Kıymetli Malı Olan

Abone Ol
            Dostlarımız aracılığı ile haber salanlar yazmasın yahu batıyor diye yakınmışlar.
            Biraz hayret ettim. Öyle ya herkesin memnun olmasını beklemek yanlış olur. Serzenişler tabii ki önemli. Önemli gördüğüm noktaları sıralamaya çalışayım.
            Öncelikle yazılar değer verilip okunmuş. Lokman hoca’nın deyimi ile yazılarımız ses getirmiş.
            İşte bu önemli bir tespit. Bunu da Manşet farkı olarak değerlendirmekte fayda var.
            Manşet yazarlarının ve yazı sonuçlarının irdelenmesi ve tartışılması da yine çok önemli bir ayrıntıdır diye düşünmekteyim.
             Seksenli yıllarda dergiler çıkarıp idealist bir ruhla dağıtımını yapan, okul dergileri çıkaran bir kişi olarak yaklaşık otuz yıldan bu yana yazı dünyasının içerisindeyim.
            Bu kadar emek sonucunda elbette hastane de postane de yazılacak.
           Yanlış anlaşılmasın bu notları kendimi anlatmak için düşmedim. Burada kastım şudur. Neyin yazılacağını da çuvaldız hikayesini de çok iyi biliyorum.
            Hiçbir kurum, kuruluş ve insanı hedef almam. Zaten yazmanın etiği de bunu gerektirir. Hiç bir ön yargı söz konusu olamaz. Yanlış bilgi olması mümkün değildir. Ancak eksik bilgi varsa o da düzeltilir.
            Telefon, e posta vb. iletişim araçları ile ulaşmak, izah etmek, açıklamak ve eleştirmek varken; neden informal iletişim ?
            Pek ala ben bu konuda sizin gibi düşünmüyorum. Şu noktada yanlışınız var demek mümkündür.
            Öyle ya konuyu tartışıp ve irdelemek yürek ister. En iyisi ve en kolayı baskı yapmak.
            Yazıyı ayrıntılı okuyup etüt edemeyenler hep yanlış algılar ve bağırırlar. Bağırırken de sağlıklı düşünmeleri mümkün olmayabilir. Bu sebepledir ki baskı kurmayı tercih ederler.
            Burada doğru olan yazanla formal iletişime geçmektir. Formal iletişim kuramayanlar informal iletişimi tercih ederler.
            İnformal iletişim tekniğinde genelde sorun çözülmez. Üstelik karmaşık bir hal alır. İnformal iletişim bir çeşit bağırma ve baskı tekniğidir.
            Kültür dünyasında tuzu olanlar iyi bilir. Kıymetli malı olanlar asla bağırmaz. Örneğin siz bir kuyumcunun bağırdığını duydunuz mu? Kuyumcular bağırmaz çünkü malı kıymetlidir.
            Zerzevatçılar bağırır ama sarraflar bağırmaz. Eskici bağırır, fakat antikacı bağırmaz.
            Düşünen insan bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise insanlarla hep kavga içerisindedir.
 
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
 
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde yaşlı bir adamla, genç bir çocuk yaşarmış.
 Yaşlı adamın adı Erdem çoçuğun ki ise Yücel’miş. 
            Genç çocuğun her şeyde bir neden arayan yapısı varmış. Her şeyi neden diyerek merak edermiş.
            Neden her şey bu kadar zor? Biz kendimiz mi zorlaştırıyoruz, yoksa mücadele etmemiz gerektiği için mi? Bunlar; Yücel kadar genç bir çocuk için bilgece düşüncelerdi.       
            Yücel bir gün, aynı yolda seyahat eden yaşlı bir adamla karşılaştı.
Birlikte yolculuk etmeye başladılar. 
            Yaşlı adam, oldukça ağır görünen, üzeri örtülü, büyük bir sepet taşıyordu. Yol kenarında mola verdiklerinde, yaşlı adam yorgun bir halde sepetini yere koydu.
            Yücel’e, sanki “yaşlı adam varını-yoğunu bu sepette taşıyormuş ”gibi geldi. “Sepetin içinde onu bu kadar ağır yapan ne var?” diye sordu. Sözlerine devam ederek:          
            -Onu senin için taşımak beni mutlu edecektir. Ne de olsa sana göre çok genç ve güçlüyüm!
            Yaşlı adam;    
            - O senin, benim yerime taşıyabileceğin bir şey değil diye cevap verdi. Kendim taşımam gereken bir şey ve ekledi. Bir gün, kendi yolunda yürüyeceksin ve benimki kadar ağır bir sepet taşıyacaksın.                      
            Günlerce birlikte yürüdüler ve Yücel, Erdem’e insanların neden böyle kendi kendilerine kuruntu kurduklarını, hemen her şeyden alındıklarını ve böylece kendilerine ve başkalarına eziyet ettikleri hakkında sorular sordu. Ama ne yanıtlarını öğrenebildi, ne de yaşlı adamın taşıdığı sepetin içindeki ağır yükün ne olduğunu.
            Sonunda Erdem artık daha fazla yürüyemeyeceği ve son kez dinlenmek için uzandığı zaman, sepetin içindeki sırrı söyledi ve neden insanların kendi kendilerine eziyet ettiklerinin yanıtını da verdi.                
            Bu sepette dedi kendim hakkında inandığım ama gerçek olmayan şeyler var. Onlar, yolculuğum boyunca ağırlık yapan taşlardı. Şüphenin her çakıl taşının, tereddüdün ve yanılgının yol boyunca topladığım her kilometre taşının ağırlığını sırtımda taşıdım. Bunlar olmadan çok ilerilere gidebilirdim. Hayalimde canlandırdığım insan olabilirdim. Ama bunlarla, yolun sonunda, gördüğün gibi başbaşayım dedi.
            Sepeti bağlayan ipleri bile çözemeden, yaşlı adam gözlerini kapadı, son uykusuna daldı.
            Yücel sepeti Erdem’in sırtından çözdü ve içini merakla açtı. Sepetin içi boştu ve o anda sorularının cevabını anlar gibi oldu.                                                                                            &nbs p;
            Çoğumuz, sırtımızdaki bir sepette korkularımızı, kuruntularımızı ve kendi oluşturduğumuz sınırlarımızı taşıyarak yaşadığımız için, hayallerimizle birlikte gömülüyoruz.
 
*          *          *          *
 
            Dilerseniz bu günkü sözlerimizi anlamlı bir fıkrayla noktalayalım
            Temel'in karısı Fadime çok kıskançmış. Temel'in elbiselerini kontrol eder saç bulursa cıngar çıkarırmış.
            Bir gün Fadime Temel’in elbisesinde saç bulamamış. Ancak yine de cıngar çıkarmış:
-          Uyy Temel, şimdu de kel karularla mi oynaşaysun?
Diyerek yaygara yapmış.