GÖNÜL YORGUNLUĞU

"Gönül yorgunluğu diye bir şey var. Öyle ayaklarını uzatıp dinlenince geçmiyor. Anlatmaya bile mecali kalmıyor insanın..."

Abone Ol

Cahit Zarifoğlu'na atfedilen şu sözde dile getirildiği gibi, bazı yorgunluklar vardır; bir gece uyuyunca geçmez. Tatil yapmak, işe ara vermek ya da birkaç gün dinlenmek de çare olmaz. Çünkü mesele bedenin değil, insanın iç dünyasının yorulmasıdır. Eskilerin "gönül yorgunluğu" dediği hâl belki de tam olarak budur.

Bugün bu durumu stres, tükenmişlik, yalnızlık ya da depresyon gibi kavramlarla açıklıyoruz. Ancak hangi adı verirsek verelim, ortak bir duygu var: İnsan bazen tek bir olay yüzünden değil, uzun zamana yayılan küçük kırgınlıkların birikmesiyle yoruluyor.

Fakat burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:

Gerçekten gönlümüz mü yoruluyor, yoksa sürekli görünür olma ve kendimizi anlatma zorunluluğu mu bizi tüketiyor?

Belki de çağımızın yorgunluğu, yalnızca yaşadıklarımızdan değil; yaşadığımız her şeyi anlatmak, göstermek ve görünür kılmak zorunda hissetmemizden kaynaklanıyor. Çünkü artık sadece yaşamak yetmiyor; yaşadıklarımızı paylaşmamız, açıklamamız ve başkalarına göstermemiz de bekleniyor.

Günümüz insanı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar konuşuyor. Mesajlaşıyor, paylaşım yapıyor, yorum yazıyor, düşüncelerini anında duyurabiliyor. Buna rağmen kendisini anlaşılmış hisseden insanların sayısının arttığını söylemek zor. Belki de sorun, konuşacak alan bulamamak değil; duyulacağımızdan emin olamamaktır.

Bir kafede otururken aynı masada bulunan insanların birbirine bakmak yerine telefon ekranlarına baktığına sık sık tanık oluyoruz. Aile sofralarında bile herkesin elinde bir ekran var. Bir arkadaşımızın doğum gününü sosyal medyada kutluyoruz ama aylarca hâlini hatırını sormayabiliyoruz. İletişim kanalları çoğalırken temasın kendisi zayıflıyor.

Bu nedenle gönül yorgunluğu yalnızca bireysel bir ruh hâli olarak görülemez. Biraz da çağın ürettiği bir sonuçtur. Sürekli kendimizi anlatmamız, görünür olmamız ve varlığımızı kanıtlamamız bekleniyor. İş hayatında, sosyal medyada, hatta özel ilişkilerde bile insan çoğu zaman kendisini ifade etmekten çok performans sergiliyor. Yorucu olan yalnızca yaşananlar değil, yaşadıklarımızı sürekli açıklamak zorunda hissetmemizdir.

Elbette insanı yoran şey sadece çağın hızı değildir. Kimi zaman yıllarca emek verdiği bir ilişkinin karşılık bulmaması, kimi zaman iş yerinde fark edilmemek, kimi zaman da en ihtiyaç duyduğu anda yalnız kalmak bu yorgunluğu derinleştirir. Büyük kırılmalar kadar küçük ihmaller de iz bırakır. Çünkü insanlar çoğu zaman büyük çatışmalardan değil, uzun süre önemsenmediklerini hissetmekten incinir. Bir süre sonra anlatma isteği de azalır. İnsan konuşmaktan değil, karşılık bulamamaktan yorulur. Böyle zamanlarda suskunluk bir tercih olmaktan çıkar, kendini koruma biçimine dönüşür. Gönül yorgunluğunun en sessiz tarafı da belki budur: İnsan söyleyecek sözü olmadığı için değil, sözlerinin bir yere ulaşmayacağını düşündüğü için susar.

Eskiler, bugün farklı isimlerle tarif ettiğimiz bazı ruh hâllerini 'gönül yorgunluğu' gibi ifadelerle anlatırdı. Gönlü yorulana şiir okunur, zencefilli şerbet ikram edilir, sessizce yanında oturulurmuş. Onun sessizliği paylaşmak bile bir destek biçimi sayılırmış. Bugün ise çoğu zaman hemen çözüm üretmeye çalışıyoruz. Oysa insan her zaman çözüm aramaz; bazen yalnızca yükünün görüldüğünü bilmek ister.

Bu yüzden gönül yorgunluğunu bütünüyle ortadan kaldıracak sihirli bir reçete yok. Ancak onu anlamanın bir yolu olabilir: Kendimizi ve başkalarını sürekli açıklamak zorunda olmadığımız ilişkiler kurabilmek. Her duygunun gösteriye dönüşmediği, her sessizliğin yanlış anlaşılmadığı alanlar oluşturabilmek.

Belki de mesele, hiç yorulmamak değildir. Çünkü hayatın içinde kırgınlıklar, kayıplar ve hayal kırıklıkları her zaman olacak. Asıl mesele, bütün bunların arasında insanı ayakta tutan bağları koruyabilmektir.

Gönül yorulur. Bazen geri çekilir, bazen sessizleşir. Ama insanı insan yapan da biraz bu incinebilme kapasitesidir. Hâlâ kırılabiliyorsak, hâlâ bir sözden etkileniyor ve bir dostluğa değer veriyorsak, içimizde canlı kalan bir taraf var demektir. Umut da çoğu zaman tam orada başlar.