Anadan, yardan, serden, servetten, doğup büyüdüğün ocaktan, topraktan vazgeçip, bir iman sevdası peşinden yeni ufuklara koşmanın adıdır HİCRET. Göçtür. Ama bildiğimiz göçlere benzemez. Öyle bir göç ki, sebebi ne kuraklıktır ne dünyalıktır, amacı ve gayesi mal değil, şan değildir.
Peki, neden göçüyorlar öyleyse, neyin peşindeler, daha çok kazanmak, daha konforlu yaşamak için mi terk ediyorlar ata-dede topraklarını, icabında sevgisi uğrunda hasret gözyaşı
döktükleri yurtlarını, tüten ocaklarını neden bırakıp gidiyorlar? Çok mu seviyorlar gurbet kahrı çekmeyi? Uzayıp giden bu soruların cevabını verebilmek ve anlayabilmek için insanlığın anlamını bilmek gerek, insan olmayı kavramak ve anlamak gerek. İnsan kavramı ile hür olmak kavramını yan yana hatta halka halka birbirine sarmal olarak düşünmek gerek.
Evet, gerçekten bu insanlar, insanlıklarını tamamlayabilecek ve anlayabilecek hürriyet arıyorlardı. Bunları, Mekke’de, doğup büyüdükleri Mekke’de bulamıyorlardı. Mekkeli hemşehrileri onları bir kaşık suda boğmak istiyorlardı. Onlara inandıkları gibi yaşama hakkı vermiyorlardı. En kutsal varlıklarına saldırıyorlardı. Ellerindeki gücü, zalimce, hemşehrilerinin ölümüne ve sürgününe kullanıyorlardı. Ama şunu unutuyorlardı iman ve akide her şeyden azizdi. Candan canandan aziz ve önemli bildikleri bu imanları ve inançları uğrunda maldan mülkten ne varsa hepsinden vazgeçip gidiyorlardı. Yeni ve hür ufuklara doğru işkencenin, horlanmanın Baskısından kurtulmuş vicdanların hür kanatlarını çırpa çırpa gidiyorlardı.
Yüzlerinde istikbalin parlak ümidinin tatlı ışıkları vardı. Güle güle gidiyorlardı Çünkü kahredici baskı altında yaşamak canlarına tak etmişti Zulüm ve baskı altında yaşamak, gerçekten insanı kahrediyordu, insan onuruyla bağdaşmıyordu. Çünkü baskı ve zulüm altında
yaşayan insanlar düşünce yeteneklerini bile kaybederler, düşünmekten korkar ve çekinir hale gelirler. Düşünce yeteneğini bile kaybetmeyle karşı karşıya kalan insan göç etmez de ne yapar? Çünkü insan, dertlerine çare arayabilen, problemlerine çözüm bulabilen bir varlıktır. Bu bakımdan insanın bazı değerleri sindirilebilir, fakat asla öldürülemez, İşte inanç ve imanda bu öldürülemezlerin en başında gelen değerleridir. Kibirlerinin mahkûmu olan Mekkeli ekâbirler bu insanî gerçeği anlayamamışlardı. Yönlerini çevirip bakamadılar, göremediler ve inanmadılar halbuki baksalar göreceklerdi, görseler inanabileceklerdi.
Hz. Peygamber (S.A.V.)ve mü’minler, böyle susturulmuş, inançları bastırılmış halde yaşamaktansa hicreti göze almışlardır. İlkin grup grup Habeşistan’a göç eden Müslümanlar
şimdi daha müsait durumda olan, kendilerine adeta hazırlanmış Yesrib’e, yani Medine’ye gidiyorlardı. Medine onlara adeta ağuşunu açmış bekliyordu, rahmet damlalarını bekleyen susamış toprak gibi, onları hoş geldin şarkılarıyla karşılamaya can atıyordu Medine. Gerçekte
doğup büyüdükleri sayısız hatıralarının bulunduğu ana-baba ocağı Mekke’yi çok özleyecekler, hasretinden yataklara düşeceklerdi ama, Mekke onlara “Rabbim Allah’tır” dedikleri için hayat hakkı tanımamıştı, Mekke’yi adeta başlarına dar getirmişler, zindan etmişlerdi. Artık Peygamber duasını almış Medine’yi, nübüvvet nuruyla aydınlanmış, Medine-i Münevvere’ yi sevecek ve vatan edeceklerdi. Uğrunda can toprağına kan verecekler, ama vicdanları hür yaşayacaktı.
Hicret, büyük yürüyüş, kendilerine devlet olacak, kardeşlik getirecek, topraklarına bereket verecekti.
Bir manada, Hicret, insani değerlere yürüyüş, kardeşliğe, barışa,berekete ve kendin olmaya yürüyüş demekti.