Hayat Acele Etmez: “Hemen” Dediğimiz Yerde Aslında Olgunlaşırız

Abone Ol

Hayat dediğimiz şey, çoğu zaman farkında olmadan girdiğimiz bir acelecilik imtihanıdır.
Hemen olsun isteriz.
Hemen bitsin.
Hemen düzelsin.


Beklemek istemeyiz.
Beklemek bize kayıp gibi gelir.
Oysa çoğu zaman kayıp sandığımız şey, bizi koruyan bir gecikmedir.


Eskiler boşuna dememiş:
“Her gidişin bir dönüşü, her bitişin bir başlangıcı vardır.”


Ne var ki bu sözleri genellikle başımıza bir şey geldikten sonra hatırlarız. Giderken dönüşü göremeyiz. Biterken başlayacak olanı fark edemeyiz. Çünkü gözümüz sonuçtadır. Sürece bakmayız. Hayatın asıl konuştuğu yer ise tam da o süreçtir.


İnsanoğlu acele ettikçe daralır. Daraldıkça gerçeği ıskalar.
Çünkü hakikat, bağırarak gelmez.
Sessizdir.
Zaman ister.


Zor bir döneme girildiğinde ilk sorumuz hep aynıdır:
“Bu neden benim başıma geldi?”


Oysa hayat çoğu zaman “neden” sorusuna hemen cevap vermez. Hayat, açıklama yapmaz; yaşatır. Neye hizmet ettiğini, ancak yol alındıkça gösterir. Biz ise cevabı şimdi isteriz. Anlamı şimdi isteriz. Rahatlamayı şimdi isteriz.


İşte “hemen” tuzağı tam burada devreye girer.


Olmayınca ne yaparız?
Kızarız.
Sitem ederiz.
İsyana yaklaşırız.


Oysa çoğu zaman yanlış olan yol değil, aceledir.


Sabır denince genellikle diş sıkmak anlaşılır. Katlanmak, susmak, boyun eğmek… Oysa sabır bunların hiçbiri değildir. Sabır, beklerken küsmemektir. Beklerken hayattan kopmamaktır. Beklerken umudu terk etmemektir.


Sabır, pasif bir duruş değil; bilinçli bir kabulleniştir.
“Şu an anlamıyorum ama hayat beni yarı yolda bırakmaz” diyebilmektir.


Kolay mı?
Değil.


Çok zor.


Ama insanı olgunlaştıran da tam olarak burasıdır. İnsan sabırla genişler. Aceleyle daralır.


Hepimiz zaman zaman öyle anlar yaşarız ki her şey üst üste gelir. Planlar bozulur. Hesaplar tutmaz. Hayaller yarım kalır. İşte o anlarda hayatın bize cephe aldığını düşünürüz.


“Bana karşı” deriz.
“Beni görmüyor” deriz.


Oysa çoğu zaman gerçek bunun tam tersidir. Hayat bize karşı dönmez. Bizi muhafaza etmek için bazı yolları kapatır. Bizi korumak için bazı kapıları kilitler. Bizi olgunlaştırmak için yük verir.


Bugün “yıkıldım” dediğimiz anlar, yarın “iyi ki olmamış” dediğimiz yerlere çıkar. Ama bunu görmek için zamana ihtiyaç vardır. Acele eden göz bunu fark edemez.


Hayatın belki de en zor kabul edilen gerçeği şudur:
Şer sandığımız şeylerin içinde çoğu zaman görülmeyi bekleyen bir hayır vardır.


Ama hayır gürültüyle gelmez.
Sessizdir.
Olgunlaşmak ister.


Bir meyveyi düşünün… Dalında erken koparırsanız ekşi olur. Beklerseniz tatlanır. Biz ise dalı sallarız. “Hemen düşsün” deriz. Düşer ama tadı yetmez. Sonra da “Bu meyve bozuk” diye yakınırız.


Belki de sorun meyvede değil, bizim sabırsızlığımızdadır.


“Akışta kal” denince çoğu insan bunu yanlış anlar. Sanki her şeyi oluruna bırakmak, sorumluluktan kaçmak gibi algılanır. Oysa akışta kalmak; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu hayatın bilgeliğine bırakmaktır. Çabayı terk etmek değil, kontrol saplantısını bırakmaktır.


İnsan en çok ne zaman yorulur biliyor musunuz?
Kontrol edemediği şeyleri kontrol etmeye çalıştığında.


Oysa bazı cevaplar yolun başında değil, yolun ortasında çıkar karşımıza. Bazı nedenler ancak geriye dönüp baktığımızda görünür. Bazı yaralar, iyileştikten sonra ne öğrettiğini anlatır.


O yüzden her şeyin hemen anlamını bulmak zorunda olmadığını kabullenmek gerekir. Hayat bir sınav kâğıdı değildir; cevapları anında göstermez. Hayat bir yolculuktur. Öğrete öğrete ilerler.


İsyan yok.
Acele yok.
Beklemek, izlemek, hissederek yaşamak var.


Bu bir teslimiyet değil; bu bir fark ediştir.


“Hemen”lere değil, zamanın hikmetine yaslan.
Çünkü hayat, bize rağmen işlemiyor. Hayat, bizi koruyup kollamak için önlemler alıyor. Bizi değiştiriyor, geliştiriyor, büyütüyor.


Ve çoğu zaman en büyük dönüşler,
en sessiz bekleyişlerin içinden çıkıyor.