Sahi neydi sevgi…
Bir zamanlar aşk, yalnızca bir duygu değil; insanın kendisini dönüştürdüğü bir yolculuktu. “Görmekten bakmaya, bakmaktan adanmaya” uzanan bu yol, insanın iç dünyasında kat ettiği bir mertebeler zinciriydi. Sevgi, sabırla olgunlaşan, emekle derinleşen bir hâldi. Bugün ise o zincirin halkaları hızla kopuyor; aşk, derinliğinden çok hızına yeniliyor. Anlam veremediği duygularla büyüyen insan en çok aşkı anlamaya çalışırken eksiliyor. Cemal Süreya bunun için:
“Aşk iki kişilik bir yalnızlıktır,
İnsan en çok sevdiğinde eksilir.” der
Sahi sevgi bu muydu?
Modern çağın insanı artık “görmekle” yetinmiyor, “bakmadan tüketiyor.” Bir yüzü tanımak için zamana, sabra ve kalbin yavaşlığını hissetmeye ihtiyaç duymuyoruz. Ekranlar, kaydırmalar ve anlık beğeniler arasında aşk çoğu zaman bir dikkat kırıntısına dönüşüyor. Oysa eski hikâyeler bize şunu söylerdi: Görmek bir başlangıçtır; asıl mesele bakabilmektir. Yani kalabilmek, derinleşebilmek ve anlamaya razı olabilmek.
Bugünün ilişkilerinde en çok eksilen şey bu derinleşme cesareti. Çünkü bakmak sabır ister, emek ister, karşıdakini olduğu gibi görmeye razı olmayı ister. Modern insan ise çoğu zaman kusursuzluk arar; kusur gördüğünde geri çekilir. Böylece aşk, olgunlaşan bir bağ olmaktan çıkıp hızlı tüketilen bir deneyime dönüşür.
Bazı aşklar vardır; yalnızca iki insan arasında başlamaz. Bir şehrin sokaklarına siner, bir savaşın küllerinden geçer, bir göçün yorgunluğuna karışır. Ve sonunda insanın kalbine değil, kaderine yerleşir. Çünkü aşk bazen bir his değil, insanın yazgısına düşen uzun bir yolculuktur.
Sahi sevgi bu muydu?
İnsan çoğu zaman birini sevdiğini sanırken, aslında fark etmeden kendi içine yürür; kendi eksiklerine, kendi sessizliğine, kendi derinliğine…
Eskilerin “tapma” diye ifade ettiği şey ise çoğu zaman yanlış anlaşılır. Burada kastedilen kör bir teslimiyet değil; benliğin sevgiyle dönüşmesi, egonun yerini anlayışa bırakmasıdır. Sevilenin etrafında eriyen bir kimlik değil, sevgiyle genişleyen bir insan hâli.
Bugün ise “bağlanma” korkusu ile “tükenme” korkusu arasında sıkışmış ilişkiler var. Bir diğer kayıp da gizemin yok oluşudur. Eski anlatılarda sevgili çoğu zaman adı söylenmeyen, hayal gücüne bırakılan bir varlıktı. Çünkü aşk, biraz da bilinmeyenin büyüsüydü.
Modern çağ, görünür olma arzusu içinde bu büyüyü dağıttı. İlişkiler artık anlatılıyor, paylaşılıyor, teşhir ediliyor; fakat belki de en az hissediliyor.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, aşkı yeniden yavaşlatmak. Bir yüzü sadece görmek değil, ona gerçekten bakabilmek. Bir duyguyu tüketmek değil, onun içinde dönüşebilmek. Ve en önemlisi, sevgiyi bir sahiplik değil, bir insanlaşma biçimi olarak yeniden düşünebilmek. Çünkü aşk, hâlâ eski metinlerin söylediği kadar derin. Yeter ki hızın içinde kaybettiğimiz o bakışın ağırlığını yeniden hatırlayalım.
Aslında mesele yalnızca bir insana duyulan sevgi değildir. İnsan bazen Allah’a duyduğu aşkla güzelleşir, bazen annesine duyduğu sevgiyle olgunlaşır, bazen de bir davaya inanarak değişir. Ama özünde hepsinin kaynağı aynıdır: içten gelen bir bağlılık ve adanmışlık hissi.
Sahi sevgi bu muydu?
Belki de sevgi; hiçbir şeye akıl yetiremeyen çocukların berrak sevinciyle sevmekti. Aklın sustuğu yerde başlayan, insanın içinde büyüyerek genişleyen bir hâl.
Tıpkı Sezai Karakoç’un dediği gibi:
“Sen bana yeni bir ülke gibisin
Gezdikçe büyüyen…”