“Elektrik faturalalarını mı ödemedin? Niye ceza kesmiş?” diye sordum.
Gayet sakin bir ses tonuyla cevap verdi:
“Yandaki direkten eve kaçak elektrik çekmiştim. Tespit etmişler. Çok ceza gelmiş.”
O yıllarda elektrik dağıtımı henüz özelleştirilmemişti. Kendisi de bir gecekonduda oturuyordu. Adamın bunu sıradan bir şeymiş gibi anlatmasına mı kızayım, yoksa cezadan kurtulmak için benden yol göstermemi istemesine mi bilemedim. Tabi kan beynime sıçradı. Öfkeyle cevap verdim:
“Sen kaçak elektrik kullanarak devleti zarara uğratıyorsun. Devlet dediğin şey milletin ta kendisidir. Devleti soymak, milleti soymaktır. Senin kullanıp ödemediğin elektriğin bedeli bu ülkede yaşayan insanların faturasına yansıtılıyor. Yani milyonlarca insanın hakkına giriyorsun. Bunun hesabını nasıl vereceksin? Nasıl helallik isteyeceksin?”
Az önceki pişkin halinin yerini şaşkınlık almıştı. Belli ki yaptığı şeyin boyutunun farkında değildi. Onun gibiler için “devlet”, hissi olmayan soyut bir varlıktı; dolayısıyla ondan çalmanın bir sakıncası yoktu.
Biraz soluklandım ve devam ettim:
“Bu cezayı ödemekten başka çaren yok. Yoksa milyonlarca insanın hakkıyla öte tarafa göçersin. E orada da İlahi Adalet sana, ‘Huzuruma kul hakkıyla gelme demedim mi?’ diyecek. Yani bu işten kaçarın yok; öde cezanı kurtul. Evine de normal elektrik bağlat. Çocuklarına da haram elektrik kullandırma. Bunun haram lokma yedirmekten farkı yok.”
Tek kelime etmeden arkasını döndü ve gitti.
Geçtiğimiz günlerde basında yer alan bir habere göre, bir milletvekili, sırf üç kuruş vergi ödemesin diye eşine yeşil kart çıkartmış. Vatandaşın hakkını savunması için Meclis’e gönderilen biri, eşinin çıkarını korumayı tercih etmişti. Üstelik bunu hem devleti hem toplumu zarara uğratarak yapmıştı.
Ama hak duygusu bu kadarla kalmıyor.
İnsanlar açlık ve sefaletle mücadele ederken, milyonluk saatlerle dolaşmak, ıstakozlu sofralarını insanların gözüne sokmak, uyuşturucu partilerinde kirli hayat sürmek, manda yoğurdu, ejder meyveli smoothie ve benzeri lüks gıdalarla beslenmek kul hakkına girmez mi?
Çünkü zenginin varlığında yoksulun hakkı vardır.
Öldürülen kadınların, öldürülen, istismar edilen çocukların, ihmaller yüzünden hayatını kaybeden gençlerin… Toplum üzerinde hakkı yok mu?
Haksızlık karşısında susanların; haksızlığa uğrayanların üzerinde hiç mi sorumluluğu yok?
Üstelik hak dediğimiz şey yalnızca insanlar arasında değildir. Evrensel bir boyutu vardır.
Sırf vahşi kapitalizm daha fazla kazansın diye dallarındaki meyveleri ile toprağından sökülen ağaçların… Siyanürle, plastik atıklarla zehirlenen; betona boğulan toprağın… Atık sularla kirletilen akarsuların, göllerin, denizlerin... Üç kuruş uğruna gereğinden fazla avlanan hayvanların... Şehirlerde yaşam hakkı tanınmayıp acımasızca öldürülen masum köpeklerin, kedilerin... Salınan zehirli gazlarla kirletilen masmavi gökyüzünün, yani soluduğumuz havanın...
Hepsinin üzerimizde hakkı var.
Sadece “Kul hakkıdır, helalleşirim, paçayı sıyırırım,” diyemeyiz. Doğayla nasıl helalleşeceğiz?
Doğa yalnızca bizim değil, dünyadaki tüm canlıların ortak mirasıdır. “Bir ağaç kestim, ne var bunda?” demek kolay. Ama o ağacın üzerinde, gölgesinde, toprağında ve köklerinde yaşayan canlıların hakları ne olacak? Ekosistemlerin birbirine bağlı yapısı nedeniyle, doğaya verilen her zararın okyanusları da doğrudan etkilediğini; ormanların azalmasının, iklim krizi ve su kirliliğiyle birlikte evrende çok boyutlu yıkımlara yol açtığını düşünürsek, aslında yalnızca canlıların değil, Hakk’ın kurduğu düzenin de hakkına girdiğimizin farkında mıyız?
Bir yandan ibadetlerini gösterişe dönüştürüp, insanların gözüne sokarken, öte yandan adaleti, vicdanı ve hakkaniyeti görmezden gelmek nasıl bir Müslümanlık oluyor?
Müslüman demişken; yakında Kurban bayramı var. Kurbanlık hayvanlara yapılan eziyetleri her yıl yeniden izliyoruz. Acı çektire çektire kesilen… Zincirlenen, sürüklenen, üzerine oturulan, yanındaki kesilirken korku içinde bekletilen, kötü koşullarda taşınan hayvanlar…
Bir canlıya eziyet edilerek yapılan ibadetin, kesen kişide manevi bir karşılığı olabilir mi?
Allah adaletsizliği, merhametsizliği görmezden gelir mi?
Hak duygusu evrenseldir. Eğer onu hafife alırsak ne bireysel huzur kalır ne de toplumsal huzura ulaşabiliriz. Çünkü bir toplumda değişim önce bireyden başlar.
Ve bazen düşünüyorum da…
Belki de cennet de cehennem de burada başlıyor... Bu dünyada nasıl yaşar ve yaşatırsak gittiğimizde de aynısını karşımızda bulacağız.
Hepimize vicdanı, adalet duygusu kısaca hak bilinci gelişmiş bir ömür diliyorum...
Hakça kalın, Hakk ile kalın...
Tülay Hergünlü
İstanbul, 20 Mayıs 2026