Bizi içten ve dıştan eksilterek büyürler. Onlar çoğaldıkça biz azalır, onlar güçlendikçe biz yoruluruz. Onlar gülsün diye üzülür, doysun diye aç kalır, ayakta dursun diye kendi yorgunluklarımızı görmezden geliriz. Onlar mutlu olsun diye çoğu zaman kendimizden vazgeçeriz.
Fakat burada durup sormamız gereken acı bir soru var: Doğrusu bu mu?
Zaman avuçlarımızdan sessizce kayıp giderken, geride büyüyen bir boşluğa bakıyoruz. İnşa etmeyi unuttuğumuzdan değil; neyle dolduracağımızı bilemediğimiz için genişleyen bir boşluk bu. Aynaya baktığımızda gördüğümüz yorgun yüzler yalnızca yılların değil; ertelediklerimizin ve alıştığımız suskunlukların da izlerini taşıyor.
Her şey en baştan ilk sesi onlardan esirgememizle başlıyor. Yeni doğan çocuklarımızın sağ kulağına ezan, sol kulağına kâmet okumayı çağ dışı bir gericilik saydık. Gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikleyerek başladık hayata. Onlar müziğin ritmine kapılırken biz, mukaddes bir çağrının nezaketini onların ruhlarına üfleyemedik.
Onları korumak, uykularını bölmemek ya da konforlarını bozmamak adına, birçok ortamın manevi huzurundan mahrum bıraktık. Çocuklarımızı kolumuza takıp teravih namazının omuz omuza durulan sükûnetine götürmedik. Mezarlık ziyaretine götürüp hayatın geçiciliğini, ölümün hakikatini onlara anlatmadık. Korkarlar, üzülürler dedik. Oysa onları asıl korkulacak olan o büyük boşluğun, anlam arayışının ortasında yapayalnız bıraktık.
Mahallemizdeki bir nişan törenine, köyümüzdeki bir düğüne, alt kattaki teyzenin mevlidine çocuklarımızı götürmedik. Bir topluluğun parçası olmanın, sevinçte birleşmenin ne demek olduğunu gösteremedik.
Kandil gecelerinde o camilerin ışıl ışıl olduğu, gökyüzünün dua koktuğu gecelerde. Çocuklarımızı yanımıza alıp camilerin o büyüleyici atmosferine girmek yerine parkların, oyun alanlarının ışıltısına ortamlarına aldandık. Ramazan ayının o eşsiz bereketini, teravih namazlarında çocukların arka saflardaki o masum kıkırdaşmalarını, o manevi havayı almalarını sağlamak yerine alışverişlere, alışveriş merkezindeki oyun alanlarına götürdük.
Kendi değerlerine bir yabancı gibi bakarak yaş alan bu nesillere, bu insanlara biz nasıl kıydık? Onları o huzur ikliminden, o manevi sığınaklardan mahrum bırakırken aslında kendi geleceğimizin kapılarına kilit vurduğumuzu neden fark etmedik?
Oysa biz onları, kapısını kendi ellerimizle kilitlediğimiz o odalarda, internet denilen o dipsiz kuyunun, o modern zaman şeytanının kollarına bırakıp kendi rahatımıza baktık. Onların ruhları ekranların başında örselenirken biz kahvemizi içerek onların geleceklerini kurtardığımızı sandık.
Çocuklarımızın okullarda, kafelerde, parklarda sosyalleşeceğini, hayatı öğreneceğini zannettik. Kendi ideolojilerimizi kendi eğlence anlayışımızı kendi isteklerimizi kutsallaştırırken asıl kutsal olanı yani insanı ve onun ruhunu yok saydık. Eksik olan duyguları daha da yanlış olan hislerle kapatmaya çalıştık.
Sonunda ne mi yaptık? Çocuklarımızı kendi heveslerimize, isteklerimize, egomuza kurban ettik. Onlara karar verecek bir irade, bir pusula bırakmadık. Kendi konforumuz bozulmasın, huzurumuz kaçmasın diye onları bozuk para gibi harcadık.
Biz, anne ve babalıktan çoktan istifa etmişiz çünkü bu kutlu makamın hakkını veremedik. Kendi evladının ruhuna dokunamayan, onun kulağına ilk ezanı bir yük gören, ona sabrı öğretmeyen onu bir caminin manevi hazzını veremeyen biz ne olacağını sandık.
Şimdi durup düşünme vakti... Erkek çocuklarımız birer yabancı gibi büyürken kız çocuklarımız aidiyet hissini dışarılarda ararken “Biz nerede hata yaptık?” diye sormanın tam vaktidir. Hata, dünyayı onların ayaklarının altına serip cenneti başlarının üstünden çekip almamızdaydı. Hata, onlara sadece sosyal yaşam için imkan sağlayıp mutlu olacağını düşünmek miydi, iyi insan olmanın da bizleri mutlu edeceğini unutturmamızdaydı.
Masum muyuz? Bu sessiz çığlık, bizim eserimiz. Bu ruhsal erozyon, bizim ihmallerimizin bir sonucu. Eğer bugün bir yerden başlayacaksak bu ancak hatalarımızı itiraf etmekle mümkündür. Ellerimizi dizlerimize vurup ağlamak yerine, omuzlarımızı birbirimize yaslayıp bu yıkılan duvarı yeniden örmek zorundayız. Büyüklerimizin dediği gibi evlat deniz suyu gibidir, ne içilir ne de vazgeçilir.
Gelin gerçek anne-baba olmanın, bir ruhu inşa etmenin o ağır ama onurlu yükünü tekrar sırtlanalım. Çocuklarımız, ömürlerimizin törpüleridir; biz ne isek onlara ne gösterdiysek, onlar da büyük ölçüde ona dönüşecektir. Camiden yükselen o kutsal sesle yeniden baştan niye başlamayalım.