Hocam “Büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla eskiye oranla maddi durumlarımız çok iyi olduğu halde, neden ruhlarımız doymuyor” diye sormuştu gençlerimizden biri, bir söyleşi esnasında.

Anımsıyorum o an kısaca “kapitalizm” demiştim o delikanlıya ve eklemiştim; “her birimiz doymak bilmez birer tüketim makinesi haline getirildik çünkü.

Bu delikanlının sorduğu “ruhlarımız neden aç” sorusuna cevap bulmak adına dönüp bakalım bu yazımızla olsun yaşamlarımıza;

Teknoloji ilerledikçe ve makinelerin istilası devam ettikçe “doğal” olanı bırakıp “yapay” olana yönlenme hızımız da eş zamanlı ilerliyor artık ve bu sayede yaşamın sahici, doğrudan seyrine dalınabilen, el uzatıp dokunabileceğimiz tüm güzellikleri malum mecralarca birtakım süreçlerden geçirilerek digital malzemelere dönüştürülüp katılıyor artık yaşantılarımıza.

O yüzden olsa gerek ki yaşı kırk ve üstü okuyucu ve takipçilerimin dimağlarında bazı şeyler canlılığını korusa da özellikle “Z Kuşağı” olarak tabir ettiğimiz iki binli yıllardan sonra dünyaya gelen neslimizin bellek kapısı genellikle kapalı duruyor ve yaşamları harici bellekler üzerinde cereyan ediyor.

Onların aşina olduğu ama gaz lambası çağından ilkin bilgisayar çağına ve ışık hızıyla da teknoloji çağına hormonlu bir geçiş yapan bizlerin ciddi anlamda bocaladığı bu süreçte andığım bu “z kuşağı”mızın rehberliğinde doğaya karşı derin bir özlem mi içeriyoruz, artık hayatımızın her alanında vazgeçilmezimiz olan telefon veya tabletlerimizden yüksek çözünürlükteki fotoğraflara, ultra keskin video görüntülerine bakıp sözün ona bu özlemimizi gideriyoruz uzun uzun.

Ya da rutin yaşamlarımıza biraz heyecan katmak için sayısı milyonları bulan oyunlar, filmler, diziler, bin bir türlü efekt ve simülasyon hazır durumda o harici belleklerde. Hazır söz kalıpları, aforizmalar, özlü ifadeler drajeler halinde o malum mecralardan aktığı için kendimizi ifade etmek ve belli bir bilgi dağarcığına sahip olmak için kitap okumaya dahi gerek kalmıyor artık.

Buram buram merhamet, rahmet, paylaşım ve kardeşlik kokan mahalle ilişkilerimiz çoktan tarihin tozlu raflarında yerini alıp “nostalji” haline geldiği için yeni insanlar tanımak adına yine o malum mecralarda herkes kendi kişiliğinin vitrinini düzüyor.

Ancak benim kısaca saydığım ve sizlerin sayısını onlarca artırabileceğiniz bu donelerin hiçbiri hayatın doyulmaz güzelliklerini, zenginliklerini, karakterlerini verecek kadar gerçek olmadığı gibi hayatın içinden geçmediği, hayata dokunmadığı için ruhun ihtiyacı olan gıdayı da yazık ki karşılamıyor.

Öyle ya her biri yapay, kurgusal, rötuşlanmış, işlenmiş, kılıfına uydurulmuş gerçeklikler olduğu için adı üstünde sanal bir dünyanın malzemeleri bunlar.

Doğanın herhangi bir güzelliğine saatlerce, defalarca, bir ömür döne döne hayranlıkla dalıp gidebilirsiniz, peki ekranlarımızda gördüğümüz aynı güzelliklerin fotoğraflarına kaç kez dönüp bakıyoruz sizce?

Yağan bir yağmurun altında şımarık bir ruh hali ıslanmanın, bu yağmur sonrası etrafa yayılan buram buram toprak kokusunu ciğerlerimize kadar çekmenin veya bir seher vakti ruhumuzu okşayan kuş cıvıltılarının verdiği hazzın dimağımızda kalan enfes lezzetini hangi marka digital ekran daimî kılar ve aynı tadı verir sizce?

Ya da gerçeğin sabitlenmiş görünümleri, sözlerin dolaşımda değer ve derinlik kaybına uğrayan anlamları, insanların kendini dışavurma, öne çıkarma çabalarıyla dönüştürdükleri kişilikleri ne kadar süre oyalar, ne kadar ikna eder ki bizleri!

Farkında mısınız bilmiyorum, neredeyse birbirini hiç tanımayan, tanımaya hiç imkân bulamayan, buna ihtiyaç da hissetmeyen; herkese imajlar, kalıplar, ezberler üzerinden bakan ve bu nedenle de birbirini göremeyen insanlar haline geliyoruz hızla.

Kabul etsek de etmesek de hepimiz bir savrulma hali içinde her günün içini tıka basa dolduracak bir sürü meşguliyete sahibiz ama ne tuhaf ki bu denli bir meşguliyet içinde hayata dair avucumuzda bir şey yok.

Bence her birimiz malum mecralardan apardığımız bilgi dağarcığı ile “her şeyi anlıyoruz aslında” ama “o her şeyin kendimizle ilgisini kuramıyoruz”

Peki neden bu kopukluk sizce?

Biz ne oldu da yaşamdan bu kadar koptuk da ruhlarımız çıplak kaldı dersiniz?

Şahsım adına dünyadaki neredeyse tüm medyanın küçük bir aile tarafından yönetildiğini öğrendiğim yaklaşık on yıldan beri zihnimi bu iğfalden kurtarmak ve bu enformasyon sağanağında kirlenmemek için televizyon izleyen biri değilim.

Ancak iletişim kanallarından artmasından kaynaklı tümüyle dışlayamadığımız teknolojinin başınızdan aşağı boca ettiği yığınla haber var ve bu haberlerin neredeyse tamamının dili ya bir felaket ya bir katliam ya hırsızlık ya cinayet ya da topluma dair negatif bir haber üzerine kurgulanmış. İyiliğe, sevgiye, muhabbete, kardeşliğe, merhamete ve en çok da adalete dair bu mümbit coğrafyada hiç mi iyi bir şey olmuyor anlamış değilim.

Bu tespitimin “kendimizi koruma amaçlı” da olsa hayattan kopuşumuzda, kendi benlik kuyumuza inmemize ve “yalnızlaşmamıza” önemli bir payı var evet ama kanımca daha da önemli iki unsur var:

Birincisi;

Son yıllarda toplum hayatımızda pek de bize özgü olmayan, esasen ülke meselelerini kavrayışımızı zorlaştıran hatta bu meselelere ilişkin ‘ortak bilincin’ oluşmasını, olgunlaşmasını geciktiren, zorlaştıran, bazen doğrudan hastalığın yayılmasına karşı tedbir almamızı engelleyen körleştirici bir hamaset kültürü hükmünü yürütüyor.

Meseleleri asli zemininden uzaklaştıran, yaşadığımız sıkıntıları gerçek boyutları ve derinlikleri ile görmemizi engelleyen ve geniş kitleleri statik ve belki de güdümlü birtakım algılamalara mahkûm kılan bir hamaset kültürünün lehimize olmadığı açık. Zira gerçekleri, görmek istediklerimizle değiştirdiğimizde yalanla koyun koyuna yaşamak kaderimiz olur ve “gerçekten” uzaklaştırabildiğiniz kitleleri de her şeye rahatlıkla inandırabilir, manipüle edebilirsiniz.

Tarihimize objektif bir gözle bakarsak, inandırıldıklarımız ile gerçek arasında zaman zaman ne kadar büyük uçurumlar olabildiğini, gerçeğe rağmen yalana ne kadar rahatlıkla inandırılabildiğimizi somut örneklerle müşahede edebiliriz.

Kim bilir belki de bu yüzden ibadeti israfla, örtünmeyi modayla, zenginliği gösterişle, sözü yalan dolanla, ticareti her türlü dümenle, işi gücü liyakatsizlikle, emaneti imtiyazla, fikri klişelerle, tarihi hamasetle, kültürü şovla, itirazı hakaretle bir arada yaşıyor; pek de rahatsız olmuyoruz artık bütün bunlardan.

Belki de bu yüzden hayat(lar)ımızla delillendirmedikçe kendimizi nasıl isimlendirdiğimizin hakikat nezdinde bir geçerliliği olmadığını atlayarak geri dönülmesi giderek güçleşen bir bozulma yaşıyoruz.

Belki de bu yüzden bizi biz yapan değerlere ait zayıflayan ne varsa; şatafata boğarak çoğaltıyor, kendimizi bir şekilde ikna etmeye, duygularımızın, inançlarımızın, fikirlerimizin, değerlerimizin ve kimliklerimizin aslı astarı olduğuna inandırmaya çalışıyoruz.

Belki de bu yüzden her şeyi kozmetik bir abartıyla, gerçek olamayacak bir sunilikle yapar hale gelen bizler dini vecibeleri vesile kılarak bir araya geliyor ve bunların her birini de tanıtım, propaganda, reklam, sunum ve saire için birer bulunmaz fırsat gibi görüyoruz. Yaptıkça da alışıyoruz ve normalmiş gibi gelmeye başlıyor bütün bu değer gaspları, bu zihniyet anormallikleri hepimize.

Kabul edip kendimizle yüzleşelim artık…

İnsan içinden aleme bakmayı unuttu.

Sadece gözünün görmeye yetmeyeceği değil, aklının da almayacağı, kendisinden büyük, kavrayışından engin, bir hakikate yüzünü dönmeyi; oradan oraya savrulup durduğu halde kalbinde hiçbir yere savrulmayan vicdan denen bir kulp bulunduğunu; kendini hiç değilse bazen, kendindeki mahpusluğundan dışarıya çıkarak azad etmeyi unuttu.

Her şeyin peşine takılıp gitti ama ufka doğru yürümeyi; kendini kendinden daha yukarılara çıkaracak merdivenin yerini ve yazık ki kendi denklemini sadece kendisinin çözebileceğini de unuttu.

Bakın yaşamlarımıza…

Gerçekten birbirimizin insanlığında dokunabileceğimiz bir yer var veya zihnimizde, kalbimizde, içimizde başka insanlara gerçekten yer var mı?

Kabul etsek de etmesek de hepimiz dünyayı kendimizle doldurmaya çalışıyoruz.

Her sözümüz dünyada söylenen son söz olsun istiyoruz. Her söylediğimizle meselelerin aradığı ana fikrini bulmasını, oradan öteye hiç kimsenin geçmemesini bekliyoruz.

Hayır hayır, bunu yüksek sesle söylemiyoruz, dünyaya ilan etmiyoruz belki ama bu sinsi, bu zehirli, bu çürütücü arzunun içimizin her köşesini adım adım işgal etmesine, bütün benliğimizi ele geçirmesine, uzun zaman içinde güç bela inşa ettiğimiz bütün insanlığı tarumar etmesine ses çıkarmıyor, engel olmuyoruz.

Bu nedenle de insan olmak için bir arada tutmaya çalıştığımız her şey kopuyor, çözülüyor, uzaklaşıyor birbirinden. Metruk bir ev gibi, çok uzun sürecek bir yıkılışı, çöküşü, devrilişi günbegün yaşıyor insanlığımız. İnsan yapısının böyle olduğunu, insanın bir anda çökmediğini, gün gün bir çöküntüyü ömür diye yaşayabildiğini hatırımızda tutmuyoruz. Günlük yaşıyor, her söylenene, her olan bitene, her ortaya getirilmiş meseleye laf yetiştirmeye çalışıyoruz.

Evet, eskilerde ‘konuşulacak yer’ ve ‘susulacak yer’ diye bir ayrım vardı ve bir insan için ‘susulacak yer’, ‘konuşulacak yer’den çok daha büyük bir şeydi. Konuşulduğunda anlamı olan şeyleri söyleyenlerin ortak özelliği, ‘susulacak yer’i iyi biliyor olmalarıydı. O yüzden az konuşurlar, söylediklerinde sözün hakkını verir, anlama mevzi kazandırırlardı.

Şimdi bir adım geri çekilip bakalım; şimdi laf çitleyerek her gün bir yenisini yükselttiğimiz şu konuşma dağlarında sadra şifa olacak, derde derman, halimize ferman olacak ne var?

Sadece yazımın başında andığım mecraların gösterdiği yere bakıyor; oraya kilitlenip kalıyor; başka bir şey düşünemiyor; başka bir şey merak edemiyor; oraya bakan kişiden başka biri olamıyor; oraya bakan milyonlarca bakıştan başka bir bakışa sahip olamıyoruz.

Sonra zaman doluyor, bu kez başka bir şey gösteriyorlar, biz yeniden oraya bakıyor, orada donup kalıyoruz. Her gün üç beş ‘şey’ belirleniyor, hepimiz oraya bakıyoruz, başka her şeyden kopuyoruz.

Nedir o üç beş ‘şey’?

İtip kakmaya müsait sözler, deşip kanatılabilecek ayıplar, doğru hissettirebilecek yanlışlar, vurup kırmaya amade duygular, efsunlu banallikler, ucuz gülmelikler, sığ lafazanlıklar ve bütün bunları aşan kişilik bozuklukları.

Biz bu sayede insanın karanlık yüzünde kilitli kalıp; izan geçirmez inatlarla, köşeye kıstırılmış zihinlerle, çürüten ısrarlarla hayatın olmadığı yere bakarken, hayat ise bak(a)madığımız her yerde olanca gürlüğü, güzelliği, renkliliğiyle akıp gidiyor. Biz ise bütün bu katıksız esaret bizim başımıza sarılı değilmiş gibi, her gün üç kuruşluk oyalamalar için şuursuzca hayatın elini bırakıyor, bırakıyoruz.

Bu tablo içinde ruhlarımız nasıl doyar dersiniz?

Bir ikincisi ise bize yetmeyen zaman.

Kilim dokuyanların, hamur yoğuranların, yemeni oyalayanların, nakış işleyenlerin, taşı, ahşabı oyanların, bağa bahçeye bakanların, çiçek yetiştirenlerin, hatla tezhible meşgul olanların, tespih dizenlerin, kundura tamir edenlerin, mintan dikenlerin, sözü şerh edenlerin, kitap ciltleyenlerin, seyyah olup şu alemi gezenlerin, aleme bakıp tefekkür edenlerin, mehtaba çıkanların, yağmuru seyredenlerin, ufka doğru dalıp gidenlerin, uzun tasvir ve tariflerden yüksünmeyenlerin, çarşıya pazara yürüyerek gidenlerin, esnafla iki satır muhabbet edenlerin, cemaate devam edenlerin, hayatı hızlandırmak için değil içini hayatla doldurmak için yaşayanların zamanı kendilerine yetecek kadar uzundu eskiden ama işlerini makinelere yaptıran ve sadece tuşlara dokunan günümüz insanının zamanı çok kısa ve her bir yerlere yetişme telaşında.

Bu telaş içinde de kafamızın içindeki dünya ile yaşadığımız dünyanın arası giderek açılıyor ve biz böyle bir şey yokmuş gibi yapıyor; kafamızın içindeki dünyadan dokuduğumuz elbiseleri, yaşadığımız dünyada bocalamakta olan ve bocaladığının dahi farkında olmayan bedenlerimize giymeye, giydirmeye çalışıyoruz.

Birbirine benzemeyen iki dünya ve bu iki dünya arasındaki arafta habire sersemleyeduran günümüz insanının içi başka bir yere ait, dışı başka bir yere; içi bir yere bakıyor, dışı başka bir yere. Aklından geçenler kalbine sığmıyor, kalbinden geçenler aklına uymuyor.

Yaşanabilir mi böyle derseniz yaşanıyor işte!

En azından nefes alınıp verilebiliyor ve hayatiyet bir şekilde sürdürülebiliyor ama içten içe çözülüp gidiyor insan, metruk bir evin duvarları gibi irili ufaklı parçalar halinde dökülüp duruyor insanlığının duvarları.

Kim bilir belki de bu yüzden suratları asık günümüz insanının. Kimse içten kahkahalarla gülmüyor, gülemiyor. Derinlerimizde kederler, öfkeler, küskünlükler ve hayal kırıklıklarıyla, yani birbirini takip eden farklı ölçekli infilaklarla yaşıyoruz.

Dışımız, gece yarılarına kadar eve dönmeyen hayta bir oğul; içimiz, pencerenin kenarında sabahlara kadar sabır ve metanetle onu bekleyen munis, şefkatli bir ana.

Oğul eve dönünce ananın yüzü gülecek ve kararan ne varsa aydınlanacak!

Bu kadar basit mi yani?

Bu kadar kolayca çözülebilir mi bu asırlık düğüm?

Eve dönmeye yetecek kadar irade gösterene, evet, bu kadar basit!

Feraset dileklerimle!