Tüm çalışanların geçmiş Dünya İSG gününü ve İSG Haftasını kutluyorum!
Her yıl 365 günde bir gün veya bir hafta İş Sağlığı ve Güvenliği kutlaması oluyor da ne oluyor?
Maalesef kocaman bir hiç!
Neden mi?
Çünkü! Ne Devlet katından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İSG Genel Müdürlüğü ve İl Müdürlükleri, ne de Sivil Toplum kuruluşları bu haftada önemli bir çaba göstermiyorlar.
Diğer taraftan, 1 Mayıs Dünya Emek ve Dayanışma Gününü çok ses getirecek şekilde kutluyoruz.
Tabii ki de 1 Mayıs çok ses getirecek şekilde kutlanmalıdır!
Hatta çok daha görkemli ve coşkuyla kutlanmalıdır.
Sözüm ona 1 Mayıs Resmi Bayram statüsünde olmasına rağmen çalışanlar, hem aldıkları ücretlerin komikliği hem de hakları konusunda maruz kaldıkları muameleye bakılınca bir bayramdan daha çok adeta cehennemi yaşıyorlar.
Diğer taraftan Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütüne (OECD) üye 30 ülke arasında en fazla çalışma saati olan ülkelerin arasında birinci (1.) sıraya gelmiş durumdayız.
OECD ortalaması haftada 37 saat, Avrupa Birliği (AB) ortalaması haftada 36 saat iken Türkiye’de işçiler haftada ortalama 47 saat çalışıyor.
Dünya’da tüm ülkeler arasında 50 saatin üzerinde çalışanların tüm çalışanlara oranında ise Kolombiya’dan sonra ikinci (2.) sıradayız.
Bu kadar uzun haftalık çalışma saatine rağmen işçilerin aldıkları haftalık gelir açısından yine en az gelir alan ülke olarak birinci (1.) sıradayız.
Teknolojide olsun, sanayide olsun, insan haklarında olsun, eğitimde olsun hep Dünya sıralamalarında sonuncu olduğumuz gibi, maalesef işçi hakları açısından da sondan birinciliği hiçbir ülkeye kaptırmıyoruz.
Hiç kimse Norveç, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerde daha az çalışma saati ile daha çok maaş nasıl alınabiliyor kısmına bakmıyor.
Daha çok “iş çok… çalışan yok”, “iş beğenmiyorlar…”, “50-70 bin TL maaş ile çoban ve tarım işçisi arıyoruz, fakat bulamıyoruz…” gibi saçma, yanlış ve konuyu saptırmaktan öteye gitmeyen, slogan türü söylemler üretiyoruz.
İş çok olsa! Bu kadar çok genç işsiz sayısı niye var o zaman?
“İş çok…çalışan yok” denen işler maalesef vasıfsız işçi diye tanımladığımız kasiyerlik, kuryelik, garsonluk, tezgâhtarlık ve hamallık gibi işlerdir.
Eğer siz 4 yıl üniversite de uzmanlık eğitimi almış, mühendise, kimyacıya, biyoloğa, işletmeciye v.b. gençlere vasıfsız işçi statüsünde kasiyer elemanı, satış temsilcisi ve benzeri işler için asgari ücret teklif ederseniz haklı olarak o işi beğenmeyeceklerdir.
“50-70 bin TL maaş ile çoban ve tarım işçisi arıyoruz” lafı da boştur.
Çoban veya tarım işçisi dediğimiz kişi sürekli bu işi yapmaya dayalı bir iş değildir.
Genellikle sigortasız, mevsimlik veya günlük yevmiye ile çalışılan geçici bir iş türüdür.
Ayrıca, sigortalı bile olsa sürekli çalışmayan bir kişinin kıdemi oluşamayacağından dolayı kıdem tazminatı alma şansı da kalmayacaktır.
İnsan ömrü yaklaşık 70-80 yıldır.
Bir Çınar ağacı ise 600-700 yıla kadar yaşayabilmektedir.
İnsan ile bir Çınar ağacının benzer özelliklerine bakarsak sadece ikisinin de bir canlı olmasıdır.
Çınar ağacı canlıdır! Fakat 600-700 yıllık ömrü boyunca aynı noktada sadece yağmur suları sayesinde hayatta kalması ile insanın canlı olması arasında bir benzerlik kurmak ne kadar mümkündür.
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli fark sosyal bir varlık olmasıdır.
Yani, dışarıda sosyalleşerek sevdikleri ile bir şeyler yemek veya içmek ister…
Konsere, tiyatroya veya sinemaya gitmek ister…
Dünya’nın değişik yerlerin tarihini ve ilginç yerlerini görmek ve gezmek ister…
Sevdiği ve kendine yakışan giysileri almak ister.
Yukarıda sadece bazılarını belirttiğim insani arzuların ve isteklerin çok dahası vardır.
İşte bu nedenle bir insan ile çınar ağacı arasındaki fark çok büyüktür.
Dolayısıyla, insanca yaşayabileceği bir ücret alamayan bir kişiden iş araması beklenemez!
Vatandaşlarının tümüne insanca yaşayabileceği bir ücret ortamı sağlayamayan bir devlete de Devlet denebilir mi?
Diğer taraftan çalışanların en çok mağdur oldukları konu ise; iş kazaları sonucu hayatlarını kaybetmeleri, yaralanmaları ve çeşitli meslek hastaları sebebiyle iş göremez hale gelmeleri ile her geçen gün daha fazla ortaya çıkan bir gerçektir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre çok fazla çalışma süreleri kalp rahatsızlıklarını arttırdığı ortaya konmuştur.
Ayrıca, çalışanların uzun süreli çalışmalarında aşırı yorgunluk sebebiyle dikkat dağılması sonucu daha fazla iş kazalarına maruz kaldığı da ortaya konmuştur.
Bu durum, işverene iş kazası tazminatları olarak çok büyük bedeller ödetmektedir.
Uzun süre çalışan bir çalışanın aşırı yorulma durumundan kaynaklı olarak günlük yapacağı ürün veya hizmet miktarında %30’a kadar azalttığı da ortaya çıkmıştır.
Aslında maliyet unsurları açısından bu durum işverenlere olumsuzluk oluşturmaktadır.
İşverenlerin uzun süreli çalışma sonucu kaza riskinin ve iş verimsizliğini dikkate almaması da ilginç ve anlaşılır bir durum değildir.
Bunun nedeninin, hem hükümet yetkililerinin hem de işverenlerin, Titanic gemisinin batma sebebinin buz dağına doğrudan çarpması olarak gördükleri gibi buzdağının altına hiç bakmadıklarından kaynaklanmaktadır.
Gerçekte Titanic buz dağının görünmeyen kısmı tarafından gemi alt gövdesinin 5 bölmesinin kesilmesi sonucu okyanus suyunun dolması ile batmıştır.
Titanic örneğini verme sebebim, insanların olaylara bakarken eksik ve yanlış yöne bakıldığından kaynaklandığı anlatmak içindir.
Olaylara bakarken hep buz dağının görünen tarafına odaklanıyoruz, buz dağının görünmeyen kısmını genelde pas geçiyoruz.
İSG açısında kazaların oluşturduğu zararlara, buzdağının görünen ve görünmeyen kısmından bakalım!
Bir iş kazası olduğunda, buz dağının görünen kısmı yani, kaza sonucu ortaya çıkan zarar nedir? sorusunu cevabı önemlidir.
Birincisi; çalışanın iş kazası sonucu hayatını kaybetmesi veya yaralanması sonucu iş göremez hale gelmesidir.
İkincisi; çalışan kazada yaralanırsa doğacak tıbbi (ameliyat, ilaç, protez v.b.) masraflardır.
Üçüncüsü; işverenin ve SGK’nın sorumluluğunda olduğu ve kazaya uğraya çalışana ödenecek iş kazası tazminatlarıdır.
Dördüncüsü; kaza sonucu iş yerine ait makine, malzeme ve araç-gereç gibi unsurların zarar görmesi ve bir kaybın oluşmasıdır.
Yukarıda 4 madde de bahsetmiş olduğum kazanın sonucunda görünen yani buzdağının görünen kısmındaki zararlardır.
Aslında, buz dağının görünmeyen kısmındaki zararlar, buzdağının görünen kısmından daha büyük zararları kapsar.
Buzdağının görünmeyen kısmının ortay koyduğu zararlara bakacak olursak;
Birincisi; çalışanın işini veya mesleğini kaybetmesi, sürekli iş görmezlik durumdur.
Bu duruma düşen çalışana maaşının ancak %70’ine kadar SGK’dan gelir bağlanabilmektedir.
Zaten düşük ücret alan çalışan için gelirinin daha çok azalması ve iş görmezlik nedeniyle ihtiyaç duyacağı unsurları temin etmek için yetmeyeceği aşikârdır.
İkincisi; bizim vergilerimizle oluşturduğumuz SGK bütçesinden tazminat, tıbbi giderler ve iş görmezlik türü ödemeler SGK bütçesinden azalmasına neden olacağını hesaba katmıyoruz.
Sigortalı çalışanlardan sürekli SGK’ya pirim toplanır iken, kaza sonrası kişiden SGK bütçesine hem pirim toplanamayacak hem de sürekli iş görmezlik gideri ödemesi nedeniyle SGK bütçesi azalacaktır.
Azalan SGK bütçesi sonucunda ise; ülke enflasyonu arttığında işçi emekli maaşlarının arttırma sorunu teşkil edecek ve hükümet SGK’nın bütçe yetersizliğini bahane edecektir.
Üçüncüsü; kaza geçiren çalışanın sürekli iş görmez duruma düşmesi durumunda, aile üzerinde ekonomik anlamda sıkıntı yaratmasından kaynaklı psikolojik yıkım ve şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanmaları göz ardı etmekteyiz.
Ayrıca, çoğu boşanmış ebeveynlerin çocukları ruhsal bunalıma düşebilmekte ve kötü alışkanlar edinmeleri sebebiyle toplumun huzurunun kaçırabilmelerini de göz ardı etmekteyiz.
Bazen, bu tür çocukların suç unsuru olaylara girmeleri ve çeteleşme örneklerini görebilmekteyiz.
Bu tür çeteleşmeler şiddet, gasp ve tehdit gibi hem maddi hem can kayıplarının artmasına neden olmakta ve toplumun tüm kesimlerini olumsuz yönde etkilemektedir.
Dördüncüsü; çalışanın iş kazası sonucu hayatını kaybetmesi veya sürekli iş göremez hale gelmesi durumunda, yerine geçecek usta bir çalışanın bulunması, yetiştirilmesi ve iş yerine uyum sağlaması gibi uzun zaman alacak kayıpların bedellerini de dikkate almıyoruz.
Usta bir çalışan kolay yetişmez, o yüzden de yeni bir usta bulmak çoğu zaman kolay değildir.
Yeni bir usta bulunsa bile, iş yerinde mevcut diğer çalışanlarla uyum sağlaması da çoğu zaman kolay olmamaktadır.
Beşincisi; iş kazası sonucu hayatını kaybedenin iş arkadaşları olan diğer çalışanların, moral bozukluğu sonucu oluşacak üretim kayıplarını da göz ardı etmekteyiz.
İnsanoğlu kendi akrabası, arkadaşı veya yakını olmasa da diğer bir insanın ölümünden çok fazla etkilenir.
Ölüm bir iş yerinde kaza sonucu gerçekleşmiş ise çalışanın yakın çalışma arkadaşı olması sebebiyle sürekli kötü olay aklına gelecek ve üzüleceğinden dolayı verimsiz çalışmasına neden olacaktır.
İş veriminin düşmesi demek, işverenin zarara uğraması anlamına gelecektir.
Bir kazanın etkisi sadece bir kişiyi etkilemez, o kişinin ailesini, iş yerindeki diğer çalışanları hatta ülke insanlarını etkiler.
Her olayda olduğu gibi olayları sadece buz dağının üstüne değil altına da bakarak değerlendirmek gerekmektedir.
Sağlık ve güvenle kalın…