YaylaHaber Çorum haber gazetesi

11.05.2021, 10:57

HÜZNÜMÜZÜN BAŞKENTİ

Bir zamanlar Bağdat’ta ünlü bir marangoz varmış. Ömrünün ahir zamanında epeyce bir zaman ayırarak sedef kakmalı ceviz ağacından çok güzel bir minber oymuş. O kadar çok emek vermiş ki minbere her gören onun güzelliğiyle büyüleniyormuş.

Bu “yürek teri” minberin nâmı almış yürümüş. Öyle ki Bağdat’a her gelen, marangoza gidip ‘şu minberi bize sat, falanca camiye götürelim’ diyormuş. Onun cevabı ise hep aynı, “bu minber Mescid-i Aksa’ya gidecek”.

Ahali şaşırıyor tabii, “İyi de Kudüs Haçlı işgali altında”.

Marangoz yüksünmeden hep aynı cevabı veriyormuş;

“Benim elimden gelen bu. Ben zanaatkârım. Minber yontarım. Bir babayiğit de çıksın, Kudüs’ü geri alsın, bu minberi de yerine oturtsun.”

Derken bu minber hikayesinin konuşulmadığı hiçbir şehir kalmamış.

Herkes minberin güzelliğini bire beş katarak birbirine anlatırken, aynı hikâyeyi yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk da işitmiş. Ama o, eserin güzelliğinden ziyade, müessirin vasiyetine kulak vermiş.

Aradan kırk yıl geçmiş ve o minberi durması gereken yere, Mescid-i Aksa’ya yerleştirmiş. Diller ise onu Selahaddin-i Eyyubi (rahmet olsun) diye anmış!

Evet, o minber Mescid-i Aksa’ya yerleştirileli yaklaşık bin yıl oldu.

Avustralyalı Yahudi Dennis Michael Rohan'ın 21 Ağustos 1969'da Mescid-i Aksa'ya girerek, Kıble Mescidi'nin mihrabını ve sözünü ettiğim o bin yıllık minberini ateşe vermesinin üzerinden tam elli yıl geçmesine rağmen İsrail işgalinde bulunan Harem-i Şerif bugün yine yangın yeri.

İsrail’in ilk ve dünyanın üçüncü kadın başbakanı olan Golda Meir’in başbakanlık yaptığı o tarihte verdiği bir demeç aslında bugünkü aymazlığımızın tablosunu tam elli yıl öncesinden önümüze koyuyor;

“Mescid-i Aksa’da yangın çıktığı o gece sabaha kadar uyuyamadık. Sanıyorduk ki o gece tüm İslam devletleri güçlerini birleştirerek bir araya gelecek, ordularıyla üzerimize gelecek ve Kudüs’ü başımıza yıkacaklar. Ancak sabah olduğunda yersiz bir korku duyduğumuzu anladık. O gün farkına vardığımız başka bir şey ise bizim istediğimiz her şeyi yapabileceğimiz idi.”

Ne acı değil mi?

Yine bir Ramazan ayı ve yine kuduran İsrail. Yüksek perdeden hamasi kınamalarımız, gür sedalı sloganlarımız, lanet okumalarımız, göğe yükselen beddualarımız yeri göğü inletiyor. Konferans ve toplantılarımız, diplomatik iletişimlerimiz baş döndürücü bir hızda cereyan ediyor.

Ama yazık ki sadece konuşuyoruz!

İsrailiyat bütün dünyayı fiilen sömürgeleştirirken; bakir tüm alanlarını zapt ederken, dünyanın bütün coğrafyalarını işgal ederken; bütün medeniyetlerine, kutsallarına saldırırken ve tüm dünyayı seküler duyuş, yaşayış ve bakış biçimleriyle medyaları vasıtasıyla ayartarak zihnen sömürgeleştirip köleleştirirken sadece konuşuyoruz.

Siyasetçimiz, münevverimiz, tüccarımız, dervişimiz, esnafımız hasılı kim varsa (en başta kendi nefsim) konuşuyoruz, hem de hiç durmadan. Ama bu konuşmalarımıza dahil ettiğimiz çirkin yanımızı kapatacak zannettiğimiz nostaljik aksesuarlarımız, kusurumuzu daha çabuk ve daha çok ele vermekten başka bir işe yaramıyor. Çünkü bilmiyor konuşuyoruz, bilmeden konuşuyoruz, bilmediğimiz ne varsa konuşuyoruz.

Siyasetçimiz insanlığın doğduğu bu kadim topraklarda eğitime, bilime, maneviyata hız vererek, bizzat ağacın kökünü sulayarak halletmesi gereken problemlere güç yetiremediği için konuşuyor. Münevverimiz bilmeyişini saklamak için konuşuyor. Konuya dair bizim bilmemiz gerekeni değil, kendi bildiği herşeyi ifade etmek için çırpınışından anlıyoruz hiçbir şey bilmediğini ve yazık ki ona emanet edilen ilmin hakkını eda edemediğini. Dervişimiz ne zaman ‘ol’maktan bahsetse, olamadığının katmerli itirafı oluyor dudağından dökülen sözler. Çünkü sözleri kalplere ulaşmıyor, sadece kulağa misafir oluyor.

Biz konuşmakla, beddualarla, sloganlarla tam yetmiş beş yılı geride bırakırken onlar karış karış işgal ettikleri tarih boyunca yükselmenin de alçalmanın da zirvesinin yaşandığı bu mübarek topraklardan Suriye’yi de kendi topraklarına katıp “Büyük İsrail” için geceli gündüzlü şeytana rahmet okutan planlarla çabalıyor!

Kendimizi adeta yırtarcasına boşuna demiyoruz hakkın gücü değil, gücün hakkı hâkim diye!

Güç dediğim şey para değil hayır, güç dediğim şey bilgi.

Öyle ya biz öğlene kadar yataklarımızda uyurken bilginin gücünü elinde tutanlar, yedi yirmi dört mesai yapanlar; bu bilgiyi teknolojik erklere dönüştürüp sadece zihinlerimizi değil anlam haritalarımızı da boydan boya işgal etmediler mi?

Elimizde köklerimize, bizi biz yapan değerlerimize, rahmetimize, merhametimize, birlik ve beraberliğimize, kardeşlik ve bağlarımıza ait artık doğru dürüst ne var söyler misiniz? Adım adım kalan kırıntıları da yok etmek adına birbirimizi yemiyor muyuz?

Yaklaşık iki milyar müntesibi ile bugün düştüğümüz bütün utanç verici hallere rağmen; şükür ki biz az ya da çok insanız ve şükür ki göğsümüzün sol yanında atmaya devam eden bir kalp taşıyoruz hâlâ. Zira ruhumuz üşümeye, içimiz yanmaya, gözümüz yaşarmaya, kalplerimiz derinden yaralanmaya devam ediyor. Kutsiyeti ayetle sabit kılınmış alemlere rahmet olanın emaneti olan o şehre, hüznümüzün başkentine saplanan hançer, elbette ki canımızı yakıyor.

Ama ne yetmiş küsur yıldır Filistinlilere Nazi katliamlarını aratmayacak ürperticilikte zulüm yapan zalimin zulmü yalan ne de Müslümanların zafiyetleri yalan; hepsi gerçek!

En yalın gerçek ise esaret altında olanın aslında Kudüs değil; vurdumduymazlığımızla, hamasetimizle, tembelliğimizle, cellatlarımızla duyduğumuz aşklarımızla, tefrikamızla, boydan boya işgal edilen anlam haritalarımız, gönül coğrafyalarımızla bizim esir olduğumuz!

Zira hepsi bir kova su dökse İsrail’i sel alacakken, vızıltıları İngiltere adasını sallayacakken rahatlarını ve saltanatlarını kaybetmemek için sus pus olanlar Kudüs’e “bizim” diyor!

Kabul etmek istemesek de bizim sıkıntımız ne İsrail ne Yahudi değil; her tarafımızı kuşatan İsrailiyattır. Zira “McdDonald’s” ta yemek yiyip, “Coca cola” ve “Nescafe” içerken, “Marlbora” sigarasını tüttürüp “Nestle” çikolataları yalarken, “Mercedes” ile gittiğimiz 7 yıldızlı “Müslüman otel”lerde “sefahat” içinde yüzerken, dolar ve borsayla birlikte “zikir” yaparken dışardaki Kudüs’e tabi ki kör kalırız!

Ne diyordu Allah(cc);

"... musibet sizin başınıza geldiğinde, kendi kendinize "bu nereden geldi" diye soruyorsunuz öyle mi? De ki: "O, sizin kendi eserinizdir." (Al-i İmran, 165)

Peki, ezelî hakikatin, peygamberlerin getirdiği ebedî hakikat fikrinin kurucu şehri olan Kudüs nasıl kurtulur?

Elbette kendimizin farkına vararak!

İnanın dünya sandığımız kadar büyük değil ve yine inanın biz sandığımız kadar küçük değiliz!

Hadi dönelim içimize! Evet, başta kendi nefsim ve itiraf edelim;

Oynamadan, eğip bükmeden, kıvırmadan, mertçe, delikanlı gibi. Ne derler diye düşünmeden, ‘ne desinler’in hesabına hiç girmeden. Olmak istediğimiz kişiymişiz gibi yapmayı bırakarak. Olduğumuz kişiyi kalbimizin aynasında seyrederek. Neysek, kimsek, kimin nesiysek işte o olalım bir beş dakikalığına;

Yetimin mahzunluğunun farkında mıyız? Hayır!

Mazlumun gözyaşı içimizi kanatıyor mu? Samimiyetle cevap verelim, hayır! Çünkü o an hüzünleniyor, dakikaları geçtim aradan saniyeler geçmeden unutup kendi yaşamımıza dönüyoruz!

Kahkahalarımız, bırakın uzağı aynı binada yaşadığımız insanların acılarına bigâne mi? Evet!

Kaçımızın, değil sadece Filistin’de; Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Arakan’da ve daha sayamadığım birçok coğrafyada ölen, öldürülen, işkence edilen, ırzına geçilen, insanlık onuru ayaklar altında çiğnenen kardeşlerimiz için uykusu kaçtı?

Kaçımızın bizzat gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, vicdanımızla şahit olduğumuz dünyanın herhangi bir yerindeki aç çocukları görünce, mükellef sofralarımızda yemekleri boğazına takıldı?

Kaçımız dünya üzerinde zulüm gören her bir can için dil, din, ırk, renk, mezhep gözetmeksizin -hiçbir şey yapamıyorsak bile- gecenin bir yarısı uykumuzu bırakıp ellerimizi açıp gözü yaşlı gönlü mahzun bir şekilde samimane dualar edebildik?

Toplumsal yaşantıda halimiz farklı mı? Ona da hayır! Zira en mühim meselelerde dahi bir araya gelememek yetmiyor artık bize. Aramıza ekilen fitne fesad tohumları ile ne yapıp edip en küçük farklılıkta bile kavga edebilmenin orijinal yollarını buluyoruz!

Sonuçta ne oldu?

İsrail’in dilediği gibi hareket edebilmesi için bütün şartlar inceden inceye gergef gibi örülerek, hem de gözümüzün önünde hazırlandı.

Söyler misiniz Allah aşkına, şu zulme Türkiye’den başka ses çıkarabilecek kim kaldı?

Hiç kimse değil mi!

Evet, zamanın Irak lideri Saddam diktatördü, zalimdi ama bu işe 'hayır' derdi. Kaddafi deliydi belki ama bu işteki hinliği sezecek kadar aklı vardı. Esed ve Mübarek bile hiç olmazsa halkından utandığı için bu işlere tepki verecek kişilerdi ama bir bahar yağmuru silip götürdü hepsini. Esed’in bugün bir ülkesi yok, Mübarek çoktan tarih oldu! Katar’ın eli türlü hile ve hurdayla dünden bağlandı. Suud-i Arabistan başına “gelecek olan gelmesin” diye ılımlı İslam havariliğine soyunarak ABD’nin kanatları altına girmeye mecbur edildi.

Peki ne olacak derseniz?

Bence hiçbir şey!

Zira egemen güçler kötü adam rolünü, gözümüzün içine soka soka hakkını vererek oynayacak ve yeryüzünü haksızlığın, kötülüğün, zalimliğin fideliği haline getirmek suretiyle dünyanın kalan kısımlarında acziyet ve çaresizlik hislerini körüklemeye devam edecek.

Çünkü onlar kendileri gibi olmayan ve kendilerinden olmayan her yeri, her şeyi, herkesi yok edip dünyaya bir adalet getirebileceklerini sanıyorlar. “Ya bizimlesin ya onlarla” diye tırmandırılan fanatizm, insanlığı terörün karanlık koridorlarına hapsetse de bugün gördüğümüz tablodaki Filistin sokaklarını kana bulayan gözü dönmüş şiddet, dünyaya ekilmiş nefret tohumlarının Kudüs bahçesinde meyve vermesidir.

Bizde ise birkaç gün hamasi nutuklarımız, diplomatik ilişkilerimiz gündemde kalacak; sokaklar beddua ve sloganlarla inleyecek ama sonra unutulacak. Ta ki yeniden gündem oluncaya değin. Ama sadece biz unutacağız ve şeytan amacına ulaşıncaya değin şeytanlığını yapmaya devam edecek.

Beni yakan ateş herkesi yaksın” mantığıyla dünyayı ateşe veren birilerine ateşin de gül bahçesine dönüşebileceğini ve üzerinde yaşadığımız bu toprakların bu samimiyete şahit olduğunu, bu geleneği mirasçısı olduğunu hatırlatabiliriz evet ama önce kendimizi fark ederek! Zira insan önce kendi karanlığını tanımalıdır!

Farkında olabilme temenniyle!

Yorumlar (0)
19°
az bulutlu
Namaz Vakti 22 Haziran 2021
İmsak 03:04
Güneş 05:03
Öğle 12:47
İkindi 16:46
Akşam 20:21
Yatsı 22:11
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 40 84
2. Galatasaray 40 84
3. Fenerbahçe 40 82
4. Trabzonspor 40 71
5. Sivasspor 40 65
6. Hatayspor 40 61
7. Alanyaspor 40 60
8. Karagümrük 40 60
9. Gaziantep FK 40 58
10. Göztepe 40 51
11. Konyaspor 40 50
12. Başakşehir 40 48
13. Rizespor 40 48
14. Kasımpaşa 40 46
15. Malatyaspor 40 45
16. Antalyaspor 40 44
17. Kayserispor 40 41
18. Erzurumspor 40 40
19. Ankaragücü 40 38
20. Gençlerbirliği 40 38
21. Denizlispor 40 28
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 34 70
2. Giresunspor 34 70
3. Samsunspor 34 70
4. İstanbulspor 34 64
5. Altay 34 63
6. Altınordu 34 60
7. Ankara Keçiörengücü 34 58
8. Ümraniye 34 51
9. Tuzlaspor 34 47
10. Bursaspor 34 46
11. Bandırmaspor 34 42
12. Boluspor 34 42
13. Balıkesirspor 34 35
14. Adanaspor 34 34
15. Menemenspor 34 34
16. Akhisar Bld.Spor 34 30
17. Ankaraspor 34 26
18. Eskişehirspor 34 8
Takımlar O P
1. Man City 38 86
2. M. United 38 74
3. Liverpool 38 69
4. Chelsea 38 67
5. Leicester City 38 66
6. West Ham 38 65
7. Tottenham 38 62
8. Arsenal 38 61
9. Leeds United 38 59
10. Everton 38 59
11. Aston Villa 38 55
12. Newcastle 38 45
13. Wolverhampton 38 45
14. Crystal Palace 38 44
15. Southampton 38 43
16. Brighton 38 41
17. Burnley 38 39
18. Fulham 38 28
19. West Bromwich 38 26
20. Sheffield United 38 23
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 38 86
2. Real Madrid 38 84
3. Barcelona 38 79
4. Sevilla 38 77
5. Real Sociedad 38 62
6. Real Betis 38 61
7. Villarreal 38 58
8. Celta de Vigo 38 53
9. Granada 38 46
10. Athletic Bilbao 38 46
11. Osasuna 38 44
12. Cádiz 38 44
13. Valencia 38 43
14. Levante 38 41
15. Getafe 38 38
16. Deportivo Alaves 38 38
17. Elche 38 36
18. Huesca 38 34
19. Real Valladolid 38 31
20. Eibar 38 30
Arşiv

Gelişmelerden Haberdar Olun

@