Özgürlük diye her kapıyı açtık; sonunda kendimize çıkış kapısı bile bırakmadık.
Oysa özgürlük, her istediğini yapmak değil; yapabilecekken “hayır” diyebilmekti! Nefsinin peşinden sürüklenen insan özgür değil, nefsinin esiridir. Kalabalığın alkışını hakikatin ölçüsü sanmak, savruluşu özgürlük diye pazarlamaktır.
Modernlik adına sorumsuzluk, bireysellik adına bencillik, haz adına sınırsızlık, mahremiyet adına teşhir, heyecan adına ihanet… Adını değiştirmek gerçeği değiştirmez. Yanlış, herkes yapınca doğru olmaz.
Kadını yalnızca bedene, erkeği yalnızca güce indirgeyen anlayış ikisini de tüketir. Kadının değeri teninin teşhirinde değil; iffetinde, kişiliğinde, zarafetinde ve karakterindedir. Erkeğin değeri nefsinin peşinden koşmasında değil; vakarında, sadakatinde, sorumluluğunda ve ailesine sığınak olabilmesindedir.
Çünkü yuva yıllarda kurulur, saniyelerde yıkılır. Güven yıllarca büyür; ihanet bir anda hepsini yakar.
Fakat kral çıplaktır: Savruluş kader değildir!
Hâlâ akıl var. Hâlâ vicdan var. Hâlâ hayâ, sadakat, aile, iman, sevgi ve irade var.
Çözüm basittir ama cesaret ister:
Önce insan kendisine hükmedecek. Nefsine “DUR!” diyecek. Yanlışa yanlış, ihanete ihanet diyecek.
Çünkü insanı özgür yapan, yapabileceklerinin sınırsızlığı değil; yapabileceği şeyler arasından doğru olanı seçmesi ve yanlış olana “HAYIR!” diyebilmesidir.
Mesele kadın olmak değil, erkek olmak değil; mesele, bütün savrulmalara rağmen İNSAN KALABİLMEKTİR!..."