Çorum Yayla Haber Gazetesi

Çorum

Çorum Haber

Çorum Haberleri

Çorum Belediyesi

Çorum Valiliği

Çorumspor

Çorum Gazetesi

Çorum Gazeteleri

Ahmet Ahlatcı

Çorumhaber

Corum

corumhaber

Çorumhaber

Çorum Yayla Haber Gazetesi

Çorum Haber Gazetesi

Çorum Haberleri oku

Sungurlu

Alaca

Osmancık

Sungurlu

İskilip

Kargı

Habercim19

habercim19.com

corumhaber.net

corumhakimiyet.net

çorum time

corum time

çorum valilik

Çorum Belediye

Çorum Belediyespor

Yeni Çorumspor

Çorum Yerel

ÇorumYerel Ekonomi

Çorum Ahmet Ahlatcı

Ahmet Ahlatcı

Çorum Ak Parti

Çorum CHP

Çorum İyi Parti

Çorum MHP

Çorum Gelecek Partisi

Çorum DEVA

Çorum Saadet Partisi

Ahmet Sami Ceylan

Cahit Bağcı

Agah Kafkas

Salim Uslu

Tufan Köse

Oğuzhan Kaya

Kenan Nohut

Ali Haydar Tanrıverdi

Hacı Odabaş

Yusuf Ahlatcı

Mustafa Tahtasız

Çorumluyuz

Çorumlu Amir

Çorumlu

Çorumda

Çorumdan

Çorum Yayla Haber Gazetesi

Yayla Haber

Çorum Yayla Haber

Çorum Haber

Çorum Haber Gazetesi

Çorum Yerel

Çorum Yerel Gazete

Çorum
Corum
Çorumhaber
Corumhaber
çorum gazetesi
çorum gazeteleri
çorum haberleri oku

30.06.2020, 11:10 19

CELLADINA AŞK

Okudukça fark ediyorum ki; zihnim, insanın ve dolayısıyla insanlığın tekamülünü dört niteliksel zaman dilimine bölüyor ve insanlık tarihini kıyamete doğru kötülüğün sürekli arttığı bir süreç olarak tanımlıyor;

Beynimin altın, gümüş, bronz ve demir çağı diye nitelendirdiği bu çağrışımda, idrak edebiliyorum ki; altın çağında huzur ve barış hüküm sürmekte ve bu dönemde yaşayan insanların hepsi altın gibi değerli ruhlara sahip. Çünkü bu çağda yaşayan insanların inandıkları ile yaşadıkları birbiri ile çelişmiyor; akıl ile kalp, kâl ile hâl, iç ve dış bir ahenk halinde.

Birkaç nesil sonra gelen gümüş çağında yazık ki yeryüzünün masumiyeti kirleniyor; iyi huylar azalmaya yüz tutuyor, yollar ayrılıyor, kar gibi bembeyaz kalplere gölgeler iniyor ve kötülük filize duruyor. Bu savrulmayla kavganın, acının ve nefretin ilk işaretleri ortaya çıkıyor.

Bronz çağında artık kötülük meyve vermeye başlıyor, hakikat çatlıyor ve ruhlar ise kirli. Ama bu çağ, insanlık tarihinde “kahramanlar çağı” olarak göze çarpıyor ve bu çağda kötülüğün içinden sıyrılıp mevcut imkânları insanlığın lehine çevirmek için mücadele edebilenler iyiliğin timsali, cesaret ve özverinin sembolü oluyorlar.

Bu tekamül yolculuğunda ezici bir çoğunluğun “digital çağ” olarak tanımladığı, ama benim daha çok “demir çağı” olarak isimlendirdiğim ve bu yazımın asıl meramı olan bizim yaşadığımız çağa geldiğimizde ise asıl kopuşun başladığını; “sabit” olarak tarif edilebilecek referansların gölgesinde sağlanan mutabakata “eyvallah” diyen, evliyasından eşkiyasına bu referansların varlığına boyun büken toplumda; kültüre ait olmayan libasların eğretiliği, aydınlanma olarak tabir edilen bilgilerin yapaylığı ve dünya üzerinde tek bir kültür oluşturma gayretinin ihtirası ile; bencilliğin hâkimiyetini sağlayarak kötülüğün her köşede kol gezmeye başladığına, iyiliğin kalelerinin bir bir düştüğüne; karanlık, kaygı ve kederin ise alabildiğine büyüdüğüne şahit oluyorsunuz.

Başdöndürücü bir hızla meydana gelen bu kopuşun kodlarına baktığınızda ise suyun menbaından,ağacın kökünden uzaklaşmanın bedelinin ödendiği görülüyor.

Zira bir ağacın köklerinin toprakla bağlarının kesilmesi o ağacı nasıl kütükleştirirse, biz de “bizi biz yapan” kültürel mirastan koptukça insani vasıflarımızı yitirdik ve birer mankurt (bilinçli köle) haline geldik.

Peki bu süreç nasıl bu kadar hızlı oldu?

Sanayi devrimiyle cesedine bürünen batı ruhu özellikle 80’li yıllardan sonra karşımıza bugün adına “kapitalizm” dediğimiz ve tek ayeti “neyin var neyin yoksa tüket” olan bir yaşam biçimiyle karşımıza çıktığında (o gün farkedemesek ve bugün o farkedemeyişimizin bedelini ağır ödesek de) bizim olanı vermemiz gerekiyordu.

İnsanın en zayıf melekesi olan nefsine direk hitap eden ve seküler(dünyevi) bir anlayışı savunan bu yaşam biçimine karşı bir süre “arafta” kaldık. Çünkü inancımız, kültürümüz, değerlerimiz, tecrübelerimiz bize başka bir şey söylüyordu; henüz evlere yeni yeni girmeye başlayan, ancak ‘zengin’ diye vasıflandırılan evlerde bulunabilen siyah beyaz ekranlardaki yaşam tarzı başka bir şey fısıldıyordu.

Bu yaşam tarzı hızla taraftar buldukça mektebimizin, çarşımızın, mahallemizin rengi de şekli de aynı hızla değişmeye başladı. Sosyo ekonomik olarak nüfuzlu olan ve o günün imkânlarını elinde bulunduran azınlık taraf kendisine ait doğruları başkalarının yanlışları ile takas etmekte hiçbir mahzur görmedi ama bununla yetinmeyip doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye çalışan tarafı da yanlışlığı bile bile yaşamaya mecbur bıraktı. Bu mecburiyetin başlangıcına baktığınızda ise tarihler 90’ların başını gösteriyordu.

Yaklaşık iki buçuk asırdır, dindar kesimlerin güç ve teknoloji üzerinde yükselen Batı Avrupa ve onların ortaya koyduğu modern değerler(!) karşısında yenilgi psikolojisi ile oluşan nisbetleşme duygusu ve yetersizlik kompleksi de buna eklenince değerlerin ötelenmesi ve yitirilmesi daha da hızlandı.

Tabir-i caizse ışık hızıyla meydana gelen bu etkileşim bizler için ihtiyaçtan ziyade bir “özenti” halini aldı. Siyasetten ticarete, bürokrasiden günlük yaşama, eğitimden sanata kadar her sahadaki bu özentinin bedeli yaşama dair her sahada “bizi biz yapan ne kadar eder ve değer varsa” hepsinin yok edilmesiydi, o günlerde farkında olmasak da ‘seve seve’ ödedik bu bedeli.

Ödenen bu bedelle inandığı ve artık zorunlu yaşadığı hayat arasındaki uçurumda kalbini kısmen muhafaza etmeye çalışan küçük bir azınlık kalsa da 2000’li yılların başında (yani on yıl gibi kısa bir sürede) artık bize ait bir “şahsiyetimiz” kalmamıştı. Çünkü sevgi, şefkat, merhamet, rahmet, birlik, kardeşlik gibi olmadığı zaman kahrolmamız gereken değerlerin varlığına nisbeten de olsa sevinme; faiz, kumar, içki, fuhuş, hırsızlık, adaletsizlik gibi toplumu içten içe çürüttüğü için isyan etmemiz gereken değerlerin ise kısmi yokluğundan memnun olma devri o günlerden sonra başladı.

O günden bugüne yaklaşık yirmi yıldır bu baş döndürücü hız ile eski yokluk günlerine rağmen hayatın her sahasında herşeye sahip olsak bile; zihnimize, hayatımıza, değerlerimize, hayallerimize, kelimelerimize, mahallemize, üniversitemize ve dahi evimize bile bir başkası sahip artık.

Modern kentsel yaşamla birlikte apartman hayatının artışı, toprakla koparılan bağ, teknolojik aletlerin etkisi, post-modern anlayışın geliştirerek bireysel ve toplumsal yaşamın merkezine yerleştirdiği sanal âlemin vazgeçilmezliği ile oluşan yeni yaşam tarzı; geçmişten, gelenekten, dini motiflerden gelen değerleri öteleyip toplumsal hayatın dışına itti.

Bu kadarla yetinildi mi?

Hayır maalesef!

Beşikten mezara kadar süren değerler eğitimimizi terk etmemiz; önce insanımızı sonra da toplumumuzu değersizleştirdi. Ninnilerle, masallarla başlayan ve kahramanlık destanlarıyla şahlanan natürel denebilecek kadar doğal değerlerimiz kısa sürede buharlaştı. Buharlaşan her değer, bizleri hem yozlaştırıp asli kimliğimizden uzaklaştırdı, hem de çaresizleştirdi. Kaybettiğimiz değerlerin yerine yenisini ya koyamadık ya da onun yerine ikame edilmeye çalışılan yeni değerler bizleri mutlu etmedi. Neticede birçok konuda şikayet eder; ancak çözüm üretemez hale geldik.

Altın çağından demir çağına gelen bu süreçte bugün sabrın ve şükrün yerini acelecilik ve isyankarlık; insan sevgisinin yerini hümanizm; hoşgörünün yerini tahammülsüzlük, edebin yerini çağdaşlık maskeli hayasızlık; aşkın yerini cinsellik; liyakatin yerini sadakat; adaletin yerini taraftarlık; kanaatkarlığın yerini doymak bilmez bir tüketim hırsı ile aç gözlülük; “ben siftah yaptım komşudan al” diyebilecek kadar komşu hukukuna riayet eden diğer gamlıkla bezenmiş esnaflık anlayışının yerini, “Rabbena hep bana”ya dönüşen bencillik; haklının güçlü olduğu adalet anlayışının yerini güçlünün haklı olarak kabul gördüğü zulüm yandaşlığı; insanlara saygıyı “ya dinde kardeş ya da yaratılışta eş gören” anlayışının yerini menfaatte paydaşlık; velhasılı kelam dün, bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta ettiği insanlar konumuna taşıyan ne kadar değerimiz varsa son yirmi yılda yitirdik.

Tüketim hırsımız arttıkça, şahitliğimizi unuttukça, sahiplik arzumuz sorumluluklarımızın ihmaline dönüştükçe “biz” kavramı yerine “ben” kavramı ön plana çıktı ve günümüz dünyası artık “ben” üzerine bina edilmiş bir dünya.

Bu yüzden bana bu çağı tarif et deseler aklımdaki tüm cevaplar “haz ve hız”başlığı altında toplanır sanırım.

Ayartıcı güçlere tüm benliği ile teslim ama hamasi nutuklarla da ‘köküme bağlıyım’ imajını sözüm ona haykıran, dedesi gibi düşünüp batılı gibi yaşayan, Hüseyin gibi fikredip Yezitçe bir yaşam süren çağımız insanının en büyük sıkıntısı zaman çünkü.

Zira öyle bir çağ ki hissetmeye, akletmeye, fikretmeye, şükretmeye, söylemeye, dinlemeye , durmaya, durulmaya ,görmeye, kavramaya, duymaya, dinlenmeye , olmaya, oldurmaya, olgunlaşmaya vaktimiz yok hiçbirimizin.

Yaşadığımız koşturma, içine girdiğimiz karambol ve kulaklarımızı sağır eden gürültüden kendinizi bir an koparıp yaşamınızın “pause” düğmesine iki dakikalığına basın lütfen.

“Dünya bizim çağımızda eskiye nazaran daha mı hızlı dönmeye başladı da ‘zaman’ dediğimiz kavram bize yetmiyor” sizce?

Yoksa, “yaşlanmadan yaş alan” günümüz insanı için hızlanan zaman değil; bizler bu yangın yerinde ne aradığımızı unuttuğumuz ve amacımızı yitirdiğimiz için mi oradan oraya aç kalan ruhlarımızı doyurmak için koşturuyoruz?

Evet, haklısınız çok yanlış var ama…” diyen pek çok bahane cümlemiz var cebimizde; asli vazifemiz olan “dünyayı imar edip cennete dönüştürmemize dair” doğrular ise, ütopik bir dünyanın çok uzaklardaki bir hayal ülkesinin erişilmez fantezileri gibi kayboluyor bu ‘ama’lardan inşa edilen labirentler içinde.

Yedisinden yetmişine hemen herkesin dilinde “olması gerekenler” var ve bu gereklilik bir masal gibi, bir anlatı gibi dilden dile dolaştırılıyor, hepsi bu sadece.

Daha fazla servet, daha fazla konfor, daha fazla güç, daha fazla etki, daha fazla şöhret ve birçok başka şeyin “daha fazlası” uğruna kalan erdemlerini de (yirmi yıl önce olduğu gibi) hiç düşünmeden ardında bırakabilen günümüz insanı aslında her şeyin farkında yani.

Ama bu farkındalık işlenen kabahatin büyüklüğünü de fısıldadığı için hiç kimse bu kabahati üzerine almayı ve kendinden başlamayı düşünmüyor. Çünkü zihin torbalarımız ağzına kadar lüzumsuzluk ile dolu ve o torbada hayatın anlamına dair bir şeyler biriktiremememizin önemli sebeplerinden biri de bu doluluk maalesef.

Bilgi, anlam, hikmet, irfan, zevk, estetik, incelik, güzellik yanı başımızda dahi olsa; onlara dair hiçbir şeyi içimize alamıyor, içselleştiremiyoruz.

Çünkü içimizde boş yer yok; abur cuburla doldurduğumuz bir ‘boşluk’ zihinlerimizi tıka basa dolduruyor.Hiç aksatmadan süpürüp temizleseniz bile kendini tekrarlayan bu döngü içinde zihnimiz sürekli yeniden bu çerçöpün işgaline uğruyor.

Çünkü eğlendiren, vaktimizi işgal eden ama geçip gittiğinde geride fayda namına bir şey bırakmayan, hoşça vakit geçirmek dışında bize hemen hemen hiçbir şey vermeyen yazılı, görsel, işitsel abur cuburdan ibaret “lüzumsuzluklardan”; harcadığı vaktin karşılığında bir şeyler kazandıran, insanlığına kemal yolunda mesafe kazandıran, düşüncesini derinleştiren, duygularını zenginleştiren, ufkunu açan, gönlünü şenlendiren “lüzumlulara” yer kalmıyor.

Lüzumsuz” dediğimiz bu doymak bilmez tıkınma, öyle geçici hevesler falan da değil emin olun; zihinlerimizi işgal altına alan, rutine dönüşmüş ve her birimizi bağımlı hale getirip adeta robotlaştırmış alışkanlıklar bunlar.

İşte bu nedenle de artık kimse kimsenin söylediğini anlamaya yanaşmıyor ve anlamak istediği şeyi muhatabına söyletmekle ömür tüketiyor.

Bizi yaratan, işlediğimiz günahlara rağmen nimet vermeye devam eden, günahlarımızı gizleyen Rabbimizden daha çok hak sahibiyiz bu yüzden artık sanki diğer kulların üzerinde. Farkında mısınız bilmiyorum ama; kalemlerimiz ve dilimiz kılıç artık, köşe bucak kardeş doğruyoruz. Aklımızın her an yeni putlar diktiği ve kalbimizin onlara tazim ettiği günümüzde hakikate istinadımız, hakikatimize itimadımız da kalmadı, adam gibi bir sabitemiz, doğru dürüst referanslarımız da.

Dışımızdakilere kızmaktan mı kendimizi düzeltmeye vaktimiz kalmıyor, yoksa kendimizi adam edemediğimiz için mi kızıp durmaktayız başkalarına bilmiyorum ama üç asrı bulmayan mazisine itibar vermek için kitaplar yazan, filmler çeken, destanlar uyduran, bilgisayar oyunları ile kahramanlar yaratan elin oğluna karşılık; bir damla sudan bir avuç toparağa yürümek olan varoluş hikayemizde bin yıllık şanlı mazimiz, sahip olduğumuz manevi miras altın çağından demir çağına kadar geçen bu makus süreçte bu kadar kolay boyun bükmemeli, bu kadar mahsun olmamalıydı.

Yorumlar (0)

20°
açık
Namaz Vakti 06 Temmuz 2020
İmsak 03:13
Güneş 05:09
Öğle 12:50
İkindi 16:48
Akşam 20:21
Yatsı 22:08
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Başakşehir 30 63
2. Trabzonspor 30 61
3. Sivasspor 30 54
4. Galatasaray 30 52
5. Beşiktaş 29 50
6. Fenerbahçe 30 49
7. Alanyaspor 30 48
8. Göztepe 30 38
9. Gaziantep FK 30 38
10. Antalyaspor 30 37
11. Kasımpaşa 30 36
12. Gençlerbirliği 30 32
13. Denizlispor 30 32
14. Konyaspor 30 30
15. Malatyaspor 30 29
16. Çaykur Rizespor 30 29
17. Kayserispor 29 28
18. Ankaragücü 30 25
Takımlar O P
1. Hatayspor 32 60
2. Erzurum BB 32 56
3. Adana Demirspor 32 55
4. Bursaspor 32 55
5. Altay 32 51
6. Akhisar Bld.Spor 31 51
7. Fatih Karagümrük 31 50
8. Ümraniye 32 44
9. Keçiörengücü 32 44
10. Giresunspor 32 44
11. Menemen Belediyespor 32 42
12. Balıkesirspor 31 35
13. İstanbulspor 31 34
14. Altınordu 32 33
15. Boluspor 31 30
16. Osmanlıspor 32 27
17. Adanaspor 32 21
18. Eskişehirspor 31 12
Takımlar O P
1. Liverpool 33 89
2. Man City 33 66
3. Leicester City 33 58
4. Chelsea 33 57
5. M. United 33 55
6. Wolverhampton 33 52
7. Arsenal 33 49
8. Sheffield United 33 48
9. Burnley 33 46
10. Tottenham 32 45
11. Everton 32 44
12. Newcastle 33 43
13. Southampton 33 43
14. Crystal Palace 33 42
15. Brighton 33 36
16. West Ham 33 31
17. Watford 33 28
18. Aston Villa 33 27
19. Bournemouth 33 27
20. Norwich City 33 21
Takımlar O P
1. Real Madrid 34 77
2. Barcelona 34 73
3. Atletico Madrid 34 62
4. Sevilla 33 57
5. Villarreal 34 54
6. Getafe 34 53
7. Real Sociedad 33 50
8. Athletic Bilbao 34 48
9. Valencia 34 47
10. Granada 34 47
11. Osasuna 34 45
12. Levante 33 42
13. Real Valladolid 34 39
14. Real Betis 34 38
15. Deportivo Alaves 34 35
16. Eibar 33 35
17. Celta de Vigo 34 35
18. Mallorca 34 29
19. Leganés 34 28
20. Espanyol 34 24
banner2034
Arşiv

Gelişmelerden Haberdar Olun

@
Bumerang - Yazarkafe