Atatürk, 1935 yılında, dönemin önemli isimlerinden Hamit Zübeyr Koşar ve Remzi Oğuz Arık’a kazı çalışmalarını başlatmaları için talimat verdi. O günkü ekonomik sıkıntılara rağmen bu çalışmaların önemini vurgulayan Atatürk, “Başlayınız, paranız yetişmezse ben veririm. Fakat muvaffak olmalısınız” sözleriyle kararlılığını ortaya koydu.
Türk Arkeolojisinde Bir Dönüm Noktası
1935’te başlayan Alacahöyük kazıları, 1937 yılına kadar devam etti ve Türkiye’nin ilk etnoarkeolojik kazıları olarak kayda geçti. Bu çalışmalar yalnızca arkeolojik buluntular açısından değil, aynı zamanda Türkiye’de arkeolojinin bilimsel bir disiplin olarak kökleşmesi bakımından da büyük bir önem taşıdı. Çıkarılan eserler, Türk tarihine ışık tuttu ve Anadolu’nun kültürel mirasının uluslararası alanda tanınmasına katkı sağladı.
Atatürk’ün Vizyonu
Atatürk, arkeolojiyi yalnızca “çanak çömlek”ten ibaret görmeyip, milletin geçmişini anlamak ve geleceğe yön vermek için bir bilim dalı olarak değerlendirdi. 1931’de kurulan Türk Tarih Kurumu ve 1934’te kurulan Türk Arkeoloji Enstitüsü, bu vizyonun bir parçasıydı. Ayrıca 1936’da Ankara’da kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Hititoloji ve Sümeroloji gibi o dönemde dünyada bile az sayıda bulunan bölümleriyle Türk bilim hayatına öncülük etti.
Akademik Unvan ve Onurlandırma
Atatürk’ün tarihe olan ilgisi ve bilgisi öylesine derindi ki, 19 Eylül 1923’te İstanbul Üniversitesi tarafından kendisine “tarih profesörü” unvanı verildi. Hayatını cephelerde geçiren bir komutanın, bilimsel alanda böyle bir unvanla onurlandırılması tarihte ender rastlanan bir örnek oldu.
Bugüne Yansıması
Alacahöyük kazıları, Atatürk’ün bilime verdiği önemin, kültürel mirası koruma ve gelecek nesillere aktarma kararlılığının bir göstergesi olarak tarihe geçti. Bugün, arkeolojiye verilen değerin tartışıldığı bir dönemde, Atatürk’ün 1930’larda ortaya koyduğu vizyon, Türk arkeolojisinin temel taşlarından biri olmaya devam ediyor.