüreğe daha taşıması, ona ışık olması ve bunun aracılığıyla mükafalatlanmasıdır!

Zorlama yoktur bu eylemde.

Nasıl olabilir?

Kapı gibi Bakara 256 dururken…

Ne diyor Allah?

“Dinde zorlama yoktur!”

Allah, Fecr suresinin yirmi yedi ve otuzuncu ayetleri arasında şöyle buyuruyor;

“Ey tatmin olmuş nefis! Rabbine razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön ve gir cennetime”.

Ne anladınız bu ayetten?

Kamile varan, yani içindeki ‘insani’ yanı besleyen kişi kemale ermiş, kemale eren bu kişinin büyük cihatı zaferle sonuçlanmış, bu cihatı zaferle sonlandıran nefis ise artık tatmin olmuştur, doğru mu?

Görülmelidir ki kemale ermemiş, insani yanını besleyememiş, içindeki Yezit’i öldürememiş nefis, tüm kötülükleri ile uçurumdan aşağı düşer. Hırsı, öfkesi, kini, aç gözlülüğü, riyası onu alaşağı eder ve Kur’an-ı Mübin’in bahsettiği en güzel surette yaratılma olan “ahseni takvim” çizgisinden uzaklaştırır.

Çıkıyor mu başka bir sonuç?

Bence hayır!

Kısacası, insanın kendi içindeki büyük cihatı bitmeden, dışa karşı olan küçük cihat bitmez hiçbir zaman. Yani önce kötü niyetlerimizi öldüreceğiz.

Niyetler kin, intikam, öldürme, yok etme zehriyle bozulduğunda cihad kelimesinin anlamı kalmaz! Bütün İslami, Kur’ani ve Muhammedi hakikatler cihadın aslının nefis ve niyetle alakalı olduğunu haykırıyor.

Ama bu gerçek algılanamadığı için de yazık ki insanlar sadece kelime-i şehadet getirerek “kurtulduk” vehmine kapıldılar. Hem de kelime-i şehadetin Kur’an-ı Mübin’in tüm hükümlerinin altına “ıslak imza” atıp “hepsini kabul ediyor ve yerine getirmeyi taahhüt ediyorum” anlamına geldiğini bilmeden!

Değişen bir şey var mı?

Aksine “müslüman” olduğunu söyleyen Yezit’in dedesi Ebu Süfyan’ın ortaya koyduğu hırs, öfke, kin ve zulmü mumla arar olduk.

Tam da bu noktada soralım;

Dîvân-ı Hakk’ta sana nasıl muamele edileceğini bilmek istiyorsan, bugün O’nun (c.c) yarattıklarına nasıl muamele ettiğine bir bakıver diyen ariflerin dilince bu zorbalık, din anlayışının, insan kalma çabasının neresine düşer?

Kardeşliği tebessümle çoğaltmak varken; hüsnü zan ile azalmamıza engel olmamız, tevazu ile bir araya gelmemiz, müsamaha ile uzaklaşanın yüreğinden tutmamız gerekirken; kendimizi kınamayan nefislerimiz, şerre bahaneler arayan kirli akıllarımız, hakkı görmezden gelip zulmeti aklayan vicdanlarımızla aynı Allah’a inanan, aynı kıbleye dönen, aynı peygamberin risaletine iman eden biz, neden bugün birbirimizi bir kaşık suda boğar haldeyiz?

İman edip diriltmeye ve yaşatmaya tabi olmamak; mesajları bildiği halde ne uğruna ve kimlerle mücadele ettiğini önemsememek; sadece güce ve güçlüye tapınmak, hakikati zimmetine alıp başkalarını batıl yolların yolcuları ilan etmek; idraksizlik ve ferasetsizliğin en belirgin alametleri değil mi?

Sadece haz ve menfaat tatmini için yaşayan, hak hukuk gözetmeyen, sorumluluklarını sadece göstermelik ibadetlerle yerine getirdiğini sananların kendilerini dindar hissetmelerinin bir önemi var mı?

Kelimenin düşünceye, düşüncenin hayata akan tarafıyla kalbimizde var olan dilimizden dökülecekse eğer Peygamberin izinden gittiğini söylediği halde onun ahlâkıyla terbiye görmeyenler, mukaddes kelimeleri sadece dillerinde taşıyıp gönüllerine indiremeyenler için Kitab-ül Mübin, “kitap yüklü merkepler” ifadesini kullanmıyor; taşıyan, ayetin ifadesiyle hamal oluyor; yaşayan ise kemâl bulmuyor mu?

Evet, neyi, niçin yaptığını sorgulamayan ve akıl nimetini sadece çıkarlarına uyunca kullanmayı maharet sanan beşer; hakikati seçebilmeyi mümkün kılan her türlü donanımı kendi elleriyle köreltmek hususunda pek bir mahir ne yazık ki.

Oysa ki, kabul etmek zorundayız ki;

Kişinin iyi ve doğru olmasında ölçümüz hak ve hakikattir. Adalet ancak bu şekilde “amasız” hale gelir. Kişiler, bize yahut sevdiklerimize sağladıkları fayda sebebiyle değil, hakikate nispetlerine göre iyi ve doğru olarak tarif edilir. Aksi halde bize faydası olduğu düşüncesiyle kötüyü ve yanlışı sahiplenip, bize zararı olduğu vehmiyle iyiyi ve doğruyu ortadan kaldırmak durumunda kalırız ki zaten bugün boğuştuğumuz konuların asıl sebebi de bu teraziyi kuramamaktan kaynaklanmaktadır.

Madem ki kulluğu kendisinden öğrendiğimiz tek ve hakiki kul, çağlar ötesinden zamanımızın kalbine üfürerek “din samimiyettir” diyor, anlayacağız ki eğri oturup da doğru konuşmak nasıl mümkün değilse eğri bakıp doğru görmek, doğru kararlar almak da öylece imkânsız!

Yani bizim lehimize iken şerbet olanı aleyhimize iken zehir de olsa yudumladığımızda, bize yapıldığında zulüm olanı bir başkasına yapıp zalimlerden olmadığımızda, dostumuz için istediğimiz adaleti düşman bellediğimiz “ötekilerden” esirgemediğimizde, güçlüyken gösteremediğimiz merhameti zayıfken kimseden beklemediğimizde, geceyi örtü kılanın hatırına gündüz taşıyamayacağımız yüke karanlıkta hamallık yapmadığımızda; “adalet” denen o iki ucu keskin kılıçla “kıssasa kıssas” diyen “sabahın sahibi”, hak edene hakkını verecek ve mazlumu hiçbir surette zalime yem etmeyecektir.

Ve gelelim göç kısmına;

Ülkemizde yeniymiş gibi gösterilen veya medya tarafından servis edilmediği için pek de bilinmeyen Afgan göçü 2000 li yıllardan beri var ve Taliban gücü her ele geçirdiğinde belirli aralıklarla sürmüş.

2018 ve 2019 yıllarında yoğunlaşmış ve bu tarihlerde sınırlarımızdan geçen ve kayıt altına alınabilen Afgan sayısı 301 bin civarında. 2020 yılında küresel pandemi nedeniyle düşen göç dalgası son dönemde Taliban’ın yeniden güç elde etmesi ile doğal olarak hızlandı.

Ancak öyle sanıldığı gibi hadi bunları alıp gönderelim demek öyle kolay değil.

Zira Türkiye’nin göçmen yasası uluslararası hukuka uygun ve son derece insancıl. Bu yasa ve uluslararası kurallar nedeniyle sınırda ya da içeride yakalanan bir Afgan’ı, veya Suriyeli’yi suça karışmamışsa, kendi gitmek istemiyorsa zorla sınır dışı etmek mümkün değil. Üçüncü bir ülkeye gitmeleri ise prosedürler ve gönüllülük esasına dayalı.

Afgan veya Suriye’li göçmenler kuralları çiğnemişse zorla, ikna yoluyla ülkesine gönderiliyor. Ancak gelenlerin sadece %10’u ya da azami %20’si geri gönderilebiliyor.

Son gelenler de dahil olmak üzere ülkemizde şu anda tam rakamı yine bilinmese de 400 binden fazla Afgan olduğu tahmin ediliyor. Bu insanlar Afganistan’da siyasi istikrar sağlanır, ekonomik refah artar ve can güvenliği sorunu yaşanmazsa ikna yoluyla gidebilir. Aksi halde, hukuken mümkün değil.

Belki görmek istemiyoruz ama duvar örerek, tel örgü çekerek, sınıra asker yığarak göç azaltılabilir ama bitirilemez. İnsanların göç etmelerine neden olan sebeplerin kaynağının da ortadan kaldırılması gerekir. Yani Suriye, Afganistan, Pakistan, Irak, Libya gibi ülkeler istikrara kavuşmadan, ekonomik refaha kavuşmadan, insanların oradaki can güvenliği, refah seviyeleri sağlanmadan, insanca yaşama şartları oluşturulmadan göç durdurulamaz.

Peki son olarak çözüm nedir?

Öncelikle madem ki kendimize toplum diyoruz, insanlığımızı aynı bedenin uzuvları gibiymişiz gibi düşünmeye mecburuz. Yanıldığını fark edebilmek, tökezlediğini bilebilmek, çuvalladığını anlayabilmek ve kendi başına hiçbir şey olmadığını kabullenebilmekten başlayacak “ayağa kalkışımız.”

Madem ki insanız; yanlışlığa karşı dosdoğru, kirliliğe karşı tertemiz, karanlığa karşı apaydınlık, çürüyene karşı sapasağlam, kaypaklığa karşı güvenilir olmakla mükellefiz.

Aklımıza, dilimize, kalbimize başkalarını ezmek için görünmez balyozlar takıp gezdiğimiz şu zamanlarda bunları yapabilmek zor bilirim. Ancak varlığımızın nasıl acımasız bir işgalin tahakkümü altında olduğunu görebilmemiz için; gün boyu bizi nelerin meşgul ettiğine biraz daha yakından bakmamız yeterli olacaktır!

Zira zaaflarıyla yüzleşmeyen, yüzleşemeyen insan, kötülük endüstrisinin en istikrarlı müşterisidir. Bu endüstrinin çarkları arasında öğütülmemek, bu dünyadaki varlığımızı anlamlı kılmak ve bu dünyadan geçip giderken hoş bir seda bırakmanın yolu ise dil, din, ırk, renk, mezhep gözetmeksizin; bir annenin kayıp evladını aradığı gibi, bir hastanın şifa aradığı gibi, bir âşığın asırlardır görmediği sevgilisini köşe bucak aradığı gibi yaratılmışa hizmet etmekten, hizmetkâr olmaktan geçiyor.

Zira kalben aklettiğimizde göreceğiz ki;

İnsan denen varlığın “yasak ağaçlara” dokunduğu günden bu yana nesilden nesile aktarılan sahip olma ve tahakküm etme hırsı; adına “modern” konulan bu çağda çevre katliamı, türlerin tükenişi, insanlığın azımsanmayacak çoğunluktaki kısmının açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmesi, milyonlarca insanın yerinden ve yurdundan edilmesi olarak yaşam buldu. Aldığı nefesten içtiği suya kadar bin bir ihtiyaç sahibi olan bu muhtaç varlık, sahip oldukça aciz olduğunu unuttu ve bu unutuş ona aynı zamanda özünü de kaybettirdi.

Bu kaybediş yukarda andığım gibi sanayi devriminde makinenin icadıyla zirveye çıktı; zira icat ettiği makinenin yaptıklarını, yapabildiklerini gördükçe içindeki “sahip olma”, “hükmetme” hırsı adım adım yaratılış gayesinin çok önüne geçti ki, bugün merkezde sadece “kendisi” var.

Ürettiği bilginin büyüsü içinde ihtiyaçsızlığını ilan eden bu varlık, teknolojinin baş döndürücü hızı ile ayağını yerden kesti ve bu ihtiyaçsızlık(!) hali kısa sürede bağımsızlığa dönüştü. Zihninde öldürdüğü “kudretin” yerine kendisini koydu ve acziyetinden bihaber elde ettiği gücün savurmasıyla Firavunlaşmaya, bilginin şehvetiyle Hamanlığa, sahip olduğu ekonomik güç ile de Karunluğa soyundu.

Sahip olma hırsı, tüketim arzusunu günden güne artırdı ama doyurduğu nefsine karşılık bu kez ruhu aç kaldı. Bu açlığı doyurmak adına içinde yok ettiği “kudret”in boşluğunu bu kez “izm”lerle doldurmaya başladı. Bu “izm”lerin her biri, ortaya çıkışında merkeze insanı koyan bir düşünce yapısına sahip iken, acemilik süresini aşan her “izm” kendisi gibi düşünmeyeni, görmeyeni, davranmayanı ya kendisi gibi olmaya ya da ötekileştirip yok etmeye başladı.

Sonunda da tüm bunlardan bencil, savurgan, tüm sorunlarını vurmak- kırmak ile çözmeye çalışan, her şeyi eleştiren ama söz konusu çözüm bulmak olunca susmayı tercih eden, haklıyı güçlü görmek yerine güçlüyü haklı gören ve anlamsızlığın içinde boğulmaya başlayan bir nesil ortaya çıktı.

Yazık ki, insanlığın tekâmül yolculuğunun özellikle son yüzyıldaki fotoğraf bundan ibaret.

Peki nerden başlamalı?

Öncelikle “dönüşümün” kendimizden başlaması gerektiği gerçeği ile yüzleşmek zorundayız. Çünkü, âlemlere rahmet olanın hayatına baktığınızda yaklaşık beş yıl süren “Hira Okulu” bu değişimin bireyden başlaması gerektiğinin en önemli işaretlerinden biridir.

Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez” gerçeğini benliğimize fısıldayan bu okul; hakikate talip olan, bilgeliğe erişerek sevgiyi, merhameti, adaleti yaymak isteyen ve bu sayede de toplumun ıslahına çalışan kişiyi özüyle buluşturduğu gibi aynı zamanda mekânsal olarak bir “mağara” olduğu için hayat standartlarındaki en alt seviyeyi gösteriyor.

Yani bu okulun ilk şartı, “fedakârlık”.

Öyle ya, fedakârlık olmadan hiçbir dava yürümez, yürütülemez. Ama bu fedakârlık, okuyarak ve dinleyerek değil ancak yaşamakla, yaşatmakla öğrenilir ki, bu durumda yaşayan modeller çok önemlidir. “Fedakârlık” konusuna burda girmek istemesem de kısaca diyebilirim ki, bugünkü İslam dünyasının en büyük çıkmazı öndeki zatların bu konuda sorunlu olmasıdır!

Zira âlemlere rahmet olanın kanaat, şükür, tevazu dolu ve “hiçlik” üzerine bina edilmiş yaşamına rağmen; bu değerleri anlatan, O’nun kürsüsünden, O’nun hırkasıyla bağıran ama bir eli yağda bir eli balda olan lider ve hocalardan fedakârlık değil ancak sefahat öğrenilebilinir!

Çünkü kendinden başlamak adına “Hira Okulu”na adım atan birey; dünya adına tüm beklenti, istek ve taleplerini o “mağara”nın kapısında bırakacak ve böylelikle de bu standarda alışan bir birey olarak hayatta karşısına çıkan hiçbir engele karşı yılgınlık göstermeyecek, şikayet yerine şükür makamında olacak; okuma ve anlamalarından elde ettiği bilgiyi “hâliyle”yaşa”maya başlayacağı için yaşadığı çağa “taşı”maya da adım atmış olacaktır.

Faydalı olabilmesi temennisiyle!

{ "vars": { "account": "UA-115444419-2" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }