Hüküm Kimin?

Abone Ol

İki insan öldü.

Biri… İçki sofrasında.

Diğeri… Taşıyamadığı bir günahın, bir utancın, bir çaresizliğin ardından kendi canına kıydı.

Sonra yolları aynı yerde kesişti.

Bir caminin avlusunda.

İki tabut… Yan yana.

Birinin hayatı hakkında konuşuldu. Ötekinin ölümü hakkında.

İnsanlar merak etti.

“Bunların sonu ne olur?”

Cennet mi?

Cehennem mi?

Soruyu İmam Ebu Hanife’ye sordular.

Belki beklenen şuydu:

“Şu günahı işledi, cehennemliktir.”

Ya da…

“Bunun yaptığı affedilmez.”

Çünkü hüküm vermek kolaydır.

Hele başkası hakkında…

Çok kolay.

Bir insanın bir hatasını görürüz… Bütün ömrünü o hatayla tarif ederiz.

Bir günahını duyarız… Son nefesini bile biz tayin ederiz.

Sanki amel defteri bizim önümüzde.

Sanki kalbin içini görüyoruz.

Sanki tövbeyi biliyoruz.

Sanki Allah’ın kimi bağışlayıp kimi bağışlamayacağı bize sorulmuş.

Ama Ebu Hanife öyle yapmadı.

Haddini bildi.

Kul olduğunu unutmadı.

Önüne gelen iki cenazenin hesabını görmeye kalkmadı.

İbrahim Peygamber’in duasını hatırlattı:

“Kim bana uyarsa bendendir. Kim bana karşı gelirse… Sen bağışlayansın, merhametlisin.”

İsa Peygamber’in teslimiyetini hatırlattı:

“Eğer azap edersen onlar Senin kullarındır. Eğer bağışlarsan, şüphesiz güçlü ve hikmet sahibi Sensin.”

Nuh Peygamber’in sözünü hatırlattı:

“Onların hesabı Rabbime aittir.”

Hepsi bu.

Dosyayı kapatmadı.

Kararı vermedi.

Mührü basmadı.

Hükmü, hükmün sahibine bıraktı.

Bugün en fazla eksikliğini çektiğimiz şeylerden biri bu galiba:

Haddini bilmek.

Bir insan yanlış yaptı mı?

Eleştir.

Günah mı işledi?

Günah olduğunu söyle.

Kötülük mü yaptı?

Karşısında dur.

Ama…

“Bu kesin cehennemlik.”

Orada dur.

Çünkü orası senin alanın değil.

Bir insanın görünen hayatını bilirsin.

Görünmeyen hesabını bilemezsin.

Gece yalnız kaldığında ne söylediğini…

Hangi pişmanlıkla ağladığını…

Son nefesinde kalbinden ne geçtiğini…

Allah ile arasında nasıl bir muhasebe yaşandığını bilemezsin.

Ama yine de hüküm veriyoruz.

Hem de ne kolay.

Sosyal medyada bir fotoğraf…

Altına binlerce karar.

Bir haber…

Ardından binlerce mahkeme.

Savcı biziz.

Hâkim biziz.

Kararı veren biziz.

Cennete gönderen biziz.

Cehenneme atan yine biziz.

Peki Allah’ın hükmüne ne kaldı?

İslam, günahı küçümsemez.

İçki haramdır.

Zina haramdır.

İnsanın kendi canına kıyması büyük bir günahtır.

Bunları söylemek başka şeydir.

Günah işleyenin Allah katındaki nihai hükmünü ilan etmek başka.

İkisini birbirine karıştırmamak gerekir.

Çünkü insan fiili görür.

Allah ise insanı bütünüyle bilir.

Biz bir sayfayı okuruz.

O, kitabın tamamını bilir.

Biz düşüşü görürüz.

O, düşmeden önceki savaşı da bilir.

Biz günahı görürüz.

O, pişmanlığı da bilir.

Biz son görüntüyü biliriz.

O, son nefesi bilir.

Belki mesele tam da burada.

Merhameti hatırlamakta.

Allah’ın rahmetini küçültmemekte.

Ve kendimizi Allah’ın yerine koymamaktadır.

İnsanlara günahın yanlış olduğunu anlatabiliriz.

Ama rahmet kapısının anahtarını cebimize koyamayız.

Kimseye Allah adına “Sen bittin” diyemeyiz.

Çünkü bitip bitmediğine biz karar vermiyoruz.

Son söz bizim değil.

Son hüküm bizim değil.

Son hesap bizim değil.

İki tabutun başında Ebu Hanife’nin yaptığı şey aslında çok büyük bir ders:

İnsan sınırını bilmeli.

Fiile karşı söz söylemeli.

Ama kulun akıbetini Rabbine bırakmalı.

Çünkü…

Cennet bizim değil.

Cehennem bizim değil.

Hesap defteri bizim değil.

Ve karar makamında da biz yokuz.

Hüküm…

Allah’ın.