DARBE
Ayşe ve Adnan’ın evlendiği yıl aslında zor günlerin habercisiydi.Ayşe hamileyken bilemezdi ki ;bebeğinin hayatının da 12 eylül darbesi kadar zor ve karışık olacağını. Diğer adının da 1980 ihtilalı olduğu darbe,Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştireceği askeri müdahale,27 mayıs 1960 darbesi 12 mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetimi 3. Açık müdahalesi olacaktı. Bu müdahale ile Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümet görevden alınacak, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedilecekti 1970 sonrasında değiştirilen 1961 anayasası uygulamadan kaldırılacak ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başlayacaktı bu dönem yaklaşık 9 yıl sürecek 12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedilecek parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutulup sonra yargılanacaktı .1980’in Ağustosunda sıcak bir sabahta Ayşe sancılar içinde kıvranırken,kapıda bekleyen askerler hastaneye gitmesine izin vermemişti Ayşe’nin bağırmalarına dayanamayan Adnan askerlerden izin alarak Şükran ebeyi eve getirmişti .dakikalar sonra simsiyah saçlı,mühür gözlü fındık burunlu,minicik ağızlı Ayça bebek gözlerini dünyaya açmıştı.adının anlamı gibi ay parçası kadar güzel ve aydınlıktı Ayşe ve Adnan evliliklerini Ayça bebekle taçlandırmışlardı Ayçanın adını o dönemde askerde olan dayısı Çoşkun koymuştu. Ayça yaklaşık 1 aylık bebekken 12 Eylül 1980 ihtilali olmuştu.Günler birbirini kovalarken Ayça iki yaşına basmıştı Görkemli Bey konağının ilk torunu olan Ayça bazen konakta dedesinin,anneannesinin,dayılarının ve teyzesinin yanında bazen de anne ve babasının yanında prenses gibi büyümeye başlamıştı.Konaktaki kayısı ağacına kurulan salıncakta kahkahalar içinde yükselip inerken kendi evinin bahçesinde ayva ağacında oynamaya başlamıştı. Artık beş yaşına gelen Ayça’nın okul çağı gelmiştİ.Okulun ilk günü biraz heyecanlı,biraz ürkek,biraz da endişeliydi.Hayatında ki ilklerden birini yaşıyordu.İlk okul öğretmeniyle tanışmanın heyecanı,ilk defa okul sırasına oturmanın endişesi,annesinden ayrılmanın burukluğu ile boğazına düğümlenen düğümler,mühür gözlerinden akan yaşlar birbirine karışmıştı.Boyu kısa olduğu için ön sıraya oturmuştu.Birkaç kez de tuvalete gidiyorum diye okula çok yakın olan evlerine kaçmıştı.Salim öğretmen Ayçanın kaçacağını bildiği için bir saniye bile gözünden ayırmayıp hep onunla dolaşmaya başlamıştı.Ayça öğretmeni sevmeye başladığı dönemlerde bir gün tahta da sayı sayarken dört den sonra beşi söyleyemediği için öğretmenin tekmesiyle tahtaya yapışmıştı.Bu tekme Ayçayı içine kapanık korkak tedirgin ve öğretmeninden uzaklaşan bir öğrenci yapmıştı.Günler birbirini kovalarken Ayça ilk okulu bitirmişti.Bu arada kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Arda ile de çok keyifli zamanlar geçiriyordu. Bahçelerinde buram buram gül kokan gül ağaçlarının aralarında kovalamaca oynayıp diğer ağaçların arasında saklambaç oynayarak kardeş olmanın tadını çıkarıyorlardı.Kimi zaman bisiklet yarışı, kimi zaman evcilik oynayarak,kimi zamanda kavga ederek çocuk olmanın keyfini yaşıyorlardı.Ayça artık on yaşında ve ortaokuldaydı.İlk okulda dedesini kaybeden Ayça ortaokulda anneannesini kaybetmişti.Dayıları evlenmiş teyzesi gelin olmuştu Beyler konağı artık dayılarına ve yengelerine ev sahipliği yapmaya başlamıştı.Konağın bahçesinde artık kardeşi ve kuzenleri ile oynamaya devam etmişti.Resim yapma yeteneğini ortaokulda keşfeden Ayça,ilk başarısını ,ilk ödülünü il genelinde yapılan yarışmada birincilik ile ön plana çıkartmıştı.Bu ödül onun lisede resim bölümüne gitmesine neden olmuştu.Lisede resim bölümünü okuyan Ayça son derece başarılıydı.Sınıfta sadece onbir kişilerdi.Yetenekli onbir öğrenci.Lisede öğrenci olmanın tadına varmıştı.Öğretmenlerini ve arkadaşlarını çok seviyordu.Resim yaptıkça mutlu oluyor.Mutlu oldukça resim yapıyordu.Mavi kadar özgür,yeşil kadar huzurlu,kırmızı kadar canlı,sarı kadar parlak ve neşeliydi.Liseden mezun olmasına günler kalmıştı ki,babası iflas etmişti.Zor günler yaşayan ailesi ellerinde ne varsa kaybetmişti.Okuldan geldiği bir gün çorba yapan annesi çocuklarının karnı aç kalmasın diye,sokakta ki ağaca asılmış ekmek poşetinden küfsüz ekmek seçiyordu.seçerken gelene geçene utançla bakarken bir yandan da annelik duyguları her şeyin önüne geçiyordu.Ayça annesini görmüş ve annesi utanmasın diye gizlice eve girmişti.Ayşe anneydi çocukları için her şey yapardı.soğuk gecelerde çocuklarına yorgan,sıcak günlerde gölge,Adnan’a ömrünün sonuna kadar iyi günde,kötü günde yoldaş olmak için yollarını birleştirmişti.Derken Ayça üniversite kazanmıştı.Güzel sanatlarda resim bölümü okumak için yola çıkmıştı.Yine hayatında ki ,ilklerden bir kaçını daha yaşıyordu.İlk defa ailesinden ayrılıyor,ilk defa denizi,ilk defa başka bir şehir görüyordu.Üniversite bitene kadar Coşkun dayısı destek olacak,burs verecekti.Nihayet üniversite günleri başlamıştı.Anadolu’nun dört bir yanından gelen arkadaşlarıyla kaynaşmaya başlamıştı.Aklı hep ailesinde kalıyordu.Acaba annesi yine ağaçta asılı olan ekmek poşetinden küfsüz ekmek mi seçiyordu?Kardeşi Arda ne yapıyor?Babası iş bulmuş mu diye hep düşünmeye başlamıştı.O dönemde yeni açılan bölgesel gazete üniversite öğrencilerden,üniversite muhabiri aramıştı.Ayça’da şansını denemiş ve elemeleri geçerek üniversite muhabiri olmuştu.Aldığı ilk maaşını da ailesine göndermişti.Hem okumak,hem çalışmak Ayça’nın narin, çocuk bedenini yorarken ailesine destek olmanın hazzını da doyasıya yaşamaya başlamıştı. Sömestr tatili gelmiş,ailesinin yanına gitmişti.Öylesine anne,baba ve kardeşini özlemişti ki;onlara kavuşunca dünyalar Ayça’nın olmuştu.Bir kaç gün sonra Beyler Konağı’na dayılarını ziyarete gittiğinde evde sadece Coşkun dayısı vardı.Dayısı Ayça ile biraz sohbet ettikten sonra;Ayça sen çok güzel bir genç kız oldun dedi.Ayça tebessüm etti.Dayısının hızlı nefes alıp vermesine anlam veremeyen Ayça,korkmaya başlamıştı.Ayça dayı ben gidiyorum,yengeme selam söyle dediğinde;dayısı dur bekle,sana bu ayın bursunu vereceğim diyerek Ayça’yı bekletmeye başlamıştı.Yatak odasından Ayça gel diye seslenen dayısının yanına gitmeyen Ayça;dayı ben gidiyorum diye seslendi.Tam evden çıkmaya hazırlanan Ayça’ya yatak odasından hızla gelen dayısı,saldırmaya başlamıştı.Yerde boğuşmaya başlayan Ayça ve dayısı bir müddet mücadele ettikten sonra,Ayça ilk fırsatta ayağa kalkarak imdat diye bağırmaya başlamıştı.Dayısı bir yandan benim olacaksın diye Ayça’yı sıkıştırmaya devam etmişti.Gömleği yırtılan Ayça’nın göz yaşı ve hıçkırıkları birbirine karışmıştı.Dayısını duvara iterek çıplak ayaklarla evden kaçan Ayça kendini sokağa atmıştı.Konağın yanında yapılan inşaatın önünden koşarken,ayağına batan çivilerin acısını bile hissetmemişti.Ayağındaki kan,yüreğindeki acının yanında hiç kalmıştı.Kanlar içinde evine giren Ayça’yı o anda evde olan annesi fark etmemişti.Odasına giren Ayça şoka girmişti.Kafeste çırpınan kuş misali,minik kalbi göğüs kafesinden fırlayacak gibi olmuştu.Beyni ve kalbi savaşmaya başlamıştı.Bu olayı babasına anlatsa,babam Coşkun dayımı vurur,anneme anlatsam annem kahrolur diye düşünmüştü.On altı yaşında tecavüzün eşiğinden dönen Ayça’yı aslında zor günler beklemeye başlamıştı..

Daha önce Coşkun dayının tuhaf davranışlarına şahit olmuştu ama bu davranışlara bir anlam verememişti. Dayı namazında, niyazında, çevresi tarafından sevilen, sayılan bir insandı. Konak içinde söz sahibi olan dayı, annesinin sevdiği, babasının saygı duyduğu, çevrede itibar sahibi, kendi halinde utangaç bir adamdı. Tuhaf olan bir şey daha vardı ki dayı Ayça ile konuşurken yüzü kızarır, gözlerinin içine bakamaz, alttan alta kendisini gözetlerdi. Bu davranış bozukluklarını tahlil edebilecek bir birikimi yoktu ama son olayı yaşadıktan sonra dayının daha önceki davranışlarının nedeni çözülmüş oluyordu.Nedeni belliydi belli olmasına ama Ayça bu olayı nereye koyacağını bilemiyordu. Tüm dünyası alt, üst olmuştu! Çocukluğundan bu yana toplum tarafından kendisine öğretilen ve adına “ahlak” denen kavramın bir iki yüzlülükten öte bir şey olmadığının farkına varmıştı ama bu ikiyüzlülüğe karşı koyacak gücü kendisinde bulamıyordu! Böyle bir olay nasıl olabilirdi? Annesinin kardeşi yani dayısı hem aile içindeki itibarını, hem erkekliğini, hem gücünü kullanarak, kendisinden zayıf, güçsüz, hem de çaresiz yeğenini, yırtıcı bir hayvanın avını parçaladığı gibi parçalamak istemişti! Acaba bu adam hasta bir sapık mıydı? Bu olay aileye zarar vermeden nasıl atlatılabilirdi? İçinden çıkılmaz, nereden baksan anlamlandırılamaz bir vaka ile karşı karşıyaydı. Yaşadıklarını aileye anlatsa sonucun daha vahim olacağını düşünüyordu. Baba böyle bir olayı kabullenemez, o da toplumsal ahlakın kendisine öğrettiği çözümü yani faili yok etmek veya cezalandırmak ile yetkili görürdü. Ya anne? Anne beraber büyüdüğü kardeşinin böylesine haysiyetsiz ve onursuz bir davranışı sergilemesine nasıl dayanabilirdi? Diğer aile fertlerinin yaklaşımı nasıl olurdu? Komşular, tanıdıklar, çevrede yaşayanlar böylesine iğrenç bir olayı nasıl değerlendirirdi? Buralar küçük yerlerdi ve herkes birbirini tanırdı. Böyle bir olay ile adı çıkan bir ailenin olay sonrası buralarda normal yaşamına devam etmesi mümkün müydü?
Çocukluğundan beri dini teamüller ile büyütülmüştü. Dini teamül ile düşünmeye başladı ama böylesine bir olayı o teamüller ile de çözümleyemiyordu. Kendisini öylesine güçsüz, öylesine perişan, öylesine çaresizlik içerisinde hissediyordu ki ne yapacağını, nasıl davranacağını kestiremiyordu. Sadece hıçkırıkları boğazında düğümleniyordu. Haykırarak ağlamak, hıçkırıklarını göklere doğru savurmak istiyor ama alt katta annesinin varlığı buna engel oluyordu. Dayının elinden kurtulmasına seviniyordu ama böyle bir olayın bundan sonra tüm dünyasını karartacağını biliyordu. Kendisine yardım edebilecek ne bir arkadaş, ne bir dost, ne bir aile ferdi vardı! 
Olayın şokunu birazcık olsun atlatmıştı ama dayının saldırı anı hiç gözlerinin önünden gitmiyordu. Peki böyle bir olayı hiç kimseye anlatmaz ve gizlerse bundan sonra tekrar böyle bir olay ile karşılaşabilir miydi? Veyahut dayı tekrar böyle bir olaya kalkışabilir miydi? Aile toplantılarında dayı ile karşılaştığında onun yüzüne nasıl bakabilirdi? Ya dayı onun yüzüne nasıl bakacaktı? Kafasında sayısız soru uçuşuyor ama bu soruların hiç birine anlamlı bir cevap bulamıyordu. Öyle görünüyordu ki bu olayın üstünü şimdilik örtmekten başka bir çaresi yoktu! İyi de nasıl örtecekti bu olayı? Nasıl unutacaktı olanları? Hadi beyninde kendini ikna etti, yüreğini nasıl ikna edecekti? Ya ruhunda esen fırtınalar ne olacaktı? Saç köklerinde hissettiği acıyı nereye koyacaktı?
Kafasında onca soru işareti dolaşırken,okuluna dönen Ayça;derslerinden bütünlemelere kalmış,arkadaş çevresinden uzaklaşmış,sosyal hayattan kopmuştu.Coşkun dayısı her fırsatta Ayça’yı taciz etmeye devam etmişti.Artık öyle ki Ayça kardeşinden,babasından korkmaya başlamıştı.Bir gün babasıyla yalnız kalan Ayça;babam beni taciz eder düşüncesiyle kendini terastan atmayı düşünmüştü.Senelerce derdini kimseye anlatamayan,erkeklerden korkan Ayça;okulunu bitirmiş,öğretmen olmuş,yüksek tahsil için yurt dışına gitmişti.Yurt dışında sessiz,sakin,dingin bir hayat sürmeye başlayan Ayça,Coşkun dayısını ilahi adalete havale etmişti.Yıllar sonra ulusal basın,tv kanalları seçkin bir iş adamının hazin sonundan bahsediyordu.Gittiği tatil köyünde bir dalgınlık sonucu uçurumdan düşen coşkun dayı feci şekilde can vererek hayatına kaybetmişti.cesedine günler sonra ulaşılan dayıdan geriye sadece birkaç kemik parçası ve kimliği kalmıştı.Vahşi hayvanlar cesedi parçalayıp yemişlerdi.Ayçanın defalarca kez yapmak istediğini vahşi hayvanlar yapmıştı.Coşkun dayı yaşadığı şekilde can vermişti.Nihayet ilahi adalet tecelli etmişti.Asıl darbeyi Coşkun dayı yemişti.

VE SON.                  

İnsan kendi içine doğru bir yolculuk yapmak istiyorsa fiziksel olarak da bir yolculuk yapmalı. En zoru nedir biliyor musunuz? İnsanın kendisiyle yüzleşmesidir. Yolculuk esnasında  bunu yaşamanız kaçınılmazdır.
Bazen  kendinizden nefret edersiniz. Bazen de gurur duyarsınız. Geçmişinizle, hayatla, insanlarla hesaplaşırsınız. Müthiş bir savaş verirsiniz. Kendinize en can acıtıcı darbeleri vurduğunuz gibi kanayan yaralarınızı da yolda kendiniz tedavi edersiniz...Sevgili dostlar yukardaki hikayenin kahramanı benim.İçime yaptığım bu yolculukta içimde ki kahramanı keşfettim.Evet yıllar önce yakın akrabam tarafından tacize uğradım.Çok korktum,kimseye söyleyemedim.Daha üniversitesi birinci sınıftaydım.Nasıl mücadele edeceğimi bilemedim.Çünkü bu taciz bir kere ile sınırlı kalmadı.Hep dilimin ucuna geldi aileme söylesem,birilerine söylesem diye.Ama kimse bana inanmaz ki dedim.O zamanın şartları,sosyal çevre,kültür dilimi bağladı,cesaretimi kırdı en acısı da babamdan ve kardeşimden kaçtım.Onlarla yalnız kalma fikri içimde tarifsiz bir korkuya neden oldu.Ya onlarda bana bir şey yaparsa??Bu duygunun bende tarifi yok.O hikayeyi çok uzun zaman önce bir gece de yazdım.Bugün 41 yaşımdayım ve geldiğim noktada kendimi her anlamda güçlü hissediyorum okumaktan,çalışmaktan,gelişmekten asla vazgeçmedim.Hayata küsmedim,kendime küsmedim.Pes etmedim.Şimdi düşündüğümde o dönemin şartlarında şanslıydım çünkü tecavüzün eşiğinden döndüm.Artık biz kadınlar öyle bir noktaya geldik ki tacizi şans olarak görüyoruz.Gün geçmiyor ki,eşi,sevgilisi,hatta eski eşi tarafından öldürülen,akrabası yada yabancı biri tarafından tecavüze uğrayan bir kadın haberine rastlıyoruz.Sadece günümüzde değil,tarih boyunca toplumların çoğunda kadınlar ikinci sınıf vatandaş olarak görüldü,ezildi,horlandı,cinayetten tecavüze her türlü şiddete maruz kaldı.Şimdi şunu soruyorum;Erkekler olmazsa kadını kim koruyacak? Erkeğin kadını koruması mafyanın korumasına paraleldir: Diğer bir soru;Erkek kadını kime karşı koruyacak? Kendine (yani hem erkeğin hem de kadının kendine karşı.)Yazımı burada noktalarken;Çok beğenerek okuduğum bir çok kadının düşüncelerine tercüman olmuş bir yazıyı da paylaşmadan geçemeyeceğim.Unutmayalım ki bizler birer kahramanız.Adımız bazen Hatice bazen Fatma bazen Sevim,bazen Aylin bunun hiç bir önemi yok.Çünkü bizler kadınız,eşiz,anneyiz,bir annenin evladıyız en önemlisi de bizler İNSANIZ..       Bakire kadınlar istiyorsunuz çünkü cinsel
performansınızın kıyaslanmasını istemiyorsunuz.
Edilgen ve tecrübesiz kadınlardan eş istiyorsunuz, çünkü hizmetinizi yaparken sözünüz geçsin istiyorsunuz.
Her kadın bedenine hakkınız var gibi bakıyorsunuz, sahip olduğunuz kadınlara da başka erkekler aynı şekilde bakacak diye kadınlara hayatı zehir ediyorsunuz.
Ben sana güveniyorum da çevreye güvenmiyorum diyenleriniz az değildir.
Aşağılık kompleksinin adı oluverir kıskançlık, kıskançlığı sevgi yapan geri zekalılık.
Özgür düşünen, güçlü, kişilikli kadınlardan korkuyorsunuz, çünkü ne kadar aciz olduğunuzla yüzleşmekten kaçıyorsunuz.
Bir erkek her haltı yediğinde görmezden geliyorsunuz, ama bir kadın ''bedenim benimdir sana ne dese'' adını çıkartmaktan hiç gocunmuyorsunuz.
Ahlakı kişilikte kaybettiniz, kadının apış arasında arıyorsunuz.
Namusunuzu kadın kazandırır, nasıl bir erkek olduğunuz kadına göre ölçülür.
Utanmanız ancak karınız "namussuzluk" yaparsa olur.
Ödünüz kopar o yüzden tam bir tahakkümcüdür ruhunuz.
Faşizm sizden başlıyor, zihniyetsizliğinizden farkedin.
Sahi yaa siz erkek kalanlar, hala insan olamayanlar, cinsel organından yukarı çıkamayan kafalar, siz bu dünyada niye varsınız?
Cahillikle övünen tek canlı olmak, kendinize nasıl bir hakarettir farkında mısınız???  
................................................................

Beş bin yıldır Kadın; Kölenin kölesi.
Ücretli kölenin evdeki hizmetçisi.
Köylünün Namusu. Küçük Burjuva Aydınının içki sofrasında mezesi ve ilişki albümünde yeteneğinin övüncesi.
Kapitalist pazarın Cinsel metası.
Dindarın kapatması.
Tanrının Şeytanı.
Erkek Avcıların Gülü, Sözde Aşk Meleği .
Oysa o ,
insanı "Rahminde" varedip, yaratanı ! Emzireni, Emeği ile büyüteni, yani insan toplumunun sahibi...

J.Saul