"Bir ömür yetmiyor anlamaya,
bir ömür yetmiyor sevmeye."
Cahit Zarifoğlu'nun bu iki mısrası, insanın dünya ile kurduğu ilişkinin en sade özetlerinden biridir. Gerçekten de bir ömür yetmiyor; ne hayatı bütünüyle anlamaya ne insanları bütünüyle sevmeye ne de arzularımızın tamamını gerçekleştirmeye.
Dünya Yarım Kalmasıyla Meşhurdur
Belki de insanın en büyük yanılgısı, her şeyi tamamlayabileceğini sanmasıdır. Oysa daha en baştan eksik yaratılmışız. Bilgimiz eksik, gücümüz eksik, zamanımız eksik... Ve buna rağmen her şeyi görmek, her şeyi bilmek, her yere yetişmek istiyoruz.
Hiçbir kitaplığın bütün kitaplarını okuyamayacağız. Hiçbir şehrin bütün sokaklarını gezemeyeceğiz. Dinlemek istediğimiz bütün şarkıları, öğrenmek istediğimiz bütün bilgileri, görmek istediğimiz bütün manzaraları bu kısa ömre sığdıramayacağız.
Buna rağmen modern insan, sanki her şeye yetişebilirmiş gibi yaşıyor.
Önümüzde okunacak kitaplar, izlenecek filmler, gezilecek ülkeler, öğrenilecek diller, alınacak sertifikalar, kurulacak kariyerler ve tüketilecek sayısız içerik var. Her gün yeni bir hedef, yeni bir liste, yeni bir beklenti çıkıyor karşımıza. Daha çok görmek, daha çok bilmek, daha çok yaşamak gerektiği söyleniyor.
Fakat yapılacaklar listesi uzadıkça huzurumuz artmıyor. Tam tersine, yetişememe duygusu büyüyor.
Sınırlı bir ömrün sahibi olarak sınırsız yapılacaklar listesine talip oluyoruz. Sonunda ise yorulmuş bir bedenin içinde dolaşan yorgun bir ruhla baş başa kalıyoruz.
Belki de sorun, dünyanın bize vaat ettiğini sandığımız şeylerde gizlidir.
Çünkü dünya, kana kana içsek de susuz kalacağımız yerin adıdır. Ne kadar sahip olursak olalım, içimizdeki eksiklik hissi bütünüyle kaybolmuyor. Bir hedefe ulaşıyoruz, ardından yenisi beliriyor. Bir arzuyu gerçekleştiriyoruz, ardından başka bir istek doğuyor. İnsan, sürekli ufka doğru yürüyen ama ufka hiçbir zaman ulaşamayan bir yolcuya benziyor. Bu yüzden insanın asıl meselesi her şeye sahip olmak değil, neyin peşinden gideceğine karar verebilmektir.
Hayat, herkesi ve her şeyi aynı anda kucaklayabilecek kadar uzun değil. Hakiki anlam çoğu zaman bir şeye yoğunlaşmayı, bir sorumluluğu omuzlamayı, bir davaya, bir değere veya bir insana vefa göstermeyi gerektirir. İnsan yaptığı işte, üstlendiği sorumlulukta ve bağlandığı manada kendisini bulur.
Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğun bütün hazlara erişmekle mümkün olduğuna inanmaktır. Oysa insanın ruhunu doyuran şey tüketmek değil, anlamlandırmaktır.
İnsan yalnızca ekmekle yaşamaz.
İnsan; aidiyetle yaşar, sevgiyle yaşar, mesuliyetle yaşar. Bir yere ait olduğunu hissederek, bir anlam uğruna emek vererek ve kendisinden daha büyük bir hakikate tutunarak yaşar.
Bu yüzden gönlün yorgunluğu bazen çok çalışmaktan değil, neden yaşadığını unutmuş olmaktan kaynaklanır.
Dünya yarım kalmasıyla meşhurdur. Hiçbir isteğimiz bütünüyle bitmeyecek, hiçbir arayışımız tamamen son bulmayacaktır. Çünkü dünya, insanın bütün arzularını doyurmak için değil, ona kendi sınırlarını öğretmek için vardır.
Belki de hayatın hikmeti tam burada saklıdır: İnsan dünyayı tamamlamak için değil, dünyanın içinde kendisini tamamlamak için vardır.
Yunus Emre'nin asırlar öncesinden gelen ikazı bugün de aynı hakikati fısıldıyor:
"Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan."
Öyleyse mesele, her yere yetişmek değildir. Her şeyi görmek, her şeyi bilmek, her şeyi yaşamak da değildir.
Mesele; bize verilen sınırlı ömür içinde, sonsuz arzuların peşinde savrulmadan, bize düşen manayı hakkıyla yaşayabilmektir.
Çünkü dünya yarım kalacaktır.
Ama insan, doğru yaşarsa tamamlanacaktır.